44

"Eğer gökten bir parça düşer görseler, "(Bu) derler, birbiri üstüne yığılmış bir buluttur".

Önceki Kısımla Münasebet

Bu ayetin önceki ayetle münasebetini de şöyle izah edebiliriz: Allahü teâlâ, o müşriklerin görüş ve inançlarının, yanlış ve nazarı dikkate alınmayacak birşey olduğunu beyân edince, onlar için artık hiçbir mazeret kalmadığını bildirmiştir. Çünkü bunca mucizeler ortaya çıkıp, deliller ve gerçekler batıldan ayrılıp seçildikten sonra, onlar iman etmediler. Bundan sonra da, "Eğer gökten bir parça düşer görseler, "Bu, birbiri üstüne yığılmış bir buluttur" der" yani bu mucizeyi de inkâr ederler" buyurmuştur. Ne var ki mucize, en bariz şeyde gösterilirse, daha açık olmuş olur. Bunu şöyle izah edebiliriz: Bir kimse evinden, bir şey getirse ve onu bu şekilde yapanın kendisi olduğunu iddia etse, çoğu kez onu dinleyenlerin kalbine, o şeyin tâ evinde iken böyle olduğu, onu bu şekle onun sokmadığı düşüncesi gelebilir. Ama bu kimse, insanlara, "İstediğiniz şeyi getirin, ondan size bunun gibisini yapıp göstereceğim" dese, akla gelen bu düşünce ve şüpheler silinir. Ne var ki insanlarca, en açık şey, insanın beşiği ve yatağı mesabesinde olan yeryüzü ile, tavanı ve kubbesi mesabesinde olan gökyüzüdür. Araplar, asıl inançları itibariyle, felsefecilerin yolu üzere idiler. Dolayısıyla da, "Biz felsefecilerin görüşüne iltifat etmeyiz ve Allah'ı son derece tenzih ediyoruz. Hatta O'nun görülemeyeceğini ve zatına ilave bir vasıfla vasfedilemeyeceğini söylüyoruz ki böylece O, gerçekte tek olsun. O halde bizim yolumuz nasıl, Allah'a yontulmuş putları ortak koşanların yolu sayılabilir?" diyorlardı.

Biz diyoruz ki: Sizler, kâinatta meydana gelen hadiseleri, yıldızlara bağlayıp, yıldızlara dua edip-yalvarma yolunu açınca, cahiller bunu sizden öğrenip, bir yol (din) edindiler. Şimdi Arapların câhiliyye çağında, aslında felsefecilerin yolunu takib ettikleri; felsefecilerin de, herşeyi tabiata bağladıkları ve "yerin özelliği, oluşmadır (kendi kendine olmadır). Göğün özelliği ise, ayrılıp çözülmeye manî olmak (parçalanmamak)tır" ddikleri sabit olunca, Hak teâlâ, tabiat fikrini çürütmek ve hâdiselerde hür ve irade sahibi bir yüce zatın (kendisinin) müessir olduğunu göstermek için Kur'ân'ın pek çok yerlerinde buna reddiyede bulunup cevap vermiş ve meselâ, "Eğer biz dilersek onları yere geçiririz, yahut gökten üstlerine parçalar düşürürüz" (Sebe, 9) buyurmuştur. Şimdi Cenâb-ı Hak burada da, "Eğer biz, son derece garib (alışılmamış) birşeyi en açık ve bilinen yani hep gözleri önünde olan ve hiç kimsenin ilaçlarla-başka çarelerle bir parçasını düşürmek için ona ulaşamadığını bildikleri o gökyüzünde getirecek-gösterecek olsak, bunu da inkâr ederler onlar. O halde bu durum, bundan daha az açık olanda gösterilse ya nasıl olur?" demek istemiştir. Bahsettiğimiz bu izahı ve gökyüzü konusunda, Arapların, felsefecilerin yolunu takib ettiklerini, Hak teâlâ'nın onların, "Gökyüzünü üstümüze parça parça düşüresin" (isra, 92) dediklerini belirttiği bu ifadesi de destekler. Bu "Senin iddiana göre, Ey Muhammed, bu mümkündür. Bize göre ise mümkün değildir" demektir.

"Kisfe" kelimesi, parça-kısım demektir. Arapça'da, elbisenin parçası manasında da "kisfe" denilir.

Ayetle ilgili birkaç bahis vardır:

Küsûf

Birinci Bahis: Gök parçası hakkında "kisf" kelimesi kutlanılır. Dilciler bu kelimenin, elbise parçası hakkında da kullanıldığını söylemişlerdir. Çünkü Allahü teâlâ, göğü, açılıp yayılmış (serilmiş) bir beze benzetmiştir. Bundan ötürü de, geçtiği ayetlerde, meselâ, buna işaret ederek, "Gökler, Allah'ın elinde durulmuştur" (Zümer, 67) ve "Göğü dürüp topladığımız gün..." (Enbiya, 104) buyurmuştur.

İkinci Bahis: "Kusûf", gök hakkında; "husuf" da yer hakkında kullanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onları yere geçiririz" (Sebe, 9) buyurmuştur. Ki bu, "Ay tutulması için "husuf", güneş tutulması için de "küsûf" kullanılır" diyenlerin delilidir. Bunun izahı şöyledir: Hâ'nın mahreci, kaf'ın mahrecinden aşağıdadır. Kâfin mahreci ise, hâ'nın mahrecinin üstünde olup, ona bitişiktir. Binâenaleyh mahreci aşağıda olan, aşağıda olan için; yukarıda olan da, yukarıda olan için kullanılmıştır. İşte bundan dolayı Araplar, güneş ve gök için "küsûf" ve "kesf"i; ay ve yer hakkında da "husuf" ve "hasf"i kullanmışlardır ki bu, Araplar'ın tıpkı, kuyunun üstünde duran şahsı ifade için, üstü noktalı kelimeyle diye; kuyunun dibinde olan şahsı ifade için de, altı noktalı kelimeyle diye anlamları kabilindendir.

Hüsûf

Üçüncü Bahis: Cenâb-ı Hak, bulutlar hakkında onlar, aydan aşağıda oldukları halde, "Allah onları kısef (parça parça) kılar" (Rum, 48) buyurmuş; ay hakkında ise, "Ay da hüsûfeder (tutulur)" (Kıyame, 8) buyurmuştur. Çünkü ay tutulduğunda, onun üstünde bir benzeri vardır ki bu da, tutulduğu zaman, güneştir. Buluta gelince, buna, yeryüzündekilere nisbetle, onun hakkında "kisef" kullanılmıştır. Çünkü yeryüzündekiler bulutu görürler. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, buluta nisbetle, ay hakkında "hüsûf "u kullanmamış; ay hakkında bunu, güneşe nisbetle; bulut hakkında da yere nisbetle söylemiştir.

Rü'yet'in Manası

Ayetteki "sakıt" (düşer-düşen) kelimesi hakkında şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, ikinci mef'ûldür. Çünkü Arapça'da, "Zeyd'i âlim gördüm" denilir.

b) Bu kelime "hal"dir. Nitekim Arapça'da "Onu ayakta iken dövdüm" denilir. İkinci ihtimal daha uygundur. Çünkü "re'y" (görme) fiili, iki mef'ûl aldığında, genelde, "ilm" (bilmek) manasına gelir. Nitekim sen, "Bu görüşü doğru görüyorum" ve "Bu izahı açık görüyorum" dersin. Fakat bu fiil bir mef'ul aldığında, gözün görmesi manasına gelir, genelde... Nitekim meselâ, "Zeyd'i gördüm" dersin. Allahü teâlâ da, "Onlar bizim azabımın gördüklerinde..."(Mümin,85) ve "Eğer bir insan görürsen..." (Meryem,26) buyurmuştur. Bu iki ayette de, gözün görmesi kastedilmiştir.

Üçüncü Mesele

Ayette "sakıt" (düşen) kelimesinin kullanılmasında, bu kökte, başka bir kökten bir kelimenin kullanılmasında olmayan bir ince mana vardır: Çünkü onlarca, gökten bir parçanın kopup düşmesi mümkün değildir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, şu iki açıdan, onların inançlarına ters olsun diye, "sakıt" kelimesini kullanmıştır:

1) Kopma işine,

2) Düşme işine ters olsun diye.. Eğer Cenâb-ı Allah, "Onlar, kopmuş veya asılı kalmış bir parça görseler..." demiş olsaydı, bu ince mana temin edilemezdi.

Dördüncü Mesele

Ayette, "derler" ifadesinin yer almasında, şöyle bir diğer incelik var: Çünkü bu, ayetin geliş maksadı olan, o müşriklerin inadını ortaya koymadır. Zira onlar, böyle bir zamanda, bir takım izahlar (yorumlar-ihtimaller) zikrediyorlar ve böylece pes demiyorlardı ve onlar inanmaksızın, sırf lisânen "Bu bir bulut" diyorlardı. Buna göre, onların inadlarını daha iyi ortaya koyma bakımından, ayetteki "görme" fiili ile, "bilme" manasının kastedildiği söylenebilir. Bu durumda ayet, "Onlar, düşen şeyin, göğün bir parçası olduğunu kesin kes bilip anlamalarına rağmen, bunu görmemezlikten geliyor, inadlarını sürdürüyor ve "Bu, kesîf bir buluttur" diyorlardı" demektir.

Sehab-ı Merküm

Ayetteki, "Bu, birbiri üstüne yığılmış bir buluttur" derler" ifadesi, onların, yalanlamaktan âciz kaldıkları ve "yeryüzüne birşey düşmedi" demeleri mümkün olmadığında, te'vile (yoruma) ve hayale başvuracaklarına İşarettir. Ayetteki, "merkum" ifadesi, "birbiri üzerine binmiş, kesîf, yığılmış" demek olup, adetâ "Onlar, kendilerinden, üzerlerine gelen o şeyi defedemezler" demektir. Çünkü bulut, tıpkı hava gibi olup, bir cismin kendisine nüfuz etmesine manîdir. Ama kesîf bulut, daha kuvvetli bir maniadır. İşte bu sebeple, müşrikler, bunun, kesîf dolayısıyla da kuvvetli ve sert olduğunu söylemek istemişlerdir.

Altıncı Mesele

Bu ifadede, "bu" ism-i işaretinin getirilmemesi, meselâ, denilmemesi, işin, çok açık ve müşriklerin inadının çok belli olduğuna bir işarettir. Dolayısıyla o müşrikler, artık münakaşa ve münazara sebebinin kalmayacağı birşeyin getirmekten hoşlanmamışlar ve bu sebeble, "Birbiri üstüne yığılmış bir bulut" demişlerdir. Fakat, mübteda'nın hazfi, o hususta birşey söyleyen için bir mecal (bir açık kapı) kalsın diye de yapılır. Böylece muhatapları onları yalanladığında, onlar, "Biz, ona, "Birbiri üstüne yığılmış bir bulut" yani, "onun gibi birşey dedik" derler" ve avam (cahil) kimselere karşı tutumları (aldatmacaları) işte böyle sürüp gider. Bu, birsöz söyleyip de, onun kabul görüp görmeyeceğini bilemeyen, korkak (fazla tedbirli) bir kimsenin metodudur. Böylece bu kişi, sözünü iki ihtimalli olarak söyler: Eğer bir ihtimalin kabul edilmediğini görürse, diğer manayı kastettiğini söyler, yok kabul gördüğünü görürse, maksadını açıkça ortaya kor.

Onları İnatlarıyla Başbaşa Bırak!

44 ﴿