20"Şüphesiz ki, müttakîler, cennetler ve nimetler içindedirler. Rablerinin kendilerine verdiğiyle, zevk içinde olarak... Rableri onlan, o çılgın cehennemin azabından korumuştur. (Şöyle denilir): İyi amel etmiş olduğunuz için, afiyetle yeyin için... Sıra sıra dizilmiş tahtlara kurulmuş olarak..." Biz şahin gözlü hurileri onlara eş yaptık...". Kur'an'ın adeti, meselâ kafirlerin durumunu beyân ettikten sonra mü'minlerin durumunu beyân etmek; "terkîb ve terğîb, işi tamam olsun diye, cezanın peşinden mükâfaatı getirmek, zikretmek şeklinde cereyan etmiştir. Biz, müttakînin ne demek olduğunu, birkaç yerde izah ettik. Cennet, her ne kadar eğlenme yeri ise de, ne var ki, bağı bekleyenler son derece güzel bir bağda bulunurlar ama, ondan yararlanamazlar. İşte bu yozdan Cenâb-ı Hak, 'Ve nimetler içinde..." buyurmuştur ki bu, o cennetliklerin, bağ bekçileri gibi değil de, eli bol zengin kişilerin yaptıkları gibi, orada nimetler içinde bulunduklarını ve onlardan yararlandıklarını ifade ederler. Ayetteki, "zevk içinde oldukları halde..." ifadesi de bu manayı destekler. Çünkü, çeşitli nimetlerden istifâde eden kimsenin, bu nimetlerden istifâde edişinin emaresi, onun dışında görünebilir, ama kalbi başka şeylerle meşgul olabilir.. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, buyurunca, orada duyulan lezzetin doruk noktada bulunduğuna delâlet eder. Cenab-ı Hakk'ın, "Rablerinin kendilerine verdiğiyle..." ifâdesi de, bu işin doruk noktada olduğunu gösterir. Zira zevk duyan kimsenin gönlü, basit ve düşük seviyede olabilir. Dolayısıyla da en ufacık bir şey onu mutlu eder ve en basit şeyle sevinir.. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak (......) buyurmuştur ki, "Bu onların basit gönüllü ve anlayışlı olmalarından dolayı değil, tam aksine, o nimetlerin çok değerli olmasından ötürüdür. Zira o nimetler, onların Rableri katındandır" demektir. Ayetteki, "Rableri onları, o çılgın cehennemin azabından korumuştur" ifâdesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir: a) Bu, "Onlar, 1) Rablerinin kendilerine verdiği şeyden dolayı; 2) Rablerinin kendilerini koruması sebebiyle zevk içindedirler." demektir. b) Bu, birinci cümleye atfedilmiş olan başka bir cümledir. Böylece Cenâb-ı Hak âdeta, onları cennetlere sokup nimetlere gark ettiğini ve onları cehennem azabından koruduğunu beyân etmiş olur. Cennet Nimetlerinden Bazıları Daha sonra Cenâb-ı Hak, "(Şöyle denilir): "iyi amel etmiş olduğunuz için, afiyetle yeyin için.. Sıra sıra dizilmiş tahtlara kurulmuş olarak.." Biz şahin gözlü hurileri onlara eş yaptık." Bu ifâdede, bu nimetlendirmenin vasıtaları sırasıyla beyân edilmiştir. Bunların ilki, mesken nimetidir ki bu, ayette, (......) kelimesiyle beyan edilmiştir. Sonra yeyip içmek, sonra yatak ve yaygılar; sonra da eşler.. İşte bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın sırasıyla getirdiği dört şeydir. Her birisi hakkında da, onun mükemmelliğine delâlet eden şeyi zikretmiştir. O halde, ayetteki sözü, meskene işaret olup, nesneler için meskenler zorunludur. Ki bu da, mekândır, barınaktır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Çünkü nimetlenilen yerler bazan, çeşitli sebeplerden dolayı iç açıcı olmayabilirler. Böylece Cenâb-ı Hak bu zevkin sebebini ve derecesinin yüksekliğini, o nimetlerin Allah'ın onlara verdiği şeyler cinsinden olduğunu söylemekle beyân etmiştir ki, biz bunu daha evvel söylemiştik. Yemek yemek ve mutlak izne gelince, çeşitliliğinden ve çokluğundan dolayı, buna yer verilmemiştir. Afiyetin Manası Ayetteki "afiyetle..." kelimesi, bu yeme içmenin, dünyadakinin aksine, zarar ve kötü şeylerden uzak olduğuna bir işarettir. Çünkü dünyada iken yiyen kimse, hastalanmasından korkar. Böylece de yediği şey afiyet dolu olmaz. Yine dünyada iken elde bulunan nimetlerin sona ereceği endişesi duyulur, dolayısıyla da yeme içme bol biçimde olmaz. Halbuki bütün bunlar, cennet hakkında söz konusu değildir. Dolayısıyla da ne hastalık ne de yiyeceklerin bitmesi endişesi söz konusudur. Çünkü ahirette, cennetliklerin yanında, ihtiyacından fazlası vardır. Yiyip içmeden dolayı her hangi bir günah oluşmayacağı gibi, yiyecekleri elde etmek için bir yorulma ve çaba da söz konusu değildir. Zira dünyadayken insan, pişirmek, elde etmek için çalışıp çabalamak, yorulmak, başkasının minneti altında kalmak, yahut da def-i hacet ve kazurat gibi., şeylerin söz konusu olması sebebiyle, bazan yeme içme lezzetini terkedebilir; dolayısıyla da bu yeyip içme işi afiyetle cereyan etmez. Halbuki bütün bunlar, cennette söz konusu değildir. Ayetteki, ifâdesi, Allahü teâlâ'nın şöyle diyeceğine bir işarettir "Ben, sizin, Rabbiniz, Yaratıcınız ve fazlımla sizi cennetime sokanınız olarak, benim size olan lütfum, dünyada iken benim sizi, sâlih amelleri yapmaya muvaffak kılmam ve sizi, bunları yapmaya yöneltmemdir. Nitekim Cenâb-ı Hak (ben) size, sizi imana sevketmem sebebiyle in'âmda bulunmuş olurum. (Hucurat. 17) Ama bu gün ise, size ikram ve in'âm yoktur Zira bu, va'dimin yerine getirilmesidir." Buna göre şayet, Cenâb-ı Hak, kâfirler hakkında, "Muhakkak ki sizler, yapageldiğiniz şeylere mukabil cezalandırılıyorsunuz"(Tur, 16); mü'minler hakkında da, "İyi amel etmiş olduğunuz için" buyurmuştur. Şu halde, bu iki ifâde arasında fark var mıdır?" denilirse, ben derim ki, bu iki ifâde arasında, şu bakımlardan büyük farklar vardır: 1) Bir kere (......) kelimesi hasr ifâde eder. Dolayısıyla bu, "Sizin cezanız ancak budur" demek olur. Halbuki, Cenâb-ı Hak bu ifâdeyi, mü'minler hakkında getirmemiştir. Zira Cenâb-ı Hak mü'min kimseye, yapmış olduğunun kat kat mükâfaatla mukabele edecek ve lütfü sebebiyle de bunu ziyâdeleştirecektir. Şimdi, eğer Allah kuluna in'âmda bulunacaksa, bununla bulunacaktır. 2) Cenâb-ı Hak, burada buyururken, orada (Tur, 16) buyurmuştur ki, alabildiğine, birbirine denk olduğuna bir işaret olsun diye bu, "Size, yaptığınız şeylerin aynı ve dengi ile karşılık verilecektir" demektir. Nitekim sen, "Bu, senin yaptığının aynısıdır" dersin. Bunun izahı daha önce geçmiştir. Cenâb-ı Hak mü'min kimse hakkında ise, buyurmuştur ki, bu "Bu, sizin şu amelinize göre devam edip giden bir husustur" demektir. 3) Cenâb-ı Hak orada (Tur, 16) da, sözünü zikretmiş, burada ise, buyurmuştur. Çünkü "ceza", bir şeyin sona erdiğini ifâde eder. Zira, birisine ihsanda bulunan kimseye o birisi, onun karşılığını verip getirdiğinde, ihsanda bulunan kimse artık daha başka bir şey beklemez. İmdi, eğer; "Allahü teâlâ pekçok yerde, mü'minlere verilecek mükâfaatı beyan ederken, "Yaptıklarına bir karşılık olarak.."(Ahkaf, 14) denilirse, buyurarak "ceza" sözüne yer vermiştir" denilirse, biz deriz ki: O yerlerde, Cenâb-ı Hak, mükâfaat verilenlere hitabta bulunmamış ve meselâ, "Sen karşılığını görürsün" dememiş, tam aksine devamı ve sürekliliği ifâde eden şeyi getirmiştir. Cennette duyulan haz ve sevinçlere gelince, bu hususta da, Cenâb-ı Hak şu açıklamalara yer vermiştir: Tahtlara Kurulma a) Zira bu, nimete gark olmuş, üzerinde bir külfet ve mükellefiyet bulunmayan kimselere has bir durumdur. Zira, üzerinde, bakmakla mükellef bulunduğu kimselerin külfeti, o kimseyi adetâ bastırır, onu bir yere yaslandırmaz. Bir işte olan kimse, yaslanmaya vakit bulamaz. O halde bu durum, hayra ve iyi hâle delâlet etmektedir. b) Bir araya toplanma... Bu hususta da şu iki izah yapılabilir: 1) Herkes için ayrı ayrı bir sürürün olması ki, bu, açık olan bir mânadır. Zira, "sıra sıra dizilmiş.." ifâdesi, bunların herkes için ayrı ayrı olduğuna delalet eder. Çünkü, herkesin sürürü ve zevki, seçilmiş olan aynı yerde olamaz. "Serîr" lafzında, "sürür" maddesinin harfleri vardır. Taht ve diğer ifadelerse böyle değildir. sözü, bu işin sırt saygı için olduğunun delilidir. Zira, bunlar, ayrı ayrı olsalardı, o zaman, "Orada bulunduğunda, sahibi kendisine yaslansın diye, her yerde bir tane divan vardır.." denilirdi. Ayetteki, ifâdesi, dördüncü nimete işarettir. Bunda da yine, şu bakımlardan, o durumun mükemmelliğine deliller vardır: 1) Evlendiren, Cenâb-ı Hakk'tır ve iki tarafın işini de üzerine alan O'dur. Zira kullarını, kendi izni ve müsadesi ile evlendirmektedir. Böyle olan zât, ancak kendisinde, kullarının ve cariyelerinin huzuru ve rahatı olan şeyleri yapar. 2) Cenâb-ı Hak, demiş de, dememiştir. Zira, "tezvic" masdarı, harf-i cer olmaksızın da iki mef'ûl alır. Ve meselâ Arapça'da, "Seni onunla evlendirdim..." denilir. Cenâb-ı Hak, "Seni onunla evlendirdik..."(Ahzab.37) buyurmuştur ki, bu, bu evlendirmedeki menfaatin erkeklere ait olduğuna bir işarettir. Onlar, huriler ile lezzetlensinler diye, evlendirilmişlerdir; yoksa hurîler onlar ile lezzetlensinler diye değildir.. Bu böyledir, zira harf-i cer olmaksızın da fiil mef'ûl alabilir. İşte, bu evlendirme işi de, öncelikle onlara taalluk etmiş, daha sonra hurileri ilgilendirmiştir. Çünkü ifâdesinin manası, "Onların izdivacını bu yolla, yani hurilerle yaptık" şeklindedir. 3) "Eşler" ifâdesini zikretmekle yetinmeme.. Tam aksine onları güzellikle tavsif etmek ve güzel olandan daha en güzelini seçme... Çünkü insanoğlunun genel heyeti içinde yer alan uzuvların en güzeli, yüzüdür. Yüzde yer alan en güzel uzuv da gözdür. Bir de, hem (......) hem de (......) ifâdeleri, uzuvlarda uyumun güzelliğine; ruhlardaki kuvvete delâlet eder.. Mizacın güzelliğinin alâmeti, (beyazlık) vasfı... Huzur ve mutluluğun bolluğuna gelince, iri gözlü olma, o gözlerden çok mutluluk ve huzur duyma sebebiyledir. Atıf Meselesi Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak (......) ifâdesini mazi fiil olarak getirmiş, (......) İse hâldir. Daha önce geçmiş olan bir mazî fiil yoktur ki, böylece bu fiili ona atfedilmiş olsun.. Halbuki, mazî fiilin mazî fiile ve muzarî fiilin de muzarl fiile atfedilmesi en güzel bir yoldur (ne dersiniz?)" denilirse, biz deriz ki: Buna, ikisi lafızla, biri de mana ile ilgili olmak üzere, üç bakımdan cevap veririz: a) Bu tür ifade tarzı, pek çok yerde bir güzellik arzeder. Nitekim sen, "Zeyd geldi, Amr geliyor, Zeyd çıktı" dersin. b) Ayetteki, "Şüphesiz müttakîler (sakınanlar), cennette ve nimetler içindedirler" ifadesi, "Biz onları cennetlere soktuk" manasındadır. Çünkü bu ifade, "O günde kâfirler, cehenneme itilir; mü'minler de, aynı vakitte, yerlerine sokulur" takdirindedir. Buna göre Hak teâlâ, adetâ, "Kâfirlerin cehenneme itildiği gün, müttakîler de, cennetlerde olacaklar" demiştir: c) Mana ile ilgili olan, üçüncü izaha gelince, Allahü teâlâ, mükâfaat vermekten bahsetmiştir. O halde O, bugünde kullarını hurilerle eşleştirmiş ve huriler, sanki yaklaşma gününde, zifafı beklemektedirler. Ailelerine Kavuşan Mü'minler |
﴾ 20 ﴿