20"Lâfı, üzzâ'yı ve bunların üçüncüsü olan o diğer Menâfi (bize) haber verin bakalım". Cenab-ı Allah, risâlet müessesesini anlatınca, ilgili peygamberin ilk defa yapması gereken şeyi zikretmiştir. Bu da tevhîdi (Allah'ın birliğini) savunup, insanları müşrik olmaktan alıkoymaya uğraşmaktır. Buna göre, Hak teâlâ'nın, "Baksanıza! Ne dersiniz?" ifadesi, onların görüşlerini, bizzat görüşleriyle İptal etmeye bir işarettir. Bu tıpkı, güçsüz ve âciz bir kimsenin, krallık iddiasında bulunup, sonra da insanların, bu İşi son derece akıldan uzak bir şey olarak görerek, bunun böyle olduğu ortada olduğunda, hiçbir delil getirmeksizin ve işi yadırgayarak, "Şuna da bakın, krallık iddia ediyor!" demeleri gibidir. İste bundan ötürü, Cenâb-ı Hak böyle buyurmuştur ki bu, "Bunlar bu âciz halde iken, daha nasıl bunları Allah'a ortak koşabiliyorsunuz?" demektir. "Lat" Kelimesi "Lât" kelimesinin sonundaki "te", tıpkı "Menâfin sonundaki gibi, müennes te'sidir. Üzerinde vakıf yapılıp, böylece "he"ye dönüşmesin ve Allah'ın ismiyle karışmasın diye, açık "te" ile yazılmıştır. Çünkü "Allah" lafzındaki "ne", kelimenin aslından olup, telaffuz esnasında lafz-ı celâl üzerinde vakfedildiği (durulduğu) zaman "he"ye dönüşen, müenneslik "te"si değil, 'lât", Sakıf kabilesinin, Lat'te bulunan putudur. Zemahşart şöyle der: Bu (dönmek, eğilmek, eğmek-bûkmek) fiilinden, "fa'letün" vezninde bir kelimedir. Çünkü onlar, bu putun etrafında, dönüp dolaşıyor, eğilip-bükülüyorlardı". Zemahseıfnin dediğine göre, "Lâtın aslı dür. "Ya" sakin kılındı ve ictimâ-i sakineynden dolayı hazfedildi. Geriye (......) kaldı. Makabli meftun olduğu için "vâv" elife kalbedildi. Böylece "Lât" oldu. Bu kelime, şeddeli olarak da okunmuş olup, (lette) kökûndendir. Zira bu kelimenin, yağ ile yiyecekleri ıslatıp karıştırarak insanlara yediren, böylece de kendisine tapınılan ve kendi suretine göre bir heykel yapılan bir adam nâmına ortaya çıkmış olan bir isim olduğu da ileri sürülmüştür ki, böylece bunlar bu adama "Lât" adını vermişlerdir. Bu izaha göre Lât, müennes değil müzekker olmuş olur. Uzzâ El-Uzzâ ya gelince, bu kelime Vi el-e'azzu kelimesinin müennesi olup, tapınılan bir ağaç idi. Nihayet, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Hâlid ibn Velîd (radıyallahü anh)'i gönderdi de, o da o ağacı kesti. Derken, içinden başı açık, saçı başı dağınık, başına vuran ve çığlıklar koparan ve lanetler savuran bir şeytâne (dişi şeytan) çıktı.. Hâlid İbn Velîd onu öldürdü. Hâlid İbn Velîd onu öldürdürürken şöyle diyordu: Uzzâ, terkolundun ve sana aman yok! Muhakkak ki ben, Allahü teâlâ'nın seni hor ve hakir kıldığını gördüm." Sonra Hâlid İbn Velîd, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına döndü ve ona, gördüğünü ve yaptığını anlattı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "O, Uzzâ'dır ve artık bir daha tapınılmayacaktır..." dedi. Menât El-Menât'a gelince, bu kelime "fe'alatun" kalıbında olup, Safâ'daki bir putun adıdır. Bu put, bir kaya parçası şeklinde olup, Hüzeyl ve Huzâa kabilelerinin idi. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır. Âher ve Uhrâ Kelimeleri (diğeri) kelimesi, ancak birincisi ikincisi ile bir müştereklik arzettiğinde kullanılan bir kelimedir. İşte bu sebeple, (meselâ) Arapça'da, "Bir kadın ile diğer bir erkek gördüm" denilmediği halde "Bir adam ile bir diğer adam gördüm" denilebilir. Bu İkincisinin denilebilmesinin sebebi, birinci ile ikincinin, erkek olma noktasında müşterek oluşlarından dolayıdır. Binâenaleyh, âyetteki bunların üçüncüsü olan o diğer Menâfi..." ifâdesi, yaptığımız izaha göre, el-Uzzâ'nın, ilk üçüncü, Menâfin da diğer üçüncü olmasını gerektirir. Halbuki, hiç de böyle değildir. Buna şu birkaç açıdan cevap verebiliriz: 1) El-Uhrâ kelimesi, olduğu gibi, zemm (kınama) için kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, 'Ve onların ilkleri, sonrakilerine ... dedi.." (A'râf, 39) buyurmuştur ki, yâni "sonrakilere tabî olanlara..." demek olup, bunlara, derecelenmede sonraya kaldıkları için kuyruk takımı (başkalarının adına takılanlar) da denilir. O halde bu demektir ki, bu bir kınama ifâde eden bir sıfattır. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, ve bunların geriye kalmış ve zelil olanlarından üçüncüsü olan Menâfi..." demek istemiştir. Bu yaptığımız izaha dayanarak, bu üç putun, âyetteki tertibi hakkında güzel bir sıralamanın bulunduğunu söylemek istiyoruz. Zîrâ birincisi, insan şeklinde bir heykel; (ikincisi) Uzza'nın şekli ise, bir ağaç şeklidir. Menâfin şekli ise, bir kaya parçası şekli olup, cansız bir nesnedir. İnsan (Adem) ise, bitkilerden; bitki ise, cansız varlıklardan daha kıymetlidir. Binâenaleyh cansız en sonra gelir. Menat da cansız bir nesnedir. O halde, bu derecelerin en sonunda bulunmuştur. 2) Burada, takdiri, "Baksanıza şu kendilerine batıl olarak tapılan Lât ve Uzza'ya ve onların peşinden üçüncüleri olan Menâf a" şeklinde olan bir harf vardır. 3) Putlar çoktur. Dolayısıyla Lât ve Uzzâ iki öncüller olarak anıldığında, bu demektir ki, mevcut olan her put, üçüncüdür. Binâenaleyh burada, pekçok üçüncüler vardır. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak, adetâ "Bu ikisi için pekçok üçüncüler vardır, Menât ise, diğer bir üçüncüdür" demek istemiş olup, bu tıpkı bir kimsenin "gün begün..." demesi gibidir. 4) Burada, takdîri, "Üçüncü bir diğeri olan Menât..." şeklinde olan, bir takdim-te'hir vardır. Şöyle de denebilir: Buradaki "Uhra" (diğeri) kelimesi, hernekadar daha önce zikredilmiş ve meşhur olmuş olmasa da, ya vehmedilen, ya anlaşılan birşey için kullanılmıştır. Nitekim, insanlar tarafından çokça eziyet gören bir kimseye, bir diğer insan eziyet verdiğinde, bu, "Bize eziyet vermeye geldi" der. Çoğu kez de sen, "bir diğer" ifadesi karşısında sûkûf eder ve onun ne demek istediğini hemen anlarsın. İşte burada da böyledir. İkinci Mesele Burada bir tertibin olduğu öncelikle anlaşılmaktadır. O halde deki takibiyyenin faydası nedir? Halbuki bu ifade, pek çok yerde fâ'sız olarak kullanılmıştır. Nitekim, Cenâb-ı Hak, (Ahkâf. 4) ve (Fâtır. 40) buyurmuştur?. Biz deriz ki: Allahü teâlâ mülkündeki yüce ayetlerinden birisi olmak üzere, peygamberlere gönderdiği o elçisinin kanadının bir kısmıyla, ufukları kapayacabileceğini, kuvveti ve şiddetiyle şehirleri yerle bir ettiğini, buna rağmen, Allah'ın celâl ve izzet makamında, Sidre'den öteye geçemediğini beyan buyurunca, "Artık söyleyin bakalım. Güçsüzlüklerine ve hakirliklerine rağmen, bu putlar hiç Allah'ın ortağı olabilirler mi?" demek istemiştir ki buna göre Cenâb-ı Hak, bu fâ-i ta'kibiyye ile, "Allah'ın duyduğunuz bu büyük ayetlerinin, mucizelerinin ve emrinin hem Mele-i A'lâ'dakilere hem toprağın en altındakilere kadar nüfuzlu olduğunu duymanızın peşisıra, şimdi dönüp bir de Lâfınıza, Uzzâ'nıza bakın. Böylece tanrı olarak benimseyip, kendisine güvendiğiniz şeylerin ne derece yanlışlığını, batıl ve sahte olduklarını anlayacaksınız" demek istemiştir. Üçüncü Mesele Burada bir mânânın tam olacağı söz nerede? Deriz ki: Bunun izahı biraz önce de geçmiş olup, şöyledir: Bu, "Siz bunu gerçek manada görüp bildiniz mi? Eğer bunu gerçek manada anladıysanız, bu putların Allah'a ortak olmaya elverişli olmadıklarını da anlamış olursunuz" demektir. Bunun bir benzeri de daha önce bahsettiğimiz gibi âciz bir kimsenin krallık iddiasını kabul etmeyen birisinin, arkadaşına, bunun iddiasının bâtıl olduğuna işaret ederek ve bununla yetinerek, "Bakın, şuna! Bu da hükümdar olacak hal" demesidir. Niçin Oğullar Size, Kızlar Allah'a? |
﴾ 20 ﴿