10"O gün, gök sallanıp çalkalanır, dağlar (yerinden kopup) yürür...". Bu ifadelerle ilgili olarak birkaç mesele vardır: Bu ayetin başındaki (......) kelimesini ne nasbetmiştir? Biz derizki, yaygın olan şey; bunu nasbedenin, (......) kelimesinin delâlet ettiği fiil olup, kelamın takdiri, "O azâb, semânın çalkalandığı günde vâki olacaktır.." şeklindedir. Ben öyle sanıyorum ki, bunu nasbeden, ifâdesinin delâlet ettiği fiildir.. Ben böyle diyorum, zira bu izahımıza göre meydana gelecek olan o azabın, işte o günde meydana gelmesi gerekir. Ancak ne var ki, kendisi ile korkutmanın sağlandığı azâb, haşrden sonra olandır. Göklerin çalkalanması ise, haşrden öncedir. Biz bunun manasının, "Gökler çalkalandığı günde o azabı def edecek yoktur" şeklinde olduğunu söylersek, bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat hışmımızı gördükleri zaman imanları faide verecek değildir" (Mümin, 85) ifâdesinin anlamında olmuş olur. Buna göre Cenâb-ı Hak adetâ, "o günde onun için, bunu savuşturacak hiç kimse yoktur. O gün de, göklerin, gözleriniz önünde çalkalandığı, dağların yürüdüğü ve sizlerin, buna hiçbir şeyin fayda vermeyeceğini ve hiçbir şeyin bunun savuştu ram ayacağını kesinkes anladığınız gündür..." demek istemiştir. Göğûn Dalgalanması "Semânın mevr"i ne demektir? Deriz ki: Semânın (göğün) yerinden, dalgalanarak, çalkalanarak çıkması demektir. Felsefecilerin ileri sürdüğü şeyin zayıflığını, sen defalarca anlamıştın. Hak teâlâ'nın "Dağlar (yerinden kopup) yürür" ifadesi, felsefecilerin görüşlerinin aksine delâlet eder. Çünkü felsefeciler, büyük bir dağın yerinden çıkabileceği hususunda birlik içindedirler. Nasıl böyle olmasın ki, çünkü onlar, yerin, içindeki dağlarla birlikte, yer altında toptenan bir buhar ile sarsıldığını ve o buharın yeri hareket ettirdiğini söylemektedirler. Durum böyle olunca, biz diyoruz ki: Gök, "semi'inden çıkarılmak suretiyle, haraketi kabul edebilir. Dağ ise, hareketsizdir, tabiatı, hareketsiz olmayı iktiza eder. Şimdi tabiatının aksine olmasına rağmen, bir madde o haraketi kabul ediyorsa, karakterine uygun olduğu halde başka bir kütle, bu hareketi haydi haydi kabul eder. O halde, o felsefecilerin "Dairesel harekete kabil olan cisim, müstakim hareketi kabul etmez" şeklindeki görüşleri son derece tutarsızdır. Ayetteki "mevren" lafzı, şöyle yüce bir manayı da ifade etmektedir: "Dağlar yürür" ayetinin, göğün nasıl çalkalandığını ortaya koyan bir ifade olması muhtemeldir. Çünkü dağlar hareket edip, dağların üzerinde oturanlar da hareket edince, gök, dağların hareketinin aksi istikamette, bir gezegen olarak gözükebilir. Bu tıpkı, gemiye binen kimsenin, duran dağı hareket eder gibi görmesine benzer. Bu sebeple birisi şöyle diyebilir: Gök, çıplak gözle, tıpkı gemiye binen kimsenin gemi hareket ederken, ayı hareket ediyor olarak görmesi gibi, çıplak gözüyle dağların hareketinden ötürü, göğün dalgalandığını söyleyebilir. Gök dalgalanıp-çalkalandığında da böyledir. Dolayısıyla ne gökte, ne de yerde, ne bir kaçacak yer, ne de sığınacak bir yer vardır. Göğün çalkalanmasının ve dağların yürümesinin sebebi nedir? Deriz ki: Bunun sebebi, Allah'ın kudretidir. Bunun hikmetine gelince, bu da, artık bir daha dünyaya dönüşün olamaycağını bildirip, anlatmadır. Çünkü yer, dağ, gök ve yıldızların hepsi, dünyanın ma'mur olması ve insanların bunlardan istifade etmesi içindir. Binâenaleyh artık İnsanların dünyaya yeniden dönüşleri söz konusu olamayacağına göre, bunlarda herhangi bir fayda kalmamıştır, dolayısıyla Allahü teâlâ bunları yoketmiştir. Dördüncü Mesele Eğer birisi, "Sen, zamanla ilgili bir açıklamada bulunacağım, dolayısıyla da insanın bundan, hem lafız, hem de mana bakımından bir takım, neticeler çıkarmasını va'detmiştin. İşte burası yeridir. Çünkü fiile zamandan başka birşey muzaaf olmaz ve mesela "Falancanın çıktığı gün...", "Falancanın girdiği zaman..." denilir. Allah Tealâ, "Doğrulara (doğruluklarının) fayda verdiği gün..." (Maide, 119) "Göğün sallanıp çalkalandığı gün.." ve "(Allah'ın), gökleri ve yeri yarattığı gün.." buyurmuştur. Aynen bunun gibi, zaman (zarfı) cümleye de muzaf olur. Öyleyse bunun sebebi nedir? Diyoruz ki: Mekânlar, eşyanın zarfı olduğu ve herbir şeyin de ancak bir mekanda bulunması gibi, zaman da fiillerin ve arazların (sıfatların) zarfıdır ki bunlar ancak bir zaman içinde olurlar. İşte bu iki hususta pek çok kimse şaşırmış, yanılmıştır ve şöyle demişlerdir: "Eğer mekân bir cevher (varlık) olsaydı, onun içinde bir başka mekan olurdu ve bu iş sürüp giderdi. Eğer o, araz (sıfat) olsaydı, araz için de mutlaka bir cevherin olması, cevher içinde mutlaka bir mekanın bulunması gerekirdi. Böylece ya devr-i fasit, veya teselsül gerekirdi. Yok eğer mekân, ne cevher, ne de araz ise, bu durumda cevher, ya varlığı olmayan bir şeyde, yahut da kendisine işaret edilemeyen bir şeyde olurdu. Halbuki bu da olamaz." Yine onlar, zaman hakkında da şöyle demişlerdir: Eğer zaman yenilenmeyen birşey olsaydı, bu durumda zaman, sürüp giden şeyter gibi olurdu ki artık zaman içinde, mazî ve istikbâl diye birşey tesbit edilemezdi. Yok eğer yenilenen bir şey olursa ve her yenilenen de bir zaman içinde olacağına göre, o zaman, bunun için de başka bir zaman söz konusu olurdu ki bu durumda teselsül olurdu." Ayrıca, felsefeciler, zamanlar hususunda, teselsülü üstlenmiş ve bu görüşleri sebebiyle de, âlemin kadîm oluğu neticesine varmışlardır. Aynı topluluk, mekânlar hususunda, teselsülü kabul etmemiş ve herhangibir ayırıcı özelliği tesbit etmeden, zamanla mekânı birbirinden ayırmışlardır, Bir başka topluluk da hem zaman, hem de mekân hususlarında, teselsülün olabileceği görüşünü benimsemiş ve âlemin kadîm, zamanın sınırsız ve boyutların nihayetsiz olduğunu söylemişlerdir. Bu ikinci grup, bu iki meselede de, her nekadar bize muhalefet etmişler; felsefeciler de bu iki meseleden birinde bizimle aynı görüşü paylaşıp, diğerinde bize muhalefet etmişler ise de bunlar, vehm yoluna girmişler ve kendileri üzerinde, zamanlar hususunda üstlenme yolu bırakmamışlardır. İmdi eğer, "İlk yenilenenden önce ne vardı?" denilirse, deriz ki: "Allah'dan önce hiçbir şey yoktur demek" O'nun ademi, kendisinden öncedir" Zira bizim, "Ondan önce hiçbirşey yoktu" şeklindeki sözümüz, senin "Ondan önce yokluğu vardır" şeklindeki sözünden daha geneldir. Çünkü biz, meselâ "Âdem'den önce bin başlı hayvan yoktu" dersek, doğru söylemiş oluruz. Bu sözden bizim ya, "Âdem, bin baş hayvandan öncedir", yahut da, "Bin baş hayvan Âdem'den sonradır" şeklindeki sözümüzün doğruluğu neticesi çıkmaz. Zira o hayvanlar, hem ondan önce, hem de sonra yokturlar ve ezel-ebed açısından varlık âlemine girmemişlerdir. İşte bizim söylediğimiz de böyledir. Buna göre eğer, "Bu doğru olmaz. Çünkü Allahü teâlâ, mevcut şey olup, âlemden öncedir" denilirse, deriz ki: "İlk yenilenenden önce hiçbirşey-yoktu" şeklindeki sözümüzün manası, "zaman açısından, ondan önce hiçbirşey yoktu" şeklindedir. Allah'dan önce zaman yoktur. Çünkü Allah var iken zaman yoktu. Zaman ilk yenilenen varlık olmuştur." Buna göre eğer, "Allah'ın, kendisi dışında kalan herşeyden önce olması" ne demektir?" denilirse, deriz ki: Bunun manası, "Başka birşey yokken Allah vardı" demektir. Sizin ileri sürdüğünüz şey, birşeyi yine kendisiyle isbât etmektir. O şey ise ancak, isbat edilmesini istediğiniz şeyle sabit olur" diye itiraz edilemez. Çünkü zamanın başlangıcı, sizin maksadınızdır. Bu ise ilk yenilenene varıp dayanan husustur. Halbuki münakaşa, yenilenen hakkındadır. Çünkü hasmınıza göre, varlık âleminde ilk yenilenen diye birşey yoktur. Aksine her yenilenenden önce, bir yenilenen var" denilemez. Çünkü diyoruz ki: Biz bunu bir delil olarak zikretmedik, ancak bir mecburiyyetin olmadığını ve "Eşyanın (alemin) hadis olduğunu, buudların sonlu olup, lazım ve ilzamı kabul etmemiz halinde bizim aleyhimize birşey terettüb etmediğini beyan etmek için zikrettik. Böylece ilk söz kabul edilmiş olur. Sonra o yine bir ihtiyaç hisseder ve: "Sen, bizim için, ilk yenilenenin var olduğunu söylemedin mi? Bunu dediğin gibi, onun yok olacağını da söyle" der. Deriz ki: Hayır, ondan önce zaman denen birşey yoktu. Böylece bu, genel manada bir olumsuzluk olur. Bu da, misalimizde de bahsettiğimiz gibi, zamanın yokluğundan ötürü böyle olmuştur. Bunu iyice kavradığın zaman, zaman bazan bir arazla bitlikte, bazan da bir arazdan sonra var olmuş olur. Çünkü bizim bu günümüz ve diğer günlerin hepsi, ilk yenilenen ile seçilmiş olur. İlk yenilenen ile birlikte var olan bir zaman vardır. Zaman ve mekân ifadelerinin, bazı anlayışlara nisbetle, müşkil ve kapalı bir durum olduğunu anladığına göre, bu zaman ve mekân ifadelen, sıfatla veya izafetle bilinebilir. Çünkü meselâ, "Çocuk, köle" dediğinde, bunun kime ait olduğu anlaşılmaz. Ama, onu sıfatla zikredip, yahut muzaaf kılıp, "Küçük köle, büyük köle", yahut "Beyaz köle, siyah köle" dediğinde, bu, anlaşılmaya yaklaşmış olur. Aynen bunun gibi, "Zeyd'in kölesi" dediğin zaman, bu da, anlaşılması kolay birşey olur. Ama zamanın bilinmesine dair bir gereklilik yoktur. O şey, ancak kendisine mahsus şeylerle bilinebilir. Çünkü sen, mesela, "insanda mevcut hayvan var" dediğinde, bunu anlayıştan uzaklaştırmış olursun. Fakat "insan boyu poşu yerinde bir canlıdır" dediğin zaman, bunu anlaşılmaya yaklaştırmış olursun. O halde zaman da, kendisine mahsus şey ile belirtilmelidir. Çünkü mâzîfiil, müstakbel fiil ve hal fiil, zamanla ilgili ifadelerdir. Masdarda ise, mutlak zaman manası mevcuttur. Binâenaleyh sen, "çıkma zamanı" dediğinde, bu girme ve benzeri şeylerin zamanından ayrılmış olur. Ama "Çıktığı gün" dediğinde, bu "çıkma zamanı günü" şeklindeki sözünün ifade ettiği manayı ifade etmekle birlikte, danasını da ifade etmiştir. Bu da, bunun ifâdesinden de ayrı olduğunu ifade etmesidir. O halde, daha fazla temyiz kabiliyeti olan şeye muzâf kılmak daha evlâdır. Meselâ, "Adamın kölesi" demen durumunda, bu köleyi, "kadının kölesinden" ayırdetmen gibidir. Ama birinci ifade yerine, "Zeyd'in kölesi" demiş olsaydın, daha açık söylemiş olurdun ve bu daha güzel olurdu. İşte aynen bunun gibi, o günün hangi gün olduğunu iyice belirtmek için demen, "huruç günü" demenden daha iyidir. Bu açıklamamızdan şu netice ortaya çıkmaktadır: Zaman, fiile muzâf olur, başkası olmaz. Çünkü zaman fiile mahsustur, başkası değildir, "Onun oturduğu yere otur" ifadendeki mekân zarfı olan "haysü" müstesna.. Çünkü bu, cümleye muzaf olur. Çünkü mekân zarfı, zaman zarfına benzer. Cümlelere gelince, bu ancak cümlenin fiil manasını taşıması vasıtasıyla sahih olabilir. Dolayısıyla da ne de denilemez. Lafzî inceliklerden birisi de, (......) kelimesinin, "zaman" ile kullanılır olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kaçış zamanı değildi..." (Sad, 3) buyurmuştur. Arapça'da, "(O adam) kötü adam oldu" şeklinde kutlanılmaz. Bu böyledir, zira zaman, hep yenilenmektedir. Yok oluştan sonra başka hayat katmaz. Ama, her hareketten sonra, başka bir hareket ve her zamandan sonra bir zaman söz konusudur. Cenâb-ı Hak, işte bu hususa, "Her günde O bir şe'ndedir, iştedir" (Rahman, 29) ayetiyle işaret etmiştir. Yani, O, yaratmazdan önce hiçbir şey yaratmamıştır, ancak ne var ki, O, yarattıktan sonra her zaman ve sırasıyla yaratır.. Binâenaleyh, bizim yaşantımızdan sonra ölüm vardır, Ölümümüzden sonra hayat vardır. Hayatımızdan sonra hesap vardır, hesabımızdan sonra da, ya devamlı mükâfaat, ya da ayrılmaz bir ceza vardır. O halde bu demektir ki Allah, fiilde bulunmayı, iş yapmayı asla bırakmaz. Zaman, olumsuzluktan uzak katınca, olumsuzluk harfine de bir ilâvede bulunulmuş getirilmiştir. Buna göre şayet, "Allahü teâlâ, yok olmaktan külliyyen uzaktır. Binâenaleyh, buradaki (......) kelimesine (......)'nın, bitişmemesi gerekirdi" denilirse, biz deriz ki ifâdesinde tevîl vardır. İşte bundan dolayı, bahsettiğiniz şey söz konusu olmaz. Bu tevîl de şudur: 'ye benzeyen, olup, ayetin takdiri, "Zaman, kaçış zamanı değildir" şeklinde olup, bu, gayet meşhurdur. İşte bundan dolayı, bu kelime "gece" ve "gündüz" kelimeleriyle değil, "hîn" kelimesiyle kullanılır olmuştur. Çünkü "hîn", gece ve gündüzden daha süreklidir. O halde bu demektir ki, gece ve gündüz bazen olmayabilir, ama "hîn" (zaman, süre) hep vardır.. Dini Yalanlayanların Akıbeti |
﴾ 10 ﴿