25"İşte âhiret de, dünya da Allah'ındır" Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Bu mesele, bu söz içindeki fâ'nın ne ile ilgili olduğu hususunda olup, bu hususta şu îzahlar yapılmıştır: 1) Bunun takdîrî, "İnsan, dünyasında, "kendi arzusuna ve isteğine göre bir mabûd seçince, âhiret de dünya da, Allah içindir.. Dolayısıyla Allah bu kimseye, yaptığı bu işten dolayı dünyada ceza verir. Eğer onu dünyada cezâlandırmazsa, bunun akabinde, onu mutlaka âhirette cezalandırır.." şeklindedir. Müteakip "Göklerde nice melek vardır ki..." (Necm, 26) âyeti de bu mânâyı te'kîd eder.. Buna göre bu, "Onların cezası mutlaka verilecektir. Onlar hakkında hiç kimse şefaat etmeyecek ve onlara, hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermeyecektir" demektir. 2) Allahü teâlâ, Lât ve Uzzâ'yı mabûd edinmenin, zanna ve nefislerin arzusuna tabi olmakta olduğunu beyân edince, bunu, adetâ takrîr ederek, "Eğer, bunu bilemiyorsanız, şunu bilin ki, dünya da, âhiret de Allah'ındır. Bu putların ise, dünya ve âhiretten yana hiçbir şeyleri yoktur. O halde, daha nasıl bunlar, Allah'a ortak koşulabilir?" demiştir. Bu îzâha göre, (Necm, 26) âyeti bu sözün cevâbı olup, bunlar adetâ şöyle demek istemişlerdir: "Biz, Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmuyoruz. Bu putlar, bizim şefâatçilerimizdir sadece.. Zira bunlar mukarre meleklerin suretleridirler." İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak "Göklerde nice melekler vardır ki..." (Necm, 26) buyurmuştur. 3) Bu, bir tesellidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, peygamberine, kendisinin peygamber olduğunu, Allah'ın birliğini açıklayıp da onlar iman etmeyince, "Üzülme, zîrâ ahiret de dünya da benimdir!" buyurmuştur ki, bu, "Onlar beni (Allah'ı) âciz bırakamayacaklar" demektir. 4) Bu, deliline göre sıralanmış bir tertip olup, bunun izahı şöyledir: "Allahü teâlâ, "O ancak, vahyolunan bir vahiydir..." (Necm, 4) ifâdeleri ile, onun peygamberliğim beyân edip, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiği şeyin bir kısmını -ki bu tevhiddir-açıklayınca, "Sizler, Allah'ın risâletini beyân etmiş olması sebebiyle, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğru olduğunu bildiğinize göre, bilin ki ahiret de, dünya da Allah'ındır. Çünkü, peygamber, size haşri de haber vermiştir. O halde o, sâdıktır, doğrudur. 5) Kâfirler, mü'minlere, "Bunlar mı bizden daha fazla hidâyet üzere, daha isabetli!" ve "Bu işte (dinde) bir hayır olsaydı, onlar bu hususta bizi geçemezlerdi" (Ahkâf. 11) deyince, Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: "Size dünyayı seçen, size mallar verip de bunun bir kısmını (lî hikmetin) mü'minlere vermeyen, Allah'tır. Hattâ sizler, "Eğer Allah isterse, onları da zengin kılardı.." demiş ve bu iddianın yerinde olduğuna da inanmıştınız.. Şimdi de, âhiret de dünya da Allah'ın (benim)dır. O halde, dünya hakkında söylediğiniz şeyi, âhiret hakkında da söyleyin ve "Allah (dünyadayken) dilediği kimseleri zengin kıldığı gibi, dilediği kimseleri de hidâyete erdirir..." deyin..." Kelime Olarak "Ahiret" Bu âyetin başındaki "âhiret" kelimesi, neyin sıfatıdır? Biz deriz ki, bu, ya "hayat" kelimesinin veyahutta "daryurt..." kelimesinin sıfatıdır. Ve bu kelirne, kullanılmayan bir fiilin, ism-i failidir. Nitekim sen, "Onu erteledim, o da geriye kaldı..." dersin. Halbuki, bu ifâdenin hakkı, senin, (fe uhira) demendi. Ki bu, tıpkı senin, "Onu toza buladım, o da toza bulandı.." demen gibidir. Ama, sen bunu, bunun sülasîsinin kullanılmaması sebebiyle söyleyemedin diyemedin. Bu konunun, inşaâllah, ilerde söz konusu olacak olan bir faydası bulunmaktadır. Üçüncü Mesele (......) ula, "fila" (......) vezninde olup, müennes siğasıdır. O halde, el-evvelu kelimesi de, sıfat olarak (ism-i tafdil) olarak "ef'alu" kalıbındadır. Bu hususla ilgili birkaç bahis vardır: Evvel ve Âhir, Kabl ve Ba'd İle İlgili Dil Felsefesi Birinci Bahis: Kendisinden "ef'alu" ve "fu'lâ" sigalarının elde edildiği bir ism-i fail sîgasının, mutlaka olması gerekir. Şimdi eğer, "fu'lâ" ve "ef'alu" kelimelerinin müzekker ve müennes olarak bir kökü varsa bunlar mutlaka bu kökten alınmalı; çıkarılmalıdır. Meselâ, ve fâdıl ve tâdile kelimelerinden alınmıştır. O halde bu kök nedir? Biz deriz ki, burada bunlar, kullanılmayan bir asıldan alınmışlardır. Çünkü biz diyoruz ki, âhir kelimesi, kullanılmayan bir fiilin ism-i failidir. Bunun sebebi şudur: Kullanılan her fiilin, yapılan her işin, bir bitimi vardır. Bu böyledir, zîrâ her fiilin mâzîsi vardır. Onun mâzîsi kullanıldığında, fiilin bitmiş olması gerekir. Aksi halde, fail fiilden sonra olmuş olur, böylece de o fiil, mazî olmamış olur. Çünkü sen, henüz yeme işine devam eden kimseye, yediği şeyden yanında çok az bir miktar kaldığında, ancak mecazen, "yedi bitirdi" diyebilirsin. Böylece, meselâ, birisi, geride kalanların dikkate alınmayacak denli az olduğuna işaret etmek için, "Yedi bitirdi" diyebilir. Yine sen, (henüz bitirmemiş), ama bitirmeye yaklaşmış olan kimseye, "Bitirdin..." dersin. Böylece, o da, geriye kalanların nazar-ı dikkate alınmaya değer olmadığı anlamında, "Bitirdim bitirdim.." der de, böylece adetâ o sanki, "Bitirmiş gibiyim.." demek istemiş olur. Ama, gerçekte mâzî, ancak o şey tamamlanıp da Ditirildiğinde mazî olarak tahakkuk etmiş olur. O halde bu demektir ki, kullanılan bir 'Hin bir sonu vardır. Şimdi, şayet bizim, "fail" vezninde olan "âhir" şeklindeki sözümüzün bir fiili, yani gibi diye bir fiili, kökü olmuş olsaydı, o zaman bunun mânâsı, "Masdar"ın ifâde ettiği şey, yani son bulma işi sudur etti" şeklinde olurdu. Ki bu tıpkı, (......)nın mânâsının, "O kimseden, oturma işi tastamam ve mükemmel sşdûr etti" şeklinde olması gibidir. O halde, bir kimse "Falanca sonuncudur" dediğinde, bunun mânâsının, "Ondan, âhiriyyet, son olma işi tastamam sudur etti ve bu iş tastamam olup bitti" şeklinde olması gerekir. Ki, bu durumda artık, "bundan sonra bir sonuncu yoktur" demektir. Ancak ne var ki, biraz önce, her fiilden sonra meydana gelen bir son bulunduğu Delirtilmiştir. Bu yapılan izahın, (......) ifâdesinin kullanılmasıyla bir müşkillik arzettiği; çûnkü bunun mânâsının da, "sonuncu, oldu..." şeklinde olduğu da ileri sürülemez. Çünkü biz diyoruz ki, fiilin kalıbı, bahsettiğimizin doğruluğunu ifâde eder. Çünkü bu, mutekebbir "tekebbür" ve "tekellüf" nev'inden ve babından olup, bu "Gerçekte reyle olmadığı halde, onun sonuncu olduğu sanılıyor" demektir. Bunu iyice kavradığına göre biz diyoruz ki, el-âhir kelimesi, fiili olmayan bir ism-i faildir. Bunun mübalağası ise, "ef'alu" ile ifâde edilir ki, bu da bizim, (e-haru-en sonuncu) şeklindeki sözümüzdür. Derken hemze, elifin yerine, elif de -emze'nin yerine taşındı da, elif, hemze, hemze de elif oluverdi. (Böylece de aheru oldu). Bunun böyle oluşunun delili mânâ bakımından yapılan açıklamadır. yünkü bir şeyin âhiri, ondan bir cüzdür ve ona bitişiktir. Âheru ise, ondan ayrı olup, ondan farklı olandır. Halbuki, ayrı olan ise, muttasıl bitişik olandan sonra gelir, el-âher" kelimesinin mânâsı, "O şeyden alabildiğine sona kalmış.." şeklinde olup, "onu sona bıraktı, erteledi.." lâfzından alınmıştır. el-evvelü kelimesi de, ne bir faili, ne de bir fiili olmaksızın, "el'al" kalıbından olan bir kelimedir. Evvel ise, âhir'e göre, fiilden daha uzaktır.. Çünkü, mazi fiilin, mazilikle tavsif edilen bir sonu olduğu bilinmektedir. Eğer hal böyle bir tavsif olmasaydı, onun bir sonunun olduğu bilinemezdi. Fiile gelince, bu bir fa'l (iş, oluş, hareket)in tefsiri, açıklaması olduğu için, bunun da bir evveli olduğu bilinir; anlaşılır. Çünkü, her "fa'l" İçin, kendisiyle kaîm olacağı veya kendisinden sudur edeceği bir failin olması gerekir. O halde bu demektir ki, Önce fail, sonra da fiil oluşur. Binâenaleyh fail, "fa'l"in evveli olunca, daha nasıl, "evvel" kelimesinin, kendisinden meydana geldiği bir fiili olabilir? O halde bu demektir ki, "evvel" kelimesinin, ne fiili ne de faili vardır, (......)'nin masdanndan; (......)'nin de masdanndan olduğunun söylenilmesi gibi, "falan şey önde oldu" anlamında, denilemez. Fail, fiili geçtiği, ondan önce bulunduğu halde, yine, fiilinden (......) kelimesinden de (......) kelimesinin türediği söylenemez. Yine, fail fiilden önce olduğu halde, "Falan şey öne geçti..." vs. denilir. Biz diyoruz ki, fiili hususunda vereceğimiz cevap, (......) kelimesini incelerken geçmişti ya gelince, meselâ "onunla yarıştım ve onu geçtim..." diyebilir. Sen bana, "Bu, failden meydana gelecek bir şeye muhtaç olan bir durumdur. O halde (......) kelimesi, eğer "evvel" anlamında kullanılıyorsa, bu hakîkî yolla değil, mecazî yolladır. Fail, fiilden evveldir ifâdesi, fiilden öncedir anlamındadır. Yoksa, fiili geçmiştir demek değildir. Çünkü fiil ile fail yarışmazlar. O halde, fail fiili geçmiştir, denemez. Şu husus da, yaptığımız izahı, iyice ortaya koyar. "Aher, evvele göre, fiilden daha uzaktır. "Ahar" ise böyle değildir. "Evvele" kelimesinin, sözden bir mânâ çıkarmak için, âhir olanı İlk kılmadır, şeklinde söylenitmesine gelince, bu, uzak bir şeydir, aksi halde "âhir" bunu ifâde etmede, "evel"den daha aşağı olmaz. Tam aksine, "te'vîl" kelimesi, "Herhangi bir şeyi, kable "önce" ve ba'de "sonra" lâfızlarından daha ötedeki maksût olan mânâya döndürdü" demek olup tâbirinden gelir. Çünkü "âhir”, fitli olmaksızın bir ism-i faildir, "evvel" ise, hem faili hem de fiili olmaksızın, ef'alu kalıbındadır, ism-i tafdildir ile kelimeleri ise, ne fail ne de ef'al kahbındadırlar, asla bir fiilden anlaşılmazlar. Çünkü "evvel", kendisinde, "önce"manası bulunduğu için evveldir. Halbuki kendisinde "evvel" manası olduğu için değildir. "Âhir" de, kendisinde (sonra) mânâsı olduğu için "âhir"dir. Halbuki kendisinde "âhir" manası olduğu için olmamıştır. Bunun böyle olduğu hususunda sana, şu da yol gösterir. Sen, bunlardan birini diğerine bağladığın halde, aksini yapamazsın. Ve meselâ, herkesten sonra geldiği için, "Bu, gelenlerin sonuncusudur, âhiridir" dediğin halde, "Gelenlerin sonuncusu olduğu için, bu, herkesten sonra geldi" diyemezsin.. Bunu, şu da teyit eder. (Ahir), son olma, ancak husûsî bir sonralıktan sonra gerçekleşir ki, bu da, artık ondan sonra, sonralığın bulunmadığı bir sonralıktır. Sonralık da, ancak "âhir"lik (son oluş) ile tahakkuk eder. Çünkü, ilklikten sonra ortada olan, sonuncu (âhir) değildir. Bu konu, zamanla ilgili bir konu olup, işte buradan harekette, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Zamana (dehre) sövmeyin, çünkü dehr, Allah'tır" şeklindeki beyânı anlaşılmış olup, bu, kendisinden "öncelik ve sonralığın anlaşıldığı "dehr-zaman, küllî zaman" demektir. İşte kendisi sayesinde, önceliğin ve sonralığın anlaşıldığı şey ise, Allahü teâlâ'dır. O halde, Allah'ın isbatı için, öncelik ve sonralık ifâdeleri, hakiki mânâdadır. Zamanın anlamı da, ancak, sayesinde öncelik ve sonralığın olduğu şeydir. O halde, "Zamana sövmeyiniz. Zira, sizin o zamandan anladığınız şey, ancak Allah sayesinde tahakkuk eder. Eğer Allah olmasaydı, ne öncelik ne de sonralık olurdu" demektir. İsm-i Tafdilin Te'nis Tâ'sı Olması İkinci Bahis Arapça'da, "evvel" kelimesinin müennesi, "el-evveletu" şeklinde vârid olmuştur. Ama, "el-ûlâ" kelimesinin kullanılabilir olması, (yani bunun kullanılması) buna ters düşmektedir. Çünkü el-ûlâ kelimesi, elevvelu kelimesinin, ism-i tafdîl olduğuna delâlet eder. Ism-i tafdîle ise, müenneslik tâ'sı gelmez ve meselâ, sebebinin izahı zaman alacağından, denilmez. Biz bunu, inşâallah bir başka yerde anlatacağız. Biz buna cevaben şöyle deriz: "Evvel" kelimesinin ism-i faili olmadığı halde, kendisi "el'ale" Kalıbında olunca,ve kelimelerine benzedi de, dolayısıyla, müennesine, müenneslik tâ'sı gelebildi (ve oldu). Ama, "evvel" kelimesi sıfat olduğundaysa, kelimelerine benzedi de, bu sebeple müennesi, (el-ûla) şeklinde geldi. Evvel Munsarıf Mıdr? el-ûlâ kelimesi, el-evvelû kelimesinin munsarıf olmadığına (yani gayr-i munsarıf olduğuna) delâlet eder. O halde, buna göre daha nasıl, "Önce onu yapacağım.."ve "önce Zeyd geldi, sonra da Amr..." ifadeleri kullanılmıştır? Buna göre şayet, "Meselâ, "evveletun" ve "ûlfl" kelimelerine varıp dayandığı için, burada iki şey de (munsarıf olması da olmaması da) caiz olabilmiştir. Binâenaleyh, "evvel" kelimesinin müennesinin, "evveletun" olduğunu söyleyenlere göre, bu kelime tıpkı (dört) kelimeleri gibi olmuş olur da dolayısıyla ona tenvin gelebilir. Bu kelimenin müennesinin el-ûlâ olduğunu söyleyenlere göre ise, bunun sonuna tenvinin gelmesi caiz değildir" denilirse, biz deriz ki; Durum böyle olduğu zaman, meşhur ve yaygın olan, tenvinin getirilmemesidir. Çünkü, meşhur ve yaygın olan duruma göre, bu kelimenin müennesi el-ûlâ olup, Kur'an-ı Kerim'in kullanışı da böyledir. O halde, cevâp, müennesin el-ûlâ olması durumunda şöyle denilmesidir: Mânâya nazaran el-ûlâ kelimesi kullanılmıştır. Araplar nezdinde ise, bu kelimenin müennesi, "elvveletu"dür. Zira, bu, her ne kadar başkasından daha zayıf olsa dahi, asl olan ve delili bulunan şeydir. Ve çoğu kez, "ef'alu" kalıbının gayr-i munsarıf oluşunun, müennesinin ancak "fu'li" vezninde olmasından dolayı olduğu söylenmiştir. Ama bunun müvennesi "tâ" ile olur, veya bu kelimeye müenneslik tâ'sının gelmesi caiz olursa, artık bu kelime gayrı munsanf olmaz. Şefaat |
﴾ 25 ﴿