23

"Bu (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başka birşey değildir. Allah onlar hususunda bir hüccet indirmedi. Onlar kuruntudan ve nefislerinin arzu ettiği hevâ-ü hevesden başkasına tâbi olmazlar. Halbuki kendilerine Rablerinden hidayet gelmiştir".

Bu âyetle ilgili olarak, kişide ilim bulunmadığı zaman, lügat bakımından anlaşılması zor olan bâzı bahisler vardır. Önce bu hususta söylenilenleri ele alalım. Buna göre diyoruz ki: Bunun mânâsının, Bunların dişi oluşları, ma'bûd oluşları, müsemmâları (varlıkları-asılları olmayan) birer isimden başka birşey olmayışlarıdır. Çünkü bunlar gerçekte ne dişidirler, ne de ma'bûddurlar" şeklinde olduğu ileri sürülmüştür. Ayetteki, "isimler" kelimesine, "sizler onların birisinin Uzzâ (yüce) olduğunu söylediniz ama, onun izzeti (yüceliği ve kudreti) yoktur..." şeklinde mânâ verildiği gibi, "Bunların ilah olduklarını söylüyorsunuz ama, bunlar ilah değiller" şeklinde de mânâ verilmiştir.

Bizim görüşümüze göre, âyetin bu ifadesi, onların sözlerine bir cevabtır. Bu böyledir. Çünkü biz, daha önce onların: "Allahü teâlâ'nın, kadınların doğurması gibi doğurmadığı ve cima (cinsî temas) ve hamilelik vasıtasıyla erkeklerin doğması gibi doğmadığı hususunda şüphe etmiyoruz. Fakat "çocuk" (veled) kelimesinin, araplarca netice (müşebbeb) manasında kullanıldığını görmekteyiz. Nitekim, araplar, dağdan çıkan şey için dudaktan çıkan kısım için deyimlerini kullanırlar. Fakat, melâike hakkında "Allah'ın evladlan" denilmesi onların, arada bir vâsıta olmaksızın, Allah sebebiyle meydâna gelmiş olmalarından ileri gelir. İşte bu sebeple meleklerin O'nun çocukları olduğunu söylüyoruz. Hem sonra "melâike" de tâ-i te'nis vardır. İşte bu sebeple, meleklerin, dişi çocuklar olduğunu söylüyoruz. Dişi çocuk ise kızdır. Dolayısıyla onlara, "Allah'ın kızları" dedik" dediklerini belirtmiştik ki bu, felsefecilerin de dediği gibi, o meleklerin vâredilmeleri hususunda, "Allah ile onlar arasında bir vâsıta olmamıştır" manasınadır. İşte bu sebeble, Hak teâlâ, "bu isimleri sizler, kendi arzu ve nevanıza göre ortaya attınız, böylece de noksanlık zannettirecek şeyleri, Allah hakkında kullandınız. Bu ise caiz değildir" buyurmuştur. "Allah hakkında işlediğim hatâlardan dolayı vay hasret ve nedametime!.." (Zümer.56) ve "(Ey Allah'ım) hayır senin elindedir"(Al-i İman, 27) âyetleri de, Allah hakkında bir takım şeyleri vehmettiren ifadelerdir. Fakat bunları Allahü teâlâ söylemiştir. Dolayısıyla O'nun, Kendisini istediği şekilde isimlendirme hakkı vardır. Binâenaleyh şeriatın

(Kur'ân'ın vahyin) kullanmadığı ve bir takım noksanlık zannı uyandıran şeylerle hiç kimsenin Allah'ı isimlendirme hakkı yoktur.

Şimdi ayetin tefsirini bir kaç mesele içerisinde yapalım:

Birinci Mesele

Bu ifâdenin başındaki (Bu-o) zamiri, neye râcîdir? Deriz ki: Görünen odur ki, bu zamir, malûm olan o işe, yani

"esma" (isimler)e râcîdir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Sizin koyduğunuz bu isimler..." buyurmuştur. Meşhur olan görüş budur. Bu zamirin, bizzat putların kendilerine râcî olduğu da söylenebilir. Buna göre mânâ, "Bu putlar, ancak (boş) isimlerden ibarettir" şeklinde olur. Böyle olması halinde bu, sırf mübalağa ve mecazlık ifâde etsin diye söylenmiş olur. Nitekim bir insanı tahkir etmek için, "Zeyd dediğin de nedir ki, sırf bir isim! O padişah dediğin de nedir ki sırf bir isim!" denilir. Bu, bu kimseler insanlar arasında sözde nazar-ı dikkate alınacak bir sıfata sahip olmadıklarında söylenecek bir sözdür. Bu görüşü, "Sizler, sadece (boş) isimlere tepiyorsunuz" (Yusuf. 40) âyeti de destekler. Buna göre ayet, "Bu putlar, ancak boş isimlerden ibarettir" manasınadır.

İkinci Mesele

Bütün isimleri veya bir kısmını o İnsanların koymasına ve bunun yadırganmamasına rağmen, "taktığınız adlar..." denmesinin hikmet ve mânâsı nedir? Deriz ki: Bu mesele ihtilaf edilmiştir. Âyetteki kınama ve tenkid, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah onlar hususunda, herhangi bir hüccet indirmedi" beyanıyla tamamlanır. Bunun izahı şöyledir: O isimleri eğer Allahü teâlâ indirdiyse, buna denecek birşey yoktur. Yine Cenâb-ı Hak onları, birbirinizi anlayasınız-anlaşasınız diye bu isimleri koymuştur. Dolayısıyla, bu faydanın içinde, bundan daha büyük zararların olmaması gerekir. Fakat Allah'ın sıfatları hususunda noksanlık zannı uyandıran herşey, bu faydadan daha büyük bir zarar ve serdir. Binâenaleyh Allahü teâlâ, haramdan uzak olduğu zaman, zâttan ve cevherleri anlatmak için isimleri koymaya cevaz vermiştir. Halbuki onların bu isimleri hususunda ne nakit bir delil, ne de aklî bir İzah vardır. Çünkü ufacık bir menfaat için, büyük zararları üstlenmeyi hiçbir insan uygun görmez. O halde, bu demektir ki Allah, onların kullandığı bu isimler hakkında, bir hüccet indirmemıştir. Halbuki isim koyma işi, ancak ya aklî ya naklî bir delille olur ve baskın çıkan her türlü zarardan da hâlî olmalıdır.

Üçüncü Mesele

Allahü teâlâ, bu isimler o putlar için, onlardan önce söz konusu olduğu halde, niçin "Sizin ... taktığınız adlar" demiştir? Deriz ki: Burada şöyle bir incelik vardır: Eğer onlar, "Bu adları biz vermedik. Bunlar, bizden önce konulmuş" demiş olsalardı, onlara, "Bu kelimeleri (yadırgamadan) kutlanan herkes, onu ilk koyan gibidir. Çünkü bu isimleri ilk icâd eden, aktî bir delille icâd etmeyince, buna uymak gerekmez. Binâenaleyh, birisinin, "Falanca onu kullandığı için, ben de kullanıyorum" demesi doğru olmaz. Bu tıpkı, "Beni, şu kör saptırdı" demesinin doğru ve yerinde olmayışı gibidir. Eğer birisi böyle söylerse mutlaka "Seni o kör değil, kendin saptırdın. Çünkü uyulmaya elverişli olmadığını bildiğin kimseye sen tabî oldun" denilir.

Tesmiye (Ad Verme)

İsimler, adlandırılmaz aksine, isimlerle adlandırılır. O halde Cenâb-ı Hak niçin, "isimlendirdiğiniz isimler demiştir? Deriz ki: Buna şu iki şekilde cevap verilebilir:

a) Lügavî olarak: "Tesmiye", "isim koyma" demektir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Bunlar ancak sizin vaz'ettiğiniz (koyduğunuz) isimleri" demek istemiştir. Böylece de, ifâdesini, vaz'ettiniz yerine kullanmıştır. Nitekim Arapça'da, hem "Onu "Zeyd" diye isimlendirdim" denilir, hem de "onu Zeyd ismi ile isimlendirdim" denilir. O halde, âyetteki bu ifâde takdirindedir.

2) Mânâ açısından: Eğer Allahü teâlâ, "Bunlar, kendileriyle adlandırdığınız isimlerdir" demiş olsaydı, o zaman burada, ifadesindeki bâ harf-i cerrinin taallûk ettiği, isimden başka bir şey olmalıydı. Çünkü bir kimsenin, "Onunla (......) adlandırdım" şeklindeki sözü başka bir mef'ûlü de gerektirir. Bu durumda sen, "Oğlumu, kölemi veya bir başkasını "Zeyd" diye adlandırdım" dersin. Eğer âyette böyle söylenmiş olsaydı, o zaman isimlerin ötesinde, putlar için bir İtibar ortaya çıkardı. Cenâb-ı Hak, böyle buyurunca yâni, "Bunlar, gerçeklikleri (asılları) olmayan ve sizin verdiğiniz isimlerden ibaret olan şeylerdir" buyurunca, bu îtibar verilmemiştir.

Eğer, "Senin söylediğin bu husus, "Onu "Meryem" diye isimlendirdim" (Al-i İmran. 26) ayetiyle çelişir. Çünkü Hak teâlâ burada, bâ harf-i cerrini kullanarak (......) dememiştir. Dolayısıyla, böyle bir incelik söz konusu edilemez. Aksi halde, putlar hakkında söylediğin gibi, Hazret-i Meryem'de gözönünde bulundurulmamış olur" denilirse, biz deriz ki: Bu iki husus arasında büyük fark vardır: Çünkü o âyette, demiş, böylece her iki mef'ûlü de zikretmiştir. Meryem'in zâtı, zamiriyle, ismi de "Meryem" kelimesiyle ifâde edilmiştir. Ama Cenâb-ı Hak burada, demiştir ki bu, "Ortada ancak konulan isimler var" demektir. O halde burada, o isimlerin, müsemmâları nazar-ı dikkate alınmaz iken, Hazret-i Meryem hakkında nazar-ı dikkate alınmıştır.

Beşinci Mesele

Allahü teâlâ, ifadesindeki bâ harf-i cerrini hangi tarz ve mânada kullanmıştır? Deriz ki: Bu, bir kimsenin, "beraberinde ailesi ve eşyası olduğu halde.." mânâsında, "Falanca ehli ile ve metât ile göçtü" denilmesinde olduğu gibi kullanılmıştır. Burada da bu mânâdadır.

Zan ve Hevâya Uyuyorsunuz

Daha sonra Cenâb-ı Hak "Onlar, kuruntudan ve nefislerinin arzu ettiği hevâ-ü hevesten başkasına tabî olmazlar. Halbuki kendilerine Rablerinden hidâyet gelmiştir" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Muhâtab sîgası ile ve tâ ile bu fiil, "Sizler tabî oluyorsunuz" şeklinde de okunmuştur ki bunun, "Sizin ve atalarınızın..." beyanıyla, net bir şekilde münasebet arzettiği ortadadır. Bu ifadenin, gâib sigasıyla okunması hâlinde, şu iki îzah yapılabilir:

a) Hitâb yine bunlaradır. Fakat bu bir "iltifat" sanatıdır. Buna göre Hak teâlâ sanki, atalarından bahsetmeyi sona erdirmiş, onların nesillerine-oğullarına, "O atalarınız, ancak kuruntularına uyuyorlardı. Öyleyse, onların sözlerine itibar edilmez" demiştir.

b) Bu ifâde ile, onlardan başkaları kastedilmiştir. Böyle olması halinde şu iki ihtimal söz konusudur:

1) Bununla onların ataları kastedilmiş olup, mânâsı şöyle olur: Allah onları siz koydunuz" buyurunca, onlar âdeta, "bunlar bizim icâd ettiğimiz isimler değil, olsa olsa bizden önceki atalarımızdan aldığımız isimler gibidirler" demişler de bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Onları atalarınız koydu ama, o atalarınız kuruntularından başka birşeye uymadılar" demiştir.

Buna göre eğer, "böyle olması halinde, âyetteki fiilinin mâzî sigasıyla olması gerekirdi" denilirse, biz deriz ki: Bu mûzarî sigasıyla da olabilir. Buna göre, o konuşma zamanından sonra bir zaman takdir edilmiş olur ve bu tıpkı Hak teâlâ'nın, "O (Ashâb-ı Kehf'in) köpeği de, mağaranın girişinde, iki kolunu (ayağını) uzatıp yatar" (Kehf, 18) ayetinde olduğu gibidir.

2) Bununla bütün kâfirler kastedilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Kâfirler, ancak kuruntularına uyarlar" demiş olur.

İlim ve Zan Ne Demek?

Âyetteki "zan" ne mânâdadır ve Cenâb-ı Hak, nasıl onları bununla zemmetmiştir (kınamıştır)? Halbuki fıkıhta, zann-ı galibimize uymamız gerektiği prensibi vardır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de bir hadis-i kudside, "Ben, kulumun Beni zannettiğine göreyim" buyurmuştur (ne dersiniz)? Deriz ki: Zan, ilmin karşıtıdır. Dolayısıyla mecazî olarak, ilim manasında kullanılabilir, "ilim" de mecazî olarak "zan" yerinde kullanılabilir. "İlm"in asıl mânâsı, "açıklık-ortaya çıkma"dır. Nitekim alem ve âlem kelimeleri bu köktendir. "Rabbu'l-âlemîn" (Fatiha. 1) ayetinin tefsirinde, ayn-lâm-mîm terkibinin, yerleri değişse bile, açıklık manasına olduğunu söylemiştik. Nitekim "inciler ve serap parladı" manasında, "le-ma-'a" fiili kullanılır. Koşup, ortada göründüğünde ceylan için de bu fiil kullanılır. Yine "devekuşu" kelimesinde de açıklık (ortada olma) mânâsı vardır (......) kelimesi de böyledir. "Zan", ilmin mukabilinde kullanıldığında, orada "kapalılık" mânâsı var demektir." İçinde su olup olmadığı bilinmeyen kuyu mânâsında, deyiminin kullanılması bundan dolayıdır. "Ne zannolunduğunu bilmeyen" manasında tâbiri de böyledir. Deriz ki: Bu, işi yakîni anlamaktan âciz olunduğunda, zann-ı galibe bina etmek demektir. Halbuki inanç böyle değildir. Çünkü bunda yakîne ulaşmak bize imkânsız değildir. İşte, "Halbuki kendilerine Rablerinden hidâyet gelmiştir" ifadesiyle buna işaret edilmiş olup, "Onların yakîne sarılmaları mümkünken, zanlarına tabî olmuşlardır" demektir. Amel (ibâdet) konusunda da bu imkânsızdır.

Üçüncü Mesele

(......) ifâdesindeki haberiyye mi, masdariyye midir? Deriz ki: Bu hususta iki izah vardır:

a) Bu masdariyyedir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Onlar ancak zanna ve nefislerinin nevasına uyuyorlar" demek istemiştir. Eğer, "Peki, hem bir uzatma, hem de bir ilâvesi söz konusu iken, açıkça masdarı kullanmayıp, fiili kullanmanın hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Burada şöyle bir fayda vardır. Bu asıl kullanışta böyledir. Şimdi diyoruz ki: Bir kimse, "Senin yaptığın beni hayran bıraktı" dediğinde, bu sığadan, hayran bırakma işinin, tahakkuk etmiş bir masdardan kaynaklandığı anlaşılır. Aynen bunun gibi "Yapmış olduğu o şey, beni hayran bıraktı" dediğinde, bu hayranlığın, onun içinde bulunduğu bir masdardan kaynaklandığı yine anlaşılır. Ama bu kimse eğer, "senin yaptığın beni hayran bıraktı" demiş olsa, bu kişinin de hem düne ait, hem de bugüne ait bir işi bulunsa, hayran olunanın, bunlardan hangisi olduğu bilinmez.

Bunu iyice kavradığına göre şimdi şöyle diyoruz: Ayetteki, tabirinden, bundan maksadın, onların şu anda ve gelecekte, nefislerinin arzu ettikleri şeye tabî olacakları olduğu anlaşılır ve bu onların tek bir sapıklık üzere sebat etmediklerine, meselâ nefislerinin geçmişte ibadet şekillerinden belli birşeyi arzu edip, bunu sürdürmediklerine, buna devam etmediklerine, aksine, hergün ayrı bir ibâdet şekli ortaya çıkardıklarına, meselâ putları kırıldığı' gün, bir başkasını yaptıklarına, günlük arzularına göre ibâdetlerinin şekillerini değiştirdiklerine bir işarettir.

Mâ: Haberiyye ve İstikbâliyye

b) Bu haberiyye olup, âyetin takdiri, "Nefislerinin arzu ettiği şeye:.." şeklindedir. Buna göre, (......)'nın haberiyye veya masdariyye olması arasındaki fark şudur: Masdariyye olması durumunda, uyulan şey, hevâ-ü hevesin bizzat kendisi; haberiyye olmasına göre ise, hevâ-ü hevesin iktizâ ettiği şey olmuş olur. Bu tıpkı, "Senin yaptığın şey, beni hayran bıraktı" demen gibidir.

Dördüncü Mesele

Allahü teâlâ, "Onlar, her nefsin arzu ettiği şeye tabî olmadıkları halde, (çünkü onların içinde başkasının arzu ettiğini arzu etmeyenler de olduğu halde) niçin, cemî (çoğul) lafzı ile, "nefislerin arzu ettiği" demiştir? Deriz ki: Bu, ceminin cemi ile karşılanması faslından olup, mânâsı, "Onlardan herbiri, kendisinin arzu ettiğine tabî oldu" şeklindedir. Nitekim Arapça'da, "İnsanlar, aileleri ile çıktı" denilir ki bu, "herkes, o toplumun aileleri ile çıktı" mânâsına değil, "Herkes, kendi ailesi ile çıktı" demektir.

Beşinci Mesele

Bize bu sözün mânâsını biraz açıklar mısın? Deriz ki: Âyetteki, "Onlar kuruntudan ve nefislerinin arzu ettiği hevâ-ü hevesden başkasına tâbi olmazlar" ifâdesinde, iki husus zikredilmiştir. Bu iki hususun, iki takdiri şeyden ötürü zikredilmiş olması muhtemeldir. Buna göre, "Onlar, itikadda zanlarına, amel ve ibadetleri hususunda da, nefislerinin arzu ettiği şeylere tabî oluyorlar" demek olup, her iki davranış da yanlıştır. Çünkü itikadın yakîne (kesin bilgi ve inanca) dayanması gerekir. O halde önemli bir konuda zanna (kuruntulara) uymak nasıl caiz olur? İlgili iş her ne zaman daha kıymetli ve önemli olursa, orada ihtiyatlı olmak, o nisbette önemli ve gerekli olur. Amel ve ibadetlere gelince; ibadet nefsin arzu ettiğinin aksi birşeydir. Binâenaleyh ibâdet, daha nasıl hevâ-ü heves üzerine bina edilebilir. Ayetin bu ifâdesinin, derece derece inme metodu ile, tek bir şey hakkında olması da muhtemeldir. Buna göre Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki bu, 'Onlar ancak zanna (kuruntuya) ve zannın dûnunda olan şeylere tabî oluyorlar. Çünkü nefis, hayır olduğu sanılmayan şeyleri arzu eder. Hak teâlâ'nın, "Halbuki kendilerine Rablerinden o hidâyet gelmiştir" beyanı, onların, nazar-ı dikkate alınmayan bir hal üzere olduklarına bir işarettir. Çünkü yakîn inanç, elde edilebilen bir şeydir ve peygamberlerin gelmesiyle tahakkuk eder. Ayetteki ifâdesi ile ilgili olarak şu üç izah yapılabilir:

a) Kur'ân,

b) Peygamber,

c) Mucizeler.

Her Temenni Gerçekleşmez

23 ﴿