34"Yoksa, "Onu kendisi uydurup söyledi" mi diyorlar? Hayır, hayır, onlar iman etmezler. Öyle ise, onlar da, eğer doğru söyleyenlerse, onun gibi bir söz getirsinler!". Bu ayetler de, "Yoksa "O bir şâirdir. Biz onun, zamanın felaketli hadiselerine (çarpılmasını) gözlüyoruz" (Tur,30) ayetiyle ilgili olup, takdiri manası, biraz önce de bahsettiğimiz gibi, "Sizler, "O bir kâhindir" mi diyorsunuz, yoksa "O bir şâirdir" mi diyorsunuz, yoksa onun bu Kur'ân'ı uydurduğunu mu söylüyorsun uz?" şeklindedir. Cenâb-ı Hak, daha sonra, bütün bu ihtimallerin batıl olduğunu beyan için, "Öyle ise, onlarda, eğer doğru söyley enlerse, onun gibi bir söz getirsinler" buyurmuştur ki bu, "Eğer o bir şâir ise, içinizde beliğ şâirler, zekî kâhinler, irticalen nutuk atıp kasideler okuyanlar, hikâyeler-masallar anlatanlar var. Uzun ve kısa olması farketmez, peygamberin getirdiği şeyin bir benzerini, o halde, onlarda getirip söylesinler" demektir. "Takavvul" kelimesiyle, "yalan, murad edilmiş olup, burada şöyle ince bir manaya işaret vardır: "Tefa'ül" babı, tekellüf ve bir şeyi, aslında öyle olmadığı halde öyle göstermek için kullanılır. Nitekim aslında hasta olmadığı halde kendisini hasta gösteren kimse hakkında, Arapça'da, deyimi kullanılır. Bu durumda onlar, adetâ, "Bu bir yalan olup, bir söz değildir. Bu, ancak, şeklî söze benzeyen, ama hakikatte böyle olmayan zoraki bir söz, yalan, yani "takavvül"dür" demek istediler. Onlar bu sözü, yalanlayan tarafın doğru sözlü olduğunu ortaya koymak için böyle dediler. Ayetteki, "Hayır, hayır, onlar iman etmezler" cümlesi de, şu hususu beyan etmektedir: Onlar, vahiy inerken, mu'cizeler görüp müşahede ediyorlardı. Binâenaleyh bu durum, onların, o peygambere başkalarının yanında şehâdet etmelerini ve sahabe (radıyallahü anh)'nin olduğu gibi, mü'minler için, birer yıldız olmalarını gerektirirdi.. Halbuki onlar, böyle olmaları şöyle dursun, yıldızdan daha az bile olamadılar. Bu daha aşağı olup da, onların meselâ, bunları görüp müşahede etmeyen ve kendileri nezdinde bunların bu şekilde zuhur edip meydana gelmediği mü'minler topluluğundan birisi olmalarıydı (en azından bir mü'min olmaları...). Ayetteki, (......) ifâdesinin başındaki fâ, takîbiyye fâ'sı olup bu, "Durum böyle olduğuna göre, kendi sözlerini doğruya, peygamberin sözünü de yalana çıkarabilmeleri için onların, o peygamberin getirdiği şeyin bir mislini ve benzerini getirmeleri vâcib olur..." demektir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Bazı ulemâ, ayetteki (......) ifâdesinin, bir işi veya bir fiili yapabileceğini iddia eden kimseye, bir kimsenin söylemiş olduğu ve onu acze düşürmeyi amaçlayan bir emir olduğunu; ki, bunu söyleyenin maksadının da karşı tarafın bundan âciz olduğunu ortaya koymak olduğunu söylemişlerdir. Görünen odur ki, buradaki emir, hakikati üzere bırakılmış olan bir emirdir. Çünkü, Cenâb-ı Hak, mutlak olarak getiriniz dememiş, tam aksine O, "Eğer doğru söyleyenlerse, onun gibi bir söz getirsinler.." buyurmuştur. Bu takdire göre, şart bulundu mu, onu getirmekte vâcib olur. Allah'ın kelâmında acze düşüren emir ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir" deyince ise, o kâfir şaşırıp kalmıştı.." (Bakara, 258) ayetindeki, "getir" emridir. Bu, onların (bazı ulemânın) sözlerinde bir eksiklik meydana getirecek bir konu değildir. İkinci Bahis: Mu'tezile, "Ayetteki (......) kelimesi, (muhdes) anlamındadır. Allah, Kur'ân'a "hadîs" adını verdiğine göre Kur'ân, muhdes olmuş olur" demektedir. Biz deriz ki: "Hadîs", müşterek bir kelime olup, hem "muhdes" hem de "kadîm" için kullanılır. İşte bundan dolayı, "evveliyeti yoktur" anlamında değil de, "zamanı çok eski, geçmiş" manasında, "Bu, kadîm bir sözdür" denilebilmiştir. Bunda münakaşa yoktur,. İzafet ve Nekirelik Üçüncü Bahis: Nahivciler şöyle demektedirler: "Sıfat mevsûfuna, marifelik ve nekirelik bakımından uyar. Ne var ki, mevsûf olan "hadis" sözü nekiredir (belirsizdir). (Sıfat olan) "misi" kelimesi ise, Kur'ân'a râci olan zamire muzaftır. Marife'ye muzâf olan ise mahfedir, o halde bu nasıl olur? Biz deriz ki: "Misi" ve "gayr" kelimeleri izafetle marife olamazlar. Bunlar gibi olan her şeyde böyle olup, bunun sebebi şudur: "Gayr, misi, vb. ifâdeler, son derece belirsizdirler.. Çünkü sen meselâ, "Zeyd gibi olan hiçbir şey görmedim" dediğinde bu ifâde, her şeyi içine alan bir ifade olmuş olur. Çünkü herşey, "şey" olması açısından Zeyd gibidir. O halde cansız varlıklar, cisim, hacim ve mümkin varlıklar olmaları açısından, Zeyd gibidirler. Bitkiler, büyüme, gelişme, solma ve yok olma açılarından, Zeyd gibidirler. Canlılar, hareket etme, algılama ve diğer vasıflar açısından Zeyd gibidirler. "Gayr" kelimesi muzâf kılındığında, belirsiz olur. Ama, izâfetsiz kullanıldığında, çoğu kez marife olur. Çünkü meselâ sen, "Zeyd'den başkası..." dediğin zaman, son derece kapalı olur. Zira bu, sınırsız şeyleri içine alır. İzâfetsiz kullandığında ise, sen çoğu kez, "gayr" ve "muğayeret" ifâdelerinin aynı babtan olduğunu söylersin ki, tağayyür kelimesi de böyledir, böylece "gayr" kelimesini ya cins isimler gibi kılmış, yahutta onu mübtedâ tutarak belli bir manayı kastetmiş olursun. Dördüncü Bahis: Ayetteki, ifâdesi, "Eğer onlar, "o onu uydurdu" sözlerinde sâdık kimseler iseler" demektir ki biz bunun, geçmişle ilgili olduğunu ve bu sözün, "o, kâhindir; o, mecnûndur; o, şâirdir; o, uydurandır" şeklinde varid olduğunu söylemiştik. Buna göre buradaki ifâdenin anlamı, "Eğer onlar ileri sürdükleri bu şeyler hususunda sadık kimseler iseler, onlara Kur'ân'ın mislini getirmek basit olmalıdır. Bu imkânsız olduğuna göre, onlar bütün bu söyledikleri hususlarda yalancıdırlar.." demektir. Kur'ân'ın Mu'cizliği Beşinci Bahis: Biz, Kur'ân'ın bir mu'cize olduğunu ve bunda herhangi bir şüphenin bulunmadığını belirtmiştik. Çünkü insanlar meydan okuma esnasında, buna yakın şeyin mislini bile getirmekten âciz kalmışlardır. Kur'ân'ın mu'cize oluşuna gelince, bu, fesâhatından ötürü olup, bu, ehl-i sünnetin ekserisinin görüşüdür. Yine bunun mu'cize oluşu, Allah'ın, insanların akıllarını bunun mislini getirmekten alıkoymasından, çevirdiğinden ve lisânlarını buna yakın olan bir şeyi getirmekten men edip bağlaması sebebiyledir. Güç yetirilebilen bir şeyi getirmeye kadir olanı ondan men etmek, başkasının kadir olamayacağı bir işi, başkasının yapması gibidir. Zira, bir başkasına, "Ben şu dağı hareket ettireceğim" diyen kimsenin bu sözü imkânsız görülür. Ve yine bu kimse, "Öyle bir iş yapacağım ki, o durumda mahluklar bir olmasa bile yerinden kaldıramayacaklar" dese, bu da imkân harici görülür. Bunların her ikisi de, iddia ile birlikte olursa mucize sayılır. Nitekim bu, bazı kelâmcıların görüşüdür. Ve bunda bozuk bir taraf da yoktur. Yaradansız Yaratık Olmaz |
﴾ 34 ﴿