21"İman edip de, soyları da iman ile kendilerine tabî olanlar (yok mu), biz onların bu soylarım da kendilerine kattık ve kendilerinin amellerinden, bir şey de eksiltmedik. Herkes, kazana mukabilinde bir rehindir". Bu ayette, şöyle birkaç latîfe (incelik) var: Birinci İncelik: Babalık şefkati, dünyadaki gibi ahirette de çoktur ve boldur. İşte bu sebeple Allahü teâlâ, kullarının kalblerini hoşnud etmiştir. Çünkü evladları yüzünden, babalarını-atalarını üzmemiş, aksine bunları orada biraraya getirmiştir. Buna göre eğer, "Sen, bazı ayetlerin tefsirinde, Allahü teâlâ'nın, atalarını (babalarını) oğullarından, oğulları da babalarından ötürü tesellî ettiğini; cennetlik olan baba ile, cehennemlik olan oğlu zikretmediğini söylemiştin" denilirse, biz deriz ki: Küçük çocuk babasında, güzel bir babalık bulup hisseder ve babalığa ters düşen herhangi birşey mevcut olmaz. İşte bundan ötürü Hak teâlâ, dünyada, küçükken, çocuğu babası müslüman olduğu için, babasına katmış ve müslüman saymıştır. Ama çocuk büyüdüğünde, artık müstakil kabul edilmiştir. Eğer büyükken kâfir olursa, artık bu çocuk babasına nisbet edilmez. Çünkü İslâmiyet, müslümanlar için tıpkı bir baba gibidir. İşte bundan ötürü Hak teâlâ, "Mü'minler ancak kardeştirler" (Hucurat, 10) buyurmuştur. Buradaki, ıhve "kardeş" kelimesi, doğumdan ötürü olan "kardeşlik" manasındaki "ah" kelimesinin çoğuludur. "İhvan" da, dostluk ve sevgi manasında olan, "fhve"nin çoğuludur. O halde, madden ve örten, küfür de bir baba sayılır. Şimdi bir kimsenin dini, babasının dinine ters ise, şeriat bakımından, onun başka babası var demektir. Burada, babalan, hiçbirşeyin çocuklarına şefkatten al (koyamayacağına bir irşâd vardır. Böylece insanın, ahbap ve dostlan ile, bağ-bahçe İçerisinde refah ve eğlence içinde oyalanıp da, çoluk çocuğunun geçimini temin etmekten geri kalması en çirkin birşey olur. Ya cennet ehli, cennetteki hurilerle eğlenirken, evladlarından nasıl azade kalabilir? Böylece Allahü teâlâ onlara, bunu hatırlatmış ve onların kalblerini, "Biz onların bu soylarını kendilerine kattik" ifadesiyle rahatlatmıştır. Durum böyle olduğuna göre, malını haram yollarda harcayan, böylece de, çoluk çocuğunu İyi ve kötü kimselere el açar biçimde bırakan fasıklar hakkında ne düşünürsün?! Böyle olmaktan Allah'a sığınırız. Bu, vârislerine helâl mal bırakan kimseye, bu malı sebebiyle, âdeta bir sadaka mükâfaatının yazılacağına delâlet eder. İşte bundan ötürü, ölüm döşeğindeki kimsenin, malının üçte birinden fazlasında tasarruf etmesi (bağışta bulunması) caiz değildir. İkinci İncelik: Bu incelik, "Sayleri de iman ile kendilerine tabî olanlar..." ifadesindedir. Bunun, âhirette bizim onlara katılacağımızın bir delili olması gerekir. Çünkü dünya yurdunda, sebebler zincirini nazar-ı dikkate atmak daha çoktur. İşte bundan ötürü, Allahü teâlâ, örfünü insanın önüne gökten bir yiyecek inmesi şeklinde sürdürmemiştir. Ekme, öğütme ve hamur edip-pişirme gibi şeyler olmadan, insan o yiyecekleri yiyemez. Âhirette ise, rızıklarını kuluna, kulun daha önce harcadığı çabalarına bir karşılık olarak, artık âhirette bir çaba karşılığı olmaksızın verir. Binâenaleyh bunun, Hak teâlâ'nın, çoğunu babasına, o çocuk sâlih olmasa da, katacağının apaçık bir delili olması gerekir, dünyada henüz küçükken ve hiçbirşeye inanma yaşına gelmemişken onu babasından saydığı gibi... İrtidad Hakkında Hüküm Üçüncü İncelik: Bu da, ayetteki İman ile" ifadesindedir. Çünkü Allahü teâlâ, çocuğu, ebeveynine, iman bakımından tabî kılmıştır, küfür bakımından tabî kılmamıştır. Bunun delili ise şudur: Bir kimse kâfirken müslüman olsa, onun çocuklarının da müslüman olduğuna hükmedilir. Ama Allah korusun, birisi irtidâd etse, çocuğunun da kâfir olduğuna hükmedilmez. Dördüncü İncelik: Cenâb-ı Hak, dünyadaki durumu beyan için, "tabî kıldık" buyururken, âhiretteki durumu beyan için de, "onlan kendilerine kattok" buyurmuştur. Çünkü dünyada iken, küçük olan ve babasına tabî olan çocuk, tabî olduğu babası gibi sayıldığını idrâk edemez. Çaba gösterenin, çaba göstermeyene üstünlüğü prensibi sebebiyle, çocuk tabî, baba asıldır. Fakat âhirette, Cenâb-ı Hak, lutfu gereği, çocuğunu babasına kattığından, o çocuğa babasındaki derecenin aynısını verir. Beşinci İncelik: Ayetteki, "Amellerinden birşey eksiltmedik" ifadesi, hem babaların kalblerini hoşnud tutmak, hem de herhangibir kimsenin babanın amellerinin mükâfaatının, baba ile çocuk arasında bölüştürüleceği vehmini gidermektir. Aksine baba, sa'y-u gayretinin karşılığını alacak, çocuğu için de, Allah'ın bir lütfü ve rahmeti olarak, babaya verilen derecenin aynısı verilecektir. Altıncı İncelik: Cenâb-ı Hak ayette, "amellerinden..." buyurmuş da, "mükâfaatlarından..." dememiştir. Çünkü "Amellerinden bir şey eksiltmedik" ifadesi, onların amellerinin olduğu gibi kaldığının bir delilidir. Mükâfaat ise, amele karşılık fazlasıyla verilen şeydir. Böylece bu ifâdede, kendisi için büyük ücret bulunan o amellerin, bakî kalacağına bir işaret bulunduğu gibi, mükâfaatının fazla fazla verileceğine de bir işaret vardır. Eğer Cenâb-ı Hak, "Biz onların mükâfaatlarından birşey noksanlaştırmadık" demiş olsaydı, bu iş, en ufacık bir mükâfaat ile de hasıl olmuş olurdu. Çünkü Allahü teâlâ'nın kuluna, ameli karşılığı verdiği her derecedeki bir şey, tam bir mükâfaattır. Bir de Hak teâlâ, "Biz onların mükâfaatlarından bir şey noksanlaştırmadık" demiş olsaydı, şöyle de denilebilirdi: Allahü teâlâ'nın, kuluna noksan ameline karşılık, tam ve bol mükâfaat verdiği söylenebilir. Yine, babanın amelinin, hem babaya hem çocuğa böl üstü rüldüğü söylenebilirdi. Bu ayetle ilgili birkaç mesele var: "ve iman edenler" ifadesi, ne üzerine affedilmiştir? Deriz ki: Bu, "Şüphesiz müttakîler..." ifadesine atıftır. İkinci Mesele Durum böyle olduğuna göre, Cenâb-ı Hak niçin, "iman edenler" ifadesini getirmiştir? Halbuki aynı gaye ve maksad, "Biz onlara, şahin gözlü hurileri eş yaptık" (Tûr. 20) ifadesinden sonra, "Biz onların bu soylarım da kendilerine kattık" ifadesi ile anlatılmıştır. Buna göre kelamın takdiri, "Biz onlara, şahin gözlü hurileri eş yaptık ve onlara soylarını kattık" şeklinde olur, (ne dersiniz?) Deriz ki: Bunda şöyle bir hikmet vardır: Müttakîler, şirkten ve masiyyetten korunan, uzak duran kimselerdir, dolayısıyla iman edip, salih amel işleyenlerdir. Bu ayette Cenâb-ı Hak, "îman edenler,." buyurmuştur ki bu, "İmanları sayesinde, çocukları cennetliklerden olanlar" demektir. Hem sonra baba, büyük günah olsun, ısrarla küçük günah işlesin, çocuğu bundan ötürü cezalandırılmaz. Aksine bundan ceza gören babadır. Çoğu kez oğul, babadan önce cennete girer. Burada mana ile ilgili şöyle bir incelik vardır: Hadislerde yer aldığına göre, küçük çocuk babasına şefaatçi olacaktır ki bu, babanın ceza göreceğine işarettir. Müstakbel Hakkında Mazî Sigası Bu terkipten, farklı bir terkip ve takdir yapmak, buna başka bir mana vermek caiz midir? Deriz ki: Evet. İman edenler..." ifadesinin, "şahin gözlü huriler" (Tûr, 20) ifadesine affedilip, takdirî manasının, "Kardeşler halinde karşı karşıya tahtlar üzerindedirler"(Hicr, 47) ayetine bir işaret olmak üzere, "Biz onları hurlerle ve iman edenlerle yaklaştırdık, biraraya getirdik" seklinde olması mümkündür. Bu da, "Biz, onların dağınık hallerini, eşlerini, kardeşlerini ve ayetteki "soylarını tabî kıldık" ifadesinden ötürü çocuklarını biraraya topladık" demektir. Bu izahı Zemahşeri yapmıştır, ama birinci izah daha güzel ve daha doğrudur. Eğer, "Allahü teâlâ, onların arasını birleştirdikten sonra, bu izaha göre, bu hâdisenin, mazî bir lâfızla anlatılması nasıl doğru olur?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta, "Her nekadar birleşme zamanı sonra olacak ise de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz onlan, hurilere eş yaptık" ifadesi, Allah'ın onları bize, ta yarattığı günden eş kılması manasındadır" diyebiliriz. Dördüncü Mesele Ayette geçtiği üzere, "zürriyet" kelimesi (bu husustaki kıraatlara göre) her iki yerde de cemî; yine her iki yerde de müfred olarak okunduğu gibi, birincisi cemi, ikincisi müfret olarak da okunmuştur. Binâenaleyh bu üçüncü kıraatin bir izahı var mı? Evet. Bunun sebebi, lafzî değil, mana ile ilgilidir. Çünkü mü'mine, soyu, imanda tâbidir. Eğer zürriyeti (soyu) olmasa bile, bu, o mü'minin bin tane çocuğu olsaydı bile, bunların iman bakımından ona tabî sayılacaklarını gösterir. Ama zürriyeti ona katma işi ise, hükmen değil, hakikaten olmaktadır. Dolayısıyla bu katma işi, mevcudlar hakkındadır. Binâenaleyh bu demektir ki: Tabî olan zürriyet, katılanlardan daha çoktur. Dolayısıyla birincisi cemî, ikincisi müfred olarak getirilmiştir. İmanda Çocuk Babasına Tabidir Ayetteki, "iman ile" ifâdesinin nekire getirilmesindeki hikmet nedir? Deriz ki: Bu. ya "tahsis"dir, ya "tenkîr"dir. Sanki Cenâb-ı Hak, ya "Biz onlara zürriyetlerini, halis bir iman sebebiyle kattık" demek istemiştir, yahut da, "Biz onları onlara, ufacık bir İman sebebiyle kattık" demek istemiştir. Çünkü çocukta tam manada bir iman olmaz. Bunun delili ise şudur: İnsanın küçük bir çocuğu olsa, o çocuğun da babası gibi mü'min olduğuna hükmedilir. Ama bulûğa erip de, açıkça kâfir olur ve babasının yolundan gitmeyi kabul etmez ise, ona mürted denmeyeceği söylenmiştir. Böylece onun sözü ile, tabî olmadığı ortaya çıkar. Yine bu çocuğun mürted sayılacağı, çünkü, tıpkı aslı müslüman olan birisi gibi, mü'min kabul edildikten sonra kâfir olmuş olduğu da söylenmiştir. Bu durumda, bu ihtilaftan, insanın imanının kuvvetlenip artacağı anlaşılır. Bu iki izahı, Zemahşerî yapmıştır. Yapılan bu izahın dışında, ayetten şöyle başka bir mananın kastedilmiş olması da muhtemeldir: ve ayetlerindeki "ba'z" ve "kül" kelimelerinin sonundaki tenvin gibi, bu "iman" kelimesinin sonundaki tenvin de, muzafun ileyhten bedeldir. Buna göre ayetin manası, "Biz onlara soylarını, onların imanı sebebiyle kattık" şeklinde olur. Çünkü bu tâbi oluş, nasıl olursa olsun, kimden olursa olsun, iman değildir. Burada söz konusu olan iman, atalarının imanıdır. Fakat izafet, bir kaydı ve mutlak manada imanın (inancın) iman olmadığını göstermektedir. Çünkü bir kimsenin, "ağaç suyu, nar suyu" demesi doğrudur. Ama "su"yu izafetsiz olarak kullanması doğru değildir. O halde ayetteki "iman" sözü, bu imanın onlara nisbet edilen bir iman olduğu hissini verir ve bu tıpkı, "Bizim azabımızı gördükleri zaman, o anda imanları, onlara fayda vermez" (Mü'min, 85) ayetinde ifade edildiği gibidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "imanları" buyurup, imanı onlara izafe etmiş, bunu izafetsiz olarak kullanmamıştır. Dolayısıyla, bu imanın, sahih bîr iman olduğu bilindiği için, izafet murad edilerek, izafetsiz olarak kullanılmıştır. Babaların imanı hariç, bunun dünyada bir imânı gerektirmeyeceği anlaşılsın diye de, tenvin muzafun ileyhe bedel olarak getirilmiştir. Bu, güzel bir izahtır. Her Nefis Rehindir Cenâb-ı Hak daha sonra "Herkes, kazana mukabilinde bir rehindir" buyurmuştur. Vahidî şöyle der: Bu ifâde, yine cehennemliklerden bahsetmektedir. Çünkü cehennemde rehin tutulan onlardır. Mü'min ise, rehin tutulmaz. Çünkü Hak teâlâ, "Ashab-ı yemîn müstesna, herkes kazana mukabilinde bir rehindir" (Müdessir, 38-39) buyurmuştur. Bu, aynı zamanda Mücâhid'in görüşüdür. Zemahşerî ise, bu ifâdenin, herkes hakkında umumî olduğunu; çünkü herkesin, yaptığı amellere karşılık Allah katında rehin tutulacağını; zira eğer kişinin yaptığı hayırlı ve güzel ameller ise, bağdan çözülüp serbest bırakılacağını; aksi halde rehin olduğu için bağlı kalacağını söylemiştir. Bundan anlaşılıyor ki bu, herkese âit, genel bir ifadedir. Ayet hakkında şöyle bir diğer izah daha yapılabilir: "Rehin", fa'îl vezninde, ism-i fail manasında bir kelimedir. Buna göre mana, "Allah, her kişinin yaptığı şey sebebiyle bir râhin yani devamlı olduğunu en iyi bilendir. Eğer bu kimse iyilik yapıp, güzel amellerde bulunmuş İse, cennette râhin, yani devamlı ve ebedîdir; yok eğer kötü ameller yapmışsa, cehennemde ebedîdir" şeklindedir. Biz, dünyada amellerin devamının, zatların devamı ile olacağını söylemiştik. Zira arazlar, ancak cevherde sürüp giderler ve onda bulunurlar. Ahirette ise, zatların devamı, amellerin devamı ile sağlanır. Çünkü Allahü teâlâ, o amelleri bakî bırakacak. Zira onlar, Allah katında "bakî kalan sâlih amellerdir. Allah katında olanlar ise bakîdir; bakî kalan amel de, onu yapanla birlikte bakî kalacaktır. |
﴾ 21 ﴿