45"Artık onları, çarpılacakları o günleriyle karşılaşıncaya kadar bırak". Bu, "Onların, bu yanlış inançlarından dönmeyecekleri ortaya çıktığına göre, onları bırak. Tâ ki çarpılacakları o günleriyle karşılaşsınlar" demektir. Bu ayetle ilgili birkaç mesele var: Tebliği Bırakmak Doğru Mu? Buradaki "bırak" fiili bir emirdir ve "Artık Hazret-i Peygamber için, onları İslâm'a çağırma müsaadesi kalmamıştır" denilmesi gerekir. Ama durum böyle değil (ne dersiniz?) Buna birkaç bakımdan cevap verilir: 1) "Bu ayetler, tıpkı "Yüz çevir" (Bırak) "Geri dur" ifadeleri gibi olup, bu gibi ifadelerin hepsi de, kıtal (cihâd) ayetiyle mensuhtur." Bu izah zayıftır. 2) Bununla, emir manası değil, tehdid manası kastedilmiştir. Bu tıpkı, suç işleyen kölenin efendisinin, o köleye nasihat eden kimseye, "Bırak! O, suçunun cezasını çekecek" demesi gibidir. 3) Bununla, ismen beklenmeksizin "inad edenler" kastedilmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanları umûmî olarak hakka ve İslâm'a davet ediyordu. Bu hitab ile inadı meydana çıkan değil de, inadı henüz aşikâr olmayan kimseler kastedilmiştir. Allahü teâlâ bunlar hakkında "onları terket" buyurmam ıştır. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, daha önce geçmiş olan, "Sen öğüt vermekte devam et. Çünkü sen Rabbinin nimeti sayesinde ne bir kâhin ne de bir mecnunsun" (Tûr, 29) ayetidir. Cenâb-ı Allah burada ise, "Onları ... bırak" demiştir. Şimdi Hak teâlâ'nın orada bahsettiği kimseler, "Biz (...) bundan evvel ailemiz içinde korkanlardık" (Tur, 26) diyen, o endişeli kimseler; burada bırakılmasını emrettiği kimseler de, "O bir şât. Biz onun, zamanın felaketli hadiseleriyle çarpılmasını gözlüyoruz" (Tûr, 30) diyen kimselerdir. Hattâ Edatı Hakkındaki Mühim Not 1) Buradaki "hattâ", "gaye" (sınır) içindir. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Sen onları, o güne kadar bırak; onlarla konuşma sonra o gün geldiğinde, sözünü yeniden söyle ve "Ben size dememiş miydim ki Kıyamet gelecek, hesab yapılacak, azab ebedî olacak" der. Binâenaleyh o güne kadar onlarla konuşma; onlara bildirmek için, o gün gelince onlarla konuş" demek istemiştir. 2) "Hattâ" ile, lâm harf-i cerrinin kullanılabildiği "gaye" (için) manası kastedilmiş olup, tıpkı "ölsün diye" manasında "Ona yiyecek-içecek verme ölsün diye" denilmesi gibidir. Çünkü maksadı göstermek için kullanılan "lâm" edatının dahil olduğu kelimede, maksadı gösteren fiil sona ermiş olur. Dolayısıyla bu kelimede, hem "gaye" hem "İllet" (sebep) manası mevcud olur. Hattâ ve "lâm"ı bu manada kullanmak caizdir. Belki de "Yakin sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et" (Hıcr. 99) ayetiyle bu mana kastedilmiş olup, "Sana yakîn gelinceye dek..." manasındadır. Buna göre şayet, "Peygamberin, bırakmadığı kimseler de, o gün ile karşılaşacaklardır" denilirse, biz deriz ki: Ayetteki "çakılacakları" ifadesiyle "helak edilecekleri" manası kastedilmiştir. Binâenaleyh ahiretten endişe eden ve Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasaklarını unutmayan kimseler helak olmazlar. Böylece onlar, bunlardan istisna edilmiş olurlar. Nitekim Hak teâlâ bu durumu, "Göklerde ve yerde olanlar, Allah'ın diledikleri müstesna, hep düşüp ölecekler" (Zümer, 68) ayetiyle anlatılmıştır. Biz o ayetin tefsirinde, hakkı kabullenip, hesab gününün mutlaka olacağını bilen kimselerin, o Kıyamet sayhası (narası) koptuğunda, gök gürültüsünün korkutacağını bilen ve dolayısıyla onun sesini duymaya hazır olan kimse gibi olduğunu; bunu bilmeyenin de müthiş gürültünün az sonra geleceğini bilmeyen kimse gibi olacağını, dolayısıyla o sayha koptuğunda, bilmeyen kimsenin çok sarsılacağını; bilenin ise sarsılmayacağını söylemiştik. Bu durumda, o günle karşılaşma tehdidi, o günle karşılaşacak olan herkes için söz konusu olmaz. Fakat ancak o gün yani böyle nitelik taşıyan gün, çarpılacak kimseler için olur. İşte bu, Cenâb-ı Allah'ın, "Eğer Rabbinden ona bir nimet erişmiş olmasaydı, o mutlaka o ıssız yere kınanmış olarak bırakılırdı" (Kalem. 49) ayetinde ifade buyurduğu gibidir. Çünkü burada, olmadığı söylenen şey, çırılçıplak bırakılma işi değildir. Çünkü bu iş, Hak teâlâ'nın, "Biz onu, hasta olduğu halde, çırılçıplak bırakırız" (Saffat, ) ayetinde de belirtildiği gibi, tahakkuk edecektir. Binâenaleyh bu ayette, olmadığı söylenen şey, beraberinde kınanma bulunan, çırılçıplak bırakmadır. İşte söz konusu olmayan şey budur. Üçüncü Mesele "Hattâ". kendinden sonra gelen muzarî fiili bazan mansub, bazan da merfû kılar. İki durum arasındaki fark şöyledir: Eğer fiil, gelecek zamana ait olup, şimdiki zaman için değil ise, "hattâ" edatı bunu nasbeder. Nitekim sen, "Derecemin yükselmesi için, fıkıh öğrendim" dersin. Çünkü bu yükselme işinin ileride olacağını bekliyorsun. Eğer o fiil, şimdiki zamanla ilgili İse, "hattâ", o muzarî fiili ref eder. Nitekim "Tekrar ediyorum öyle ki kuvvetim tükeniyor sonra da uyuyorum" "Tekrar ediyorum, öyle ki kuvvetim tükeniyor, sonra da uyuyorum dersin. Bunun sebebi şudur: "Hattâ", gelecek zamanda kullanıldığında "gaye" (sınır) içindir. Lâm-ı ta'lîl ise, garaz (maksad) içindir. Maksad, fiilin gayesidir. Nitekim "Niçin o evi yapıyorsun?" dediğinde, muhatab "li's-süknâ" (Oturmak için) der. Böylece, "derecem yükselir diye" şeklindeki sözü, "yükseleyim diye" sözü gibi olur. Her ikisinde de, hattâ ve lâm'dan sonra, mukadder bir edatı vardır. Buna göre eğer, "Hal (şimdiki zaman) manası murad edildiğinde refedişinin, istikbal manası murad edildiğinde de nasbedişinin sebebi hakkında ne birşey söyledin, ne birşey zikrettin" dersen, biz deriz ki: Gelecek zaman fiili, eğer beklenen birşey olur, dört gözle umulan ve zihinde olması beklenen bir şey söz konusu olursa, o bunu, manasına uygun bir lafızla yapmayı gözetir. İşte bundan dolayı, nahivciler şöyle demişlerdir: İzafet terkibinde, muzâf, mana bakımından bir şeyi bir şeye çekince, o onu lafızla da çekmiş sürüklemiş olur. Söylediğimiz bu hususu, şu da teyit eder: Muzarî fiil, ancak (......) edatlarıyla mansûb olur. Bu gibi yerlerde, fiilin sırf gelecek zaman olması gereklidir. Fiili, şimdiki zaman için olması haline getirecek harf ise, fiilin mansub olmasına mânidir. Çünkü senin, demen caiz değildir. Şöyle diyerek buna itiraz edemezsiniz: "Sin ve sevfe kelimeleri, fiili, gelecek zamana tahsis etmelerine rağmen, fiili nasbedemiyorlar. Tam aksine, "Sizden hastalar bulunacağını bilmiştir.." (Müzemmil, 20) ayetinde olduğu gibi, nasb edatının nasb etmesine mani olurlar?" Biz deriz ki, sîn ile sevfe, fiili gelecek zamana tahsis etmenin dışında başka bir manaya gelmezler. ile ise, sadece gelecek için kullanılan bir manayı ifâde ederler. Binâenaleyh, sîn ile sadece gelecek zaman sabit olup, gelecek zamanda bir manâ sabit olmaz. O halde gözetilen şey, istikbâlin bizzat kendisi değil, istikbâlde olacak şeydir. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz:' "Allah'a, beni bağışlaması için ibâdet ediyorum" dediğinde, edatının bir maksat için getirmiş olursun" ki, o maksat da, mağfirettir. Mağfiret ise, gelecek zamanda olur. Ama sen, "Senden bağışlanmamı diliyorum Rabbim. dediğinde, sîn harfini, bu mağfiretin gelecekte vaki olacağım bildirmek için getirmiş olursun. Kelâmın maksadının, sadece istikbâlin beyânı olduğu yer ile, kelâmın maksadının istikbâlde bir mana (iş, fiil) olduğu yer arasında bir fark bulunur. Ancak ne var ki, gelecek zaman, manada tahakkuk eder. Dolayısıyla, kendisiyle istikbâl manası ortaya çıksın diye, bir mana getirilmiştir. Sözün maksadının yeri ve mahalli ortaya çıksın diye de, istikbâl zikredilmiştir. |
﴾ 45 ﴿