6

"Andolsun "Tur"a, neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı kitaba, ma'mûr eve, yükseltilmiş tavana, dolan denize.."

Bu sûre, kasem ile başlaması ve her ikisinde de hasrın beyân edilmesi bakımından, bir önceki sûre ile bir uygunluk arzeder. Bu sûrenin başlangıcı, öncekinin sonuna uygun düşer. Çünkü, Önceki sûrenin sonunda, "... vay o kâfirlere" ifâdesi bulunurken bu sûrenin baş kısmında ise, (ayet. 111) "vay artık o gün yalanlayanlara..." (Tûr. 11) ifâdesi bulunurken, bu sûrenin baş kısmında bulunmaktadır. O sûrenin sonunda, azaba işaret olmak üzere, "Artık muhakkak ki o zulmedenler için (...) nasibleri vardır" buyururken, burada ise, "Rabbinin azabı hiç şüphesiz vakidir..(Tur,7) buyurulmaktadır. Ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır:

Tur

"et-Tûr" nedir? "Kitâb-ı mestur" nedir? Deriz ki: "et-tûr" hakkında bazı izah şekilleri vardır:

1) Tûr, maruf olan o Tûr Dağı'dır; Allah o dağda Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya konuşmuştur.

2) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın kendisi için "Sina dağı..." (Tur, 2) buyurduğu dağdır.

3) Bu, bir cins isim olup, murad, dağa yemin etmektir. Ancak ne var ki "tûr" kelimesi, tıpkı (Şuara, 63) kelimesi gibi, büyük dağı ifâde eder.

Kitab-ı Mestur

Kitâb-ı Mestûr'a gelince, yine bu konuda da birkaç izah şekli bulunur: Ma'mür eve gelince, bu konuda da bazı izahlar bulunmaktadır:

1) Bu, Musa (aleyhisselâm)'nın kitabıdır.

2) Semada bulunan kitap (levh-i mahfuz)dır.

3) Kulların amel defterleridir.

4) Kur'ân'dır. Her nasıl olursa olsun, bu kağıtlar içindedir. Biz inşâallah, Cenâb-ı Hakk'ın neşredilmiş kağıtlar içinde ifadesinin mana ve anlamını ileride açıklayacağız.

Beyt-i Mamur

1) Bu, en yüce semada, Arş'ın hemen yanında bulunan bir evdir. Onun mamur olmakla nitelenmesi, orayı tavaf eden meleklerin çokluğu sebebiyledir.

2) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Mescid-i Haramı'dır ki, o, onu tavaf eden hanlar ve orada ibadete kapananlar ile mamur olur.

3) ifâdesindeki lâm, cim içindir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, mamur evlere ve meşhur binalara kasem etmektedir,

Bahr-i Mescûr

"Yükseltilmiş tavan"a ve "Bahr-i mescûr"a gelince, buradaki (mescûr) kelimesinin, "tutuşturulmuş" anlamında olduğu, nitekim Arapça'da "Fmni tutuşturdum.." ifâdesinin kullanıldığı söylenmiştir. Yine bu ifâdenin manasının, "Suyla dolu, dalgalı deniz.." şeklinde olduğu söylendiği gibi, yine bunun, semâda bulunan bilinen bir deniz olduğu ve kendisine "Bahru'l-Hayevân-Hayat Denizi" denildiği de öne sürülmüştür.

Bunları Saymanın Hikmeti

Bu şeylerin seçilmiş olmasının hikmeti nedir? Deriz ki, bu hikmet, muhtemelen bazı şeylerden kaynaklanabilir:

1) Bu üç mekân, yani Tur dağı, Beyt-i Mamur ve Bahr-i Mescûr, üç peygambere ait olup, onlar orada Rableriyle halvet, insanlardan (geçici süre için) uzak bulunup da Rablerine yakarmak için, yalnız başlarına kalıyorlardı; Tûr'a gelince, ona, Musa (aleyhisselâm) yönelmiştir. Beyt ise, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'indir, Bahr-i Mescûr (dolu deniz) ise, Yunus (aleyhisselâm)'ındır. Bunlardan herbiri orada Allah'a seslenmişlerdir. Meselâ Musa (aleyhisselâm), 'İçinizden bit takım beyinsizlerin işlediği yüzünden hepimizi helak mı edeceksin? Zaten o da senin imtihanından başka bir şey değildi... Sen onunla kimi dilersen sapıklığa götürür, yine onunla kimi dilersen doğru yola iletirsin.." (Araf, 155) ve "Rabbim, (cemâlini) göster bana, seni göreyim... "(Araf, 143) demiştir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelince, o, (Beyt-i Mamûr'da) "Selâm, bize ve Allah'ın salih kullarına olsun... Ben seni, senin kendi zâtını medhettiğin gibi medhedip yüceltemem..." Buhari Ezan 148.demiştir. Yunus (aleyhisselâm)'a gelince, o, "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben, haksızlık edenlerden oldum"(Enbiya, 87) demiştir. Böylece bu üç mekân, bu sebeplerden dolayı, şerefli olmuştur. Bundan ötürü de Cenâb-ı Hak onlara yemin etmiştir. "Kitâb"ın (Kitab-ı Mestur) zikredilmesine gelince, çünkü, peygamberlerin bu mekânlarda Allah ile konuşmaları olmuştur. Kelâm ve söz ise, kitâbda olur. Nitekim, "Kitâb-ı Mestûr"un, "Tûr"dan hemen sonra gelmesi de, kuvvetli biçimde buna delâlet eder. Çünkü Musa (aleyhisselâm)'ın, kendisine nazil olan bir mektubu (kitabı) olup, bu da Tür Dağı'nda gelmişti. "Beyt-i Mamûr"la birlikte, "Yükseltilmiş tavana gelince, bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şanının azametli ve ululuğu bilinsin diyedir.

2) Burada kasem, azabın mutlaka vâki olacağı ve onu men edecek hiçbir şeyin bulunmayacağı hakikati üzerine bina edilince; zira, Allah'ın azabından bir kurtuluşun olmayacağı; kendisinden azabı nefyetmek isteyen bir kimsenin, işte, bazı zamanlarda, zirvesi ve ucubucağı olmayan sivri ve yüksek dağlara sığınarak (kendisini) korumaya çalışacağı düşünülebileceğinden, Cenâb-ı Hak, bu dağlara sığınmanın da Allah'ın emri karşısında hiçbir fayda sağlamayacağını beyan etmiştir. Nitekim, Nûh (aleyhisselâm) kıssasında yapılan nakilde, Nûh (aleyhisselâm)'un oğlu şöyle diyordu: "Bir dağa sığınırım, o beni sudan korur.." dedi. (oysaki) Bu gün, Allah'ın emrinden, hiçbir koruyucu yoktur.." (Hüd, 43).

Nekire Bazan Bilinen İçin Olur

Kitab kelimesinin nekire getirilip de, diğer kelimelerin marife getirilmesinin hikmeti nedir? Biz deriz ki: Aynı cinsten benzer şeylerle karışabilecek olan şeylerdeki muhtemel belirsizlik ve gizlilik, kelime lâm ile marife yapılarak giderilir. Meselâ, "Emiri gördüm; Vezirin huzuruna girdim" denilir. Ama emir, şöhreti dolayısıyla başkalarıyla karıştırılmayacak bir derece ve tanınmıştık mertebesine ulaşınca, kişi de onu bir ululuk ve azamet niteliğiyle vasfetmek isterse, o zaman "Bu gün öyle bir emir gördüm ki, benzeri yok... Oturuyor idi.. Üzerinde, hükümdarların alâmeti bulunuyordu.." dersin. Oysa ki sen, o malûm olan ve bilinen emiri kastediyorsundur.. Bunun sebebi şudur: Sen, kelimeyi nekire getirmek suretiyle, onun, bilinme sınırlarının dışına çıktığına ve artık, bizzat azametin künhüyle maruf ve tanınır hale geldiğine işaret ediyorsun.. O zaman bu, Cenâb-ı Hakk'ın "O hak olan (kıyamet), nedir o hak olan (kıyamet) onu sana hangi şey bildirdi?.."Hakka, ifâdesi gibi olmuş olur. Çünkü (......) kelimesindeki lâm, her ne kadar marifelik lamı ise de, ancak ne var ki, onun dehşetinin belli olmaması onu, marifelik halinin dışına çıkarmıştır. İşte burda da böyledir; Tür şöhret itibariyle nekire getirilmesi halinde karışıklıktan emin plunylacak bir konumda değildir (onun için marife getirilmiştir). Beyt-i Mamur da böyledir. Kitaba gelince, şüphesiz ki o, diğer kitaplardan ayrılıp temayüz etmiştir; şöyleki, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu telaffuz buyurduğunda, kitâb lafzından dinleyenlerin zihnine ancak o kitâb gelmektedir.. Böylece, karışıklıktan emin olunup, lâm zikredilsin da zikredilmesin, marifelik halinin faydası hasıl olunca, Cenâb-ı Hak bir başkasına yönelmiştir ki, bu da, "kitâb" kelimesinin nekire olarak zikredilmesidir. Diğer nesnelerde, marifelik halinin temin ettiği fayda ancak tarîf edatı (elif-lâm) ile ek edilince, Cenâb-ı Hak bunu kullanmıştır ki, bu, buradaki "Kitâb" sözü ile Kur'ân'ın kastedildiğini teyit eder. Meşhur olduğu için, buradaki "kitâb" sözüyle Levh-i Mahfuz da kastedilmiş olabilir.

Rakk-i Menşur

Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesini zikretmesinin hikmeti nedir? Çünkü, "Kitâb"ın azameti, onun, yazısı ve yaprağı ile değil, lafzı ile manası ile meydana gelir. Biz deriz ki: Bu, yine, işin çok açık olduğuna bir işarettir. Bu böyledir, zira durulmuş bir kitabta ne olduğu bilinmez.. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "O, neşredilmiş kâğıtlar içindedir. Yoksa, durulmuş kitablar gibi değildir.." buyurmuştur. Buna göre, bu ifâdeyle Levh-i Mahfuz kastedilmiş olup, bu, "O, sizin için açılmıştır, yayılmıştır. Hiç kimse sizi, onu mütalâa etmekten alıkoymaz.." anlamındadır.

Şayet şimdi biz, "Bu ifadeyle, herkesin amel kitabı, (defteri) kastedilmiştir" dersek, "kitâb" kelimesinin nekire oluşu, o herkesin kitabının, bizatihî bilinmeyişinden; (......) ifâdelerinin nekire getirilişi ise, onun vasfını beyândan dolayıdır. Nitekim, Cenâb-ı Hak, bu hususu beyan için, ".. neşredilmiş olarak kendisine kavuşacak..." (İsra, 13) buyurmuştur Bu böyledir, çünkü, tanınmayan bir şey, tavsif edildiği zaman, mahfe olmaya daha çok yaklaşmış olur.

Beşinci Mesele

Cenâb-ı Hak, bazı sûrelerde, çoğul lafızları ile yemin etmiştir. Meselâ bu, Cenâb-ı Hakk'ın, (zâriyat, 1), (Mürselât, 1) (Zariyat, 1) ifâdelerinde böyledir. Bazı sûrelerde de, müfret lafızlarla yemin etmiştir. Bu, işte bu sûrede böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak, demiş de, buyurmamıştır. özellikle biz, buradaki "Tûr" kelimesiyle, tıpkı (Şuara, 63) ifâdesinde olduğu gibi, büyük bir dağın kastedildiğini söylersek... Cenâb-ı Hak bu hususu "ve onların üzerine Tûr'u yükselttik... "(Nisa, 154) ayetinde de böyle getirmiştir. Yani, "dağı kaldırdık.." demektir. Binâenaleyh, bazan çoğula bazan tekile yemin edişinin hikmeti nedir? Biz deriz ki: Çoğullar da onların pek çoğunda Cenâb-ı Hak, hareket edenlere yemin etmiştir. Tıpkı bir rüzgâr da, devamlı aynı kalan ve sabit olan bir şey değildir ki, ona yemin edilebilsin.. Tam aksine, tek bir rüzgâr da, tek başına değişen ve çeşitleriyle devam edip giden bir şeydir. O halde, bunlardan elde edilmek istenen maksat, ancak, tebeddül ve değişme ile elde edilir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, hep aynı kalan, sabit birşeye değil de, devam eden türlere ve çeşitlere işaret etmek için, buyurmuştur. Ama, "dağ"a gelince, bu sabittir, değişimi çok azdır. Dağ, yıllarca, asırlarca, aynen kalır devam edip gider. Dolayısıyla, Cenab-ı Hak, dağlara yemin ederken, tekil siga ile yemin etmiştir. (en-necmu- yıldız) ve (er-rîh- rüzgâr) kelimeleri de böyledir. Bunlara kasem edildiği pek maruf değildir, ama Tur'a kasem edildiği ise varittir.

Rabbin Azabı Önlenemez

6 ﴿