46

"O gün, tuzakları hiçbir biçimde kendilerine fayda vermeyecek, onlara yardım da edilmeyecektir...".

Cenâb-ı Hak, "O günleriyle karşılaşıncaya kadar.." buyurup, iyi ve kötü olan herkes de, kendi günü ile karşılaşacağı için, Allah, herkesin, kendine ait gününün sıfatını tekrarlamış ve sayesinde, o müşriklerin günlerinin, mü'minlerin günlerinden başka olacağını ve ayrılacağını beyan eden ifâdeyi getirerek "O gün ... kendilerine fayda vermeyecek..." buyurmuştur ki, işte bu gün, mü'minlerin gününden başka olup, ona uymaz. Zira, Cenâb-ı Hak, mü'minlerin günü hakkında, "Sâdıklara, doğruluklarının fayda verdiği gün... "(Maide, 119) buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) ifâdesi hakkında şu iki izah yapılabilir:

1) Bu ayetin başındaki (......) kelimesi (Tûr, 45) kelimesindeki (......) kelimesinden bedeldir.

2) Bu da (Tûr, 45) ifâdesinin zarfıdır.. Yani, "Onlar va'd olunmuş günlerine, tuzaklarının kendilerine fayda vermeyeceği bu günde kavuşurlar..." demektir.

Buna göre şayet, "Böyle bir takdirden, o günün bu günün içinde olması ve dolayısıyla da, bu günün o günün zarfı olması neticesi ortaya çıkar.." denilirse, biz deriz ki: Bu, tıpkı bir kimsenin, şu cümlesi mesabesindedir: "Falancanın öldürülme günü, suçlarının ortaya çıktığı günde gelir, tahakkuk eder." Buna bir mâni yoktur. Biz, (Tûr, 11) ifâdesinde, zaman meselesini, zamanın zarf olabileceğini ve zaman olmasına rağmen, (......) kelimesinin zaman ifâde eden edata muzaf olabileceğini söylemiştik.

İğna Kelimesinin Manası

Cenâb-ı Hak, "Ogün, tuzakları hiçbir hiçinde kendilerine fayda vermeyecek..." buyurmuş da, şu yüce ve kıymetli nükteden dolayı; fiili de, harf-i cersiz olarak müteaddî olmasına rağmen, buyurmamıştır.... Bir yüce nüktede şudur: Bir kimsenin ifâdesinden, onun ona fayda vermiş olduğu anlaşılır. Ama şeklindeki sözünden ise, o kimsenin ondan bir zararı defettiği anlaşılır. Bu böyledir, zira o kimsenin demesinin gerçek manası "O bana, kendisi istifâde etmeksizin kazandırdı" demesinin manası ise, "O benim orada bulunmama ihtiyaç bırakmadı; başkasının orada bulunması, benim orada bulunmama gerek bırakmadı.." şeklindedir. Nitekim kendisinden bir şey yapması istenilen birisi, "Benim yerime çocuğumu kabul edin; çünkü o, benim yerimi tutar.." der. Yani, "O, sizin yanınızda benim yerime geçer ve böylece de, beni orada bulunma meşakkatinden kurtarır" demektir. O halde, ayetteki ifâdesi, "Onlardan o zararı gideremez, savuşturamaz.." anlamındadır. Bir kimsenin, "Onlardan zararı gideremez" şeklindeki sözünün, "Onlara fayda vermez..." şeklindeki sözünden daha beliğ olduğunda şüphe yoktur. Şimdi Cenâb-ı Hak, mü'minler hakkında şayet, "Doğruluklarının, onların yerini tutacağı gün..." demiş olsaydı, bundan, onların faydalanmış oldukları anlaşılmazdı. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Sâdıklara, doğruluklarının fayda verdiği gün..." (Maide, 119) buyurmuştur ki, sanki Cenâb-ı Hak adetâ "Onların doğruluklarının, kendilerinin yerini aldığı (artık suâl ve hesaba gerek kalmadığı..) gün..." buyurmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hak adetâ, mü'minler hakkında, kâfirler hakkında da buyurmuştur ki bu, ancak, İlm-i beyandan nasibini almış; yakın bir zekâ ile, Allah'ın ayetlerini düşünen, Allah'ın da onu buna muvaffak kıldığı kimselerden başkasının muttali olamayacağı hususlardandır..

Dil Felsefesi: Fail-Meful

Asi olan, failin mef'ûlden, zamirin ise ismi zahirden önce getirilmesidir.. Bunlardan birinci hususa gelince, failin, fiile bitişik olmasından dolayıdır. İşte bundan dolayı, Araplar, aynı kelimede peşpeşe dört hareke bulunmasın diye, "yaptım..." diyerek, lamı sakin getirmişlerdir. Ama yine onlar, "Sana vurdu..." demiş, ama fiilin lâmelfiilini (burada bâ) sakin getirmemişlerdir. Zira burada kâf, mef'ül zamiri olup, munfasıl bir zamirdir. Ama, zamirin zahir isimden önce getirilmesine gelince, bu da, kısa söylemenin, iyice ihtisar etmenin düşünülmüş olması sebebiyledir. Çünkü sen, "Zeyd, bana vurdu..." dediğinde bu, demenden daha kısa olur. Eğer orada bir kısaltma yoksa, -ki bu senin, ve Zeyd, bana uğradı; o bana rastladı..." demendir-, burada failin önce getirilmesi evlâdır. Şimdi burada Cenâb-ı Hak şayet, demiş olsaydı, mef'ûlün önce getirilmesi daha güzel olurdu. Ama o, buyurunca, bu, tıpkı bizim, dememiz gibi olmuştur. O halde daha niçin faili başa almamıştır?. (Ne dersin?)

Cevap: Biz deriz ki: Burada da, yine ilm-i beyândan elde edilen şöyle bir İncelik bulunmaktadır: Daha mühim olanın başa alınması, daha evlâdır.. Şimdi, Cenâb-ı Hak şayet, demiş olsaydı, bu sözü duyan kimse çoğu kez, "Onların tuzakları başkalarına fayda vermedi.." der ve bu faydayı onlar hakkında bekler ve umar. Ama o ta işin başından "Onlara..." ifâdesini duyunca, artık ümidi kesilir, böylece de, fayda veremeyecek olan şeyin ne olduğunu beklemeye koyulur.

Keyd

Biz, keyd kelimesinin "kendisinden kaynaklandığı kişi tarafından bu iş güzel görülse bile, başına geldiği kimseyi üzen şey" anlamına geldiğini söylemiştik. O halde, özellikle bu üzücü şeyin zikredilmesini ve meselâ mutlak anlamda, "Onlara fiillerinin fayda vermeyeceği gün.." denilmemesinin hikmeti nedir? Biz deriz ki, bu, "evlâ bittarîk" yapılan bir kıyastır. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ve mü'minlerin yaptığını yapıp, bunun, amellerin en güzeli olduğunu zannediyorlardı. işte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onların; en güzel olduğunu zannettikleri bu amellerden daha aşağı olan amellerden ümitlerini kesmesi için, "Onların en güzel olduğuna inandıkları o amelleri dahi fayda vermedi... Bunun dûnunda olanlar nasıl fayda verecek?!.." buyurdu. (Böylece de bu, "evlâ bittarîk" bir kıyâs oldu..)

Burada, şöylesi bir diğer izah da yapılabilir: Allahü teâlâ daha önce, "Yoksa, bir tuzak mı kurmak istiyorlar?" (Tur, 42) buyurup, ve biz de, "O müfessirlerin ekserisi, bu ifâdeyle, onların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i öldürme hususundaki tedbir ve plânlan kastedilmiştir kanaatinde olduklarını" belirttiğimize göre, Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki, bu, "Onlara, bu tuzaktan dünyada fayda vermemiştir. O halde onlar, bu tuzaklarının kendilerine fayda vermeyip zarar verdiği günde ne yapacaklardır?.." anlamındadır.

Lâ Yunsarûn'un Manası

Ayetteki, "Onlara yardım da edilmeyecektir" cümlesine gelince, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bu cümle, bu yardımın şeklini tamamlayan bir ifâdedir. Ki o da şudur: Davette bulunan kimse itk önce, başkasından yardım istemeye, böylece de minnet altında kalmaya ihtiyaç duymaksızın, meydana gelebilecek kötülükleri bertaraf edebilmek için, bazı tedbirler alır. Sonra, bu tedbirler ona bir fayda sağlamayınca, başkasından yardım bekler bu sefer., İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Onlara, kendi nefislerinin fiilleri hiçbir fayda vermediği gibi, ümitsizlik anı ile, ikbâllerinden ümidi kesildiği anda, onlara, başkaları da fayda veremez.." buyurmuştur.

b) Bu cümle ile kastedilen, "Onların şefaatleri, bana hiçbir fayda vermez ve o ilâhlar beni... kurtaramazlar da.."(Yasin,23) ifâdesinden kastedilenin aynısı olmuş olur: O halde, ifâdesinin manası, "Onların o putlara tapışları, onların, "işte bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizde.." (Yunus, 18) ve "Biz onlara sırf, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.." (Zümer, 3) demeleri de fayda vermez. O halde, "Onlara yardım da edilmeyecektir" ifadesinin manası, "onların şefaatçileri olmadığı gibi, ya bir şefaatçinin şefaati, yahutta bir yardımcının yardımı ile o azabı def edecek bir yardımcıları da yoktur.." şeklindedir.

Masdarın İzafeti

c) Biz diyoruz ki, (......) kelimesindeki izafet, masdarın failine değil, mef'ûlüne izafeti kabilindendir. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Onlara, şeytanın onlar için kurduğu tuzağı da fayda vermeyecektir.." demek istemiştir. Ki bunu şu şekilde izah edebiliriz: Sen "Zeyd'in Amr'ı dövmesi beni şaşırttı..." diyebileceğin gibi "Amr'ın dövmesi (veya dövülmesi) beni şaşırttı..." da diyebilirsin. Binâenaleyh sen, masdarla yetindiğinde, muzafun ileyh, ancak karine ve niyetle bilinebilir. Bu sebeple sen bir kimsenin, (......) dediğini duyduğunda, Zeyd'in, hem döven, hem de dövülen olması muhtemeldir.. Ama bir kimsenin, "Hırsızlığından dolayı hırsızın kesilmesi beni hayrete düşürdü..." dediğini duyduğunda, karine, bu masdann, mef'ülüne muzaf olduğunu gösterir.

Buna göre şayet, "bu, açık olanı yeniden açıklama kabilinden olduğu için fasittir. Çünkü, tuzağa düşmüş olanın tuzağı asla fayda vermez ve benim böyle olduğum da herkes tarafından bilinir. Dolayısıyla bu, herhangi bir beyâna ihtiyaç duymaz. Ne var ki tuzak kuranın tuzağının fayda vereceği sanılır. İşte bu sebeple Cenab-ı Hak, bunun da fayda vermeyeceğini belirtmiştir.." denilirse, biz deriz ki: Şeytanın, onlara karşı kurduğu tuzak, putlara tapmaları hususunda olmuştur. Onlar da, bunun faydalı olduğu zannındaydılar. Ama, onların, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e kurdukları tuzağa gelince, onlar bunun ahirette kendilerine fayda vermeyeceğini biliyorlardı. Onlar bunun, ahirette değil de, dünyada fayda sağlamasını istiyorlardı. Binâenaleyh problem, ilk izahı yapana yönelmiş olur. Bizim söylediğimiz şey hakkında iyice düşündüğünde, bu iki izahın hiçbiri için bir problemin bulunmadığını anlarsın.

Zalimlere Mahsus Azap

46 ﴿