8

"Ki, Rabbinin azabı hiç şüphesiz inecektir. Onu önleyecek de yoktur".

Bu ifâdeler, kasemin konusuna bir işarettir. Bu ifâdelerle ilgili olarak şöyle birkaç bahis bulunmaktadır:

İnne ve Leyse Edatları

Birinci Bahis: Bu bahis, öl harfiyle ilgili olup; bu hususta şöyle birkaç makam (mukaddime) vardır.

Birinci Makam: (inne), ismini nasb, haberini de ret' eder. Bunun sebebi, (......)'nin, hem lafzî, hem de mana bakımından, fiile benzemesidir. Lafız bakımından benzeyişi, sonunun fetha oluşu, isimlerin başına gelişi ve nasbettiği kelimenin de, kalıbında oluşundan dolayıdır. Mana bakımından olan benzerliğe gelince, biz diyoruz ki: Biz ki, müsbet (olumlu) cümleler, olumsuz cümlelerden öncedirler. İşte bundan ötürü, cümlenin olumlu olduğuna delâlet eden bir harfe (olumlu cümlelerde) ihtiyaç duyulmamıştır. Binâenaleyh, meselâ Arablar, "Zeyd gidicidir..." dediklerinde, bundan, Zeyd'in gidici olduğunun kastedildiği anlaşılır. Ama, olumsuz cümleler, olumludan sonra geldikleri için, kendilerine, onları, asıl olan şeyden, yani o müsbet halinden farklı kılacak bir harf ilâve edilir de, meselâ, "Zeyd, gidici değildir.." denilir. Böylece de, "Zeyd, gidici değildir" cümlesi bir kimsenin, "Zeyd, gidicidir" sözünden sonra olmuş olur. Sonra, bir kimsenin, "Muhakkak ki Zeyd gidicidir" şeklindeki sözü, yine o kimsenin, "Zeyd gidici değildir" sözünden istinbât edilerek söylenmiştir. Bu cümleleri vaz eden kimse, adeta, ilk önce, müsbet (olumlu) cümle olarak, "Zeyd gidicidir" ifâdesini vaz etmiş; bunu olumsuz yaparken de, o müsbet şeklini değiştiren şeye ihtiyaç duymuş da, onu, o şeklini değiştiren lafız ile getirmiştir ki, bu da, bir bakıma fiil sayılır. Çünkü sen, bazan o fiilin yerine olumsuz koyabilirsin. İşte bundan dolayı, "Sen olmadın, değilsin" "değiller" şeklinde ifâde edilmiş de, böylece bunların sonuna fail zamiri getirilmiştir. Şimdi şayet, fiil olmasaydı, bu yapılmazdı. Daha sonra bu kimse, "Zeyd, gidici değildir" ifâdesinin mukabilinde, nasıl ki olumsuz cümlelerde, olumsuzluğu ifâde eden bir edat getiriliyor ise, olumlu cümlelerde de, olumluluğu ifâde eden bir harf getirerek, meselâ "Muhakkak ki Zeyd, gidicidir" demiş ama, (......)'nin fiil olduğunu kasdetmemiştir. Çünkü, kendisinde fiil manası, yani değiştirme, tağyir etme manası bulunduğu için, fiile benzemiştir. Çünkü cümleyi, aslı olan müsbet oluştan, olumsuzluğa çevirir, değiştirir ve tağyir eder. Ama İnne cümleyi değiştirmez. Böylece de o cümle, olduğu müsbet şekil üzere kalıverir. Böylece de Inne, fiile benzeyene, yani (......)'ye benzemiş olur. Nahivcilerin, için, "Bunlar, fiile benzeyen harflerdir.." dedikleri şey, işte budur.

Bunu iyice kavradığına göre, şimdi biz diyoruz ki, (......)'nin faile benzeyen bir ismi, mef'ûl gibi de bir haberi olduğu ve sen "Zeyd, kerim olarak geceledi" dediğin gibi, ref ve nasb ile, "Zeyd, kınanmış değildir..." dersin. Aynen bunun gibi, (......)'nin de bir ismi ve bir de haberi vardır. Ne var ki, (......)'nin ismi (......)'nin ismine; haberi de onun haberine testir. Çünkü, (......)'nin ismi, mansûb; haberi ise, merfûdur. Zira, (......), asl olanın aksine ilâve edilen bir harf olup zira ancak, herhangi bir harf olmaksızın elde edilen aynı müsbet manâyı ifâde etmektedir-, (......)de, asla ziyâde bir kelime olunca, çünkü (......) de, aslı değiştiren bir edattır ve olmadığında maksat da hasıl olmayınca (......) kelimesi hakkında, merfû ve mansûb, aslı üzere bırakılmıştır. Çünkü asl olan, failin önce getirilmesidir. (İşte bundan dolayı (......)'nin ismi önce getirilmiştir). (......)'de ise bu husus, asl olanın aksine yapılmış ve mef'ûle benzeyen kısım, faile benzeyen kısımdan, takdim gerekli olarak takdim edilmiştir. Dolayısıyla da, denilmesi caiz olması halinde, (......)'de ise, tıpkı fiilde olduğu gibi, haberini İsmine takdim ederek, (......) denilebilir. Çünkü (......) fiildir.

İkinci Makam: Peki, bu elif-nûn maddesi niçin, bazen meksûr, bazan da meftun olabiliyor? Biz diyoruz ki, elif-nûn maddesinde asıl olan husus, onun meksûr oluşudur. Meftûh oluşu ise, geçici bir sebepten dolayıdır. Bu söylediğimiz şey, her ne kadar zahiren, nahivcilerin görüşüne ters düşse bile, ama ne var ki, gerçekte bu böyledir.

Üçüncü Makam: Peki, niçin meftûh olana değil de, meksûr olanın haberinin başına lâm geliyor? Biz deriz ki, biraz önce, belirtildiği gibi, bir kimsenin, "Zeyd gidicidir" şeklindeki sözü, asıldır. Çünkü, esasen haber verilme ihtiyacı duyulan şeyler, müsbet olan cümlelerdir. Çünkü, değişiklik, (eğer olursa), burada olacaktır. Ama, yokluklar, olumsuzlukar, asılları üzere sürüp gitmektedir. İşte bundan dolayı, "Eyşâda aslolan bekadır; onun sürüp gitmesidir, değişikliğe uğramamasıdır.." denilmiştir. Daha sonra, bu sözü duyan kimse, bazan, bunu reddetme ihtiyacını duyar da, meselâ, "Zeyd, gidici değildir" der. Bunun, üzerine karşı taraf, "Muhakkak Zeyd, gidicidir" der. Bunun üzerine beriki, yine karşı tarafa bir reddiyede bulunarak, karşı çıkarak, "Zeyd, elbette gidici değildir" der Derken, söze ilk başlayan kimse, buna da reddiyede bulunarak, "Muhakkak ki Zeyd, elbette gidicidir." enne, 'nin makabili olan bir kelime olmayıp, meksûr olan inneden dallanan (çıkan) bir kelimedir.

Rab Lafzındaki İncelik

İkinci Bahis: Ayetteki, "Rabbinin azabı..." ifâdesinde şöyle çok kıymetli bir incelik vardır: Şayet Cenâb-ı Hak, "Allah'ın azabı gelecek, inecektir.." demiş olsaydı, "Allah" kelimesi, azamet ve heybeti ifâde eden bir kelime olduğu için, mü'minler, hatta Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bile, bu azabın kendilerini de gelip bulacağından endişe ederlerdi. Çünkü Allah, tek bir şey şöyle dursun, âlemin tamamından müstağnidir. Böylece Allah, peygamberini, (derken mü'minleri), "Rabbinin" demek suretiyle, emniyet içinde bıraktı.. Zira Peygamber, "Rabb" lafzını duyduğunda emin olur.

Üçüncü Bahis: Ayetteki, (......) kelimesinde, o azabın, çetin ve şiddetli olacağına bir işaret vardır. Çünkü, (......) kelimesi de (......) kelimesi de, aynı köktendir, ama lafzı olacak olan şeyin şiddetine daha fazla delâlet etmektedir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onu önleyecek de yoktur" buyurmuştur. Bu husustaki incelememiz, (Fussilet, 46) ayetinin tefsirinde geçmişti.

Biz, biraz önce, ayetteki, "Tûr, Beyt-i Mamur ve Bahr-i Mescûr" kelimelerinde, hiçbir savuşturucunun olamayacağına bir delâlet olduğunu söylemiştik. Çünkü, kendinden azabı def etmeye çalışan kimse, bazan dağın tepesine, bazan da denizin derinliklerine sığınmakla def etmeye çalışır. Halbuki, bu da fayda vermez.. Tam aksine yükseltilmiş tavana ulaşmak, Beyt-i Mamura girmek dahi bu azabı savuşturmayacaktır.

8 ﴿