26"Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri bile hiçbir şeye yaramaz Allahü teâlâ'nın dileyeceği ve razı olacağı kimseler için ve bu işin, O'nun izin vermesinden sonra olması müstesna.". Önceki Kısımla Münasebet Bu âyetin, kendinden öncekilerile münasebetinin yönü, Cenâb-ı Hakk'ın (Necm, 25) ayetinin tefsirinde yapılan izahlarla anlaşılmıştı. Şimdi biz, bunun manasının, "Lât, Uzzâ ve bunların dışında kalanlar için, hiçbir yetki söz konusu değildir. Çünkü, âhiret de dünya da Allah'ındır. Dolayısıyla, bunların ortak kılınmaları caiz değildir" şeklinde olduğunu söylersek, o zaman o müşrikler, "Biz Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmuyoruz. Biz sâdece ve sâdece, bunların bizim şefaatçilerimiz olduğunu söylüyoruz.." şeklinde cevâp vermiş olduğunu söylüyoruz.." şeklinde cevap vermiş olurlar. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak "Göktekiler şefaat hakkına sahip değilken, bunlar nasıl şefaat edeceklermiş?!" demiş olmaktadır. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır. Nicelik Bildiren "Kem" Edatı (kem) kelimesi, miktar hakkında kullanılan bir edattır. Bu, o miktarın açıklamasını sormak, istemek için olur; böylece de, bu mânâdaki "kem" edatı istifhâmiyye olur. Nitekim sen, "Uzunluğu kaç kulaç?" "Sana kaç adam geldi?" dersin ki, bu, "gelenlerin sayısı ne kadardır?" demek olup, böylece, miktarın açıklanmasını istemiş olursun. O halde durumların açıklanması için kullanılan, (nasıl); fertlerin açıklanması için kullanılan (eyyu hangisi) ve hakikatlerin açıklanmasını istemek için kullanılan (ne) gibidir. Ya da, bu miktarların kısaca, icmâlen açıklanması için kullanılır. Bu durumda da (......) haberiyye olur. Nitekim sen, "Bana nice adamlar ikram etti" dersin. Yâni, "Onlardan pek çoğu bana ikram ettiler" demektir. Ne var ki, burada şöyle birkaç soru sorulabilir: 1) (......) harf-i cerri, niçin istifhâmiyye için olan (......)'in temyizinin başına gelemezken, haberiyye için olanınkinin başına gelebiliyor? 2) Niçin istifhâmiyye için olan (......)'in temyizi mansûb, haberiyye için olanınki mecrûr? 3) Bu lâfız, haberiyye için olduğunda, (rubbe - nice) mânâsında ve mukabilinde kullanılıyor. O halde, harf iken, niçin bu kelime isim kabul edilmiştir? Bunlardan birincisinin cevabı şudur: izafetle belirlenen yerlerde kullanılır. Nitekim sen "gümüş yüzük" diyebildiğin gibi, ya "gümüşten bir yüzük" de diyebilirsin.. İstifhâmiyyelerde izafet olmadığına göre, 'in, bu gibi yerlere benzeyen yerlerde de kullanılması caiz değildir. Ki biz bu cevâbı ilerde açıklayacağız. İkincisine de, "Temyizlerde asl olan, izafettir" diyerek cevap veririz. Üçüncüsüne de şöyle cevap verebiliriz: (......)'in başına, harf-i cer gelebilir. Ve meselâ sen "Daha ne kadar sabredeceksin?" "Kaç günde geldin?" ve "Ne kadar adama uğradın?" dersin. Mânâ bakımından da şunu söyleyebiliriz. edâtıyla birlikte harf-i cerri kullanılıp da, temyizi de meselâ "Pekçok erkek, onların hizmetkârlarıdır" şeklinde olur. Ama, (......) her ne kadar taklîl (azlık) belirtmek için ise de, ancak ne var ki, az olanın makamına geçmez. Dolayısıyla da, meselâ (......) hakkında, bizim, (......) kesretten, ibarettir" dememize rağmen, (......) azlıktan ibarettir" denilmesi mümkün değildir. İkinci Mesele Cenâb-ı Hak, âyetten zamiri mânâya râci kılarak, buyurmuştur. Şayet o, demiş olsaydı, bu râci oluş, lâfza ((......)'in lâfzına) olmuş olurdu. Çünkü, hem hem de "Nice adam gördüm..." denilebilir. Buna göre şayet, sen, "Bu ikisi arasında mânâ bakımından bir fark yok mudur?" dersen ben derim ki: Bu, şudur: Allahü teâlâ, "şefâatlar, fayda vermez" buyurunca, bu, "tümünün şefaati fayda vermez" anlamında olmuş olur. Ama şayet, demiş olsaydı, o zaman bunun mânâsı, "Meleklerden pekçok kimse vardır ki, herbirinin şefaati ayrı ayrı fayda vermez" şeklinde olurdu. Ve bu durumda da çoğu kez, bir kişinin hatırına, bir araya gelmeleri durumunda, onların şefaatlerinin fayda vereceği şeklinde bir düşünce gelebilir. Bu izaha göre, bu ifâdede, herbiri, bu işin büyüklüğüne işaret eden hususlar var demektir: 1) Burada fi ifadesi yer almıştır ve bu, çokluk ifâde etmektedir. 2) Melek lafzı yer atmaktadır. Zira melek, yaratılmışlar cinsinin en lâtif ve en kıymetlileridir. 3) Semâvât-gökler lâfzı yer almıştır. Zira, bu lafız, onların mertebelerinin yüceliğine ve bu mertebelerin, saadet ve mutluluk karargâhına yakın olduğuna bir işarettir. 4) Onların, ifadesiyle anlatılan bu hususta bir araya gelmeleri (ama buna rağmen fayda vermemesi). İşte bütün bunlar, onların, "Putlarımız bize şefaatçi olacaklardır" şeklindeki iddialarının yanlışlığını ve bozukluğunu ortaya koyan hususlar olup, bu, "Bunlar, önemsiz, adi, zayıf ve mertebeleri de düşük oolabileceklerdir. Çünkü, cansız varlıklar, cinslerinin en aşağı mertebelerinde bulunur. Melekler ise, cinlerinin en kıymetlileridir. Ve üstelik bunlar, göklerin en yücelerindedirler. Bu -italikleri taşıyan meleklerin şefaatleri kabul olunmayacağına göre, daha nasıl cansız varlıkların şefaati kabul edilebilir?" demektir. Çokluk İfâdelerinin Dereceleri "Gökteki meleklerden hiçbirinin, şefaat etme hakkına sahip değilken, "pekçok melek anlamında" olmak üzere, niçin buyurulmuştur? Biz deriz ki: Bu ifâde ile o putperestlerin, "Bu putlar, şefaat edeceklerdir" şeklindeki iddialarına bir cevap ve reddiye kasd edilmiştir. Bu ise, meleklerden birinin şefaatinin kabul edilmeyeceğini söylemekle elde edilebilecek bir husus değildir. Dolayısıyla, "pekçoğu" ifâdesine yer vermekle yetinilmiştir. Cenâb-ı Hak, "Onlardan hiçbiri şefaat hakkına sahip değildir?" buyurmamıştır, çünkü bu ifâde, maksat kendisiyle hasıl olduğu halde, Cenâb-ı Hakk'ın "pekçoğu" ifadesinden daha fazla münâkaşa götürür bir ifâdedir. Sonra burada şöyle bir bahis de vardır: Bazı durumlarda, umûm ifade eden sığalar kullanılır, ama çokluk mânâsı, kastedilir. Bazı yerlerde de, çokluk sığası kullanılıp, umûm mânâ kastedilir, ki bu iki durumda aynı sonucu verir. Ki bu da, geriye kalmaların az görülmesi, onlara itibar edilmemesidir. O halde "Herşeyi helak eder..." (Ahkâf, 25) ayetinde, Cenâb-ı Hak adetâ, ilgili hükmün dışında kalanlara hiç iltifat etmemiştir. Ama, ilk "nice melek vardır ki...", "Daha doğrusu, onların ekserisi, bilmezler..", "Onların ekserisi onlara inanırlar.." İfâdelerinde ise, hariçte bırakılanlara iltifat edilmeyenler muamelesi yapmıştır. Böylece, Cenâb-ı Hak, adetâ, hükmün dışında bıraktığı şeyleri, hükmün dışında kalanlar gibi addetmiş ve sanki onları, Kendisi çıkarmamış gibi olmuştur. Bu, sözün taşıdığı mânâ ve maksadın farklılığına göre, farklılık arzeder. Binâenaleyh eğer ilgili söz, kendisinde mübalağa etmek için, yani ileri bir mânâ ortaya koymak için getirilmiş İse, "küllü (hepsi)" ifadesi kullanılır. Bunun misâli, meselâ hükümdara, sözün maksadı sadece ona çokça duâ edildiğini anlatmak olduğunda, "Küllü nâs (bütün insanlar) sana dua ediyorlar" denilir. Eğer ilgili söz, bunun ötesinde ve mübalağa maksadı güdülmeksizın getirilmiş ise "kül!" (hepsi-bütün) kelimesi kullanılmaz. Bunun misali, kendisine "Benim duamı ganimet bil" diyen kimseye, hükümdarın, "Bana kesirun-nas (pek çok insan) dua ediyor" demesidir. Bu, kendisini dua edenlerin çokluğunu belirtmek için değil, o kimsenin duasına ihtiyacının olmadığını anlatmak için söylenmiş bir ifâdedir. İşte bu ayeti kerimede de böyledir. Dördüncü Mesele Cenâb-ı Hak, o putperestlerin iddialarının, putlarının şefaatlerinin fayda vermesi şeklinde olmayıp sâdece putlarının şefaat edecekleri şeklinde olmasına rağmen niçin, burada, "(O meleklerin) şefaatleri bile hiçbir şeye yaramaz" demiş de, "Onlar şefaat edemezler" dememiştir. Diğer bazı ayetlerde de "Allah katında, O'nun izni olması müstesna, kim şefaatçi olabilir" (Bakara, 252) buyurmuş ve böylece izni olmadan şefaatin mümkün olmadığını; "Onlar için, Allah 'dan başka ne bir dost, ne bir şefaatçi vardır" (En'âm, 51) buyurmuş, hiçbir şefaatçi olmadığını bildirmiş; tefsiri sadedinde olduğumuz ayette ise onların şefaatinin fayda veremeyeceğini beyan etmiştir, (ne dersiniz?) Biz deriz ki: O putperestler, putlarının onlara şefaat edeceğini söylüyorlar ve bu şefaatin fayda vereceğine de inanıyorlardı. Nitekim Hak teâlâ, onların, "Bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye (onlara ibadet ediyoruz)"(Zûmer,3) dediklerini nakletmiştir. Sonra biz diyoruz ki: Onların iddialarını reddetmek büyük bir mânâyı ifâde eder. Onların iddialarının reddedilmesi, onların, "putlar bize, mukarrebler (Allah'ın yakın kullan) olarak şefaat edecekler ve faydalı olacaklar" demesinden dolayı idi. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Onların şefaatleri bile hiçbir şeye yaramaz" buyurmuştur. Bunların iddialarının reddedilişinin delili, meleklerin şefaatlerinin bile fayda vermemesinin bildirilmesidir. Buradaki şefaatin fayda vermesi, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu işin, O'nun izin vermesinden sonra olması müstesna" ifâdesi ile ortaya konulmuştur. Bu, "Onlar şefaat edecekler" demektir. Fakat burada, bu şefaatin kabul olunup fayda vereceği, yahut kabul olunmayacağı hususlarının izahı yoktur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak önce, "Onların şefaalerî bile hiçbir şeye yaramaz" deyip de, daha sonra, "Bu işin, O'nun izin vermesinden sonra olması müstesna..." buyurunca, bunun mânâsı, "Bu şefaat, (bu şartla) fayda verir.." şeklinde olur ve böylece ilgili müjde gerçekleşmiş olur. Çünkü Hak teâlâ "Arşı taşıyan melekler ile (Arşın) etrafındaki melekler, Rablerini hamd ile tesbîh ederler, O'na inanırlar ve mü'minler için istiğfar ederler" (Mü'min, 7) ve "O (melekler) yeryüzündekiler için mağfiret talebinde bulunurlar"(Şura, 5) buyurmuştur. Mağfiret talebinde bulunmak da, şefaattir. "(Allah'ın) izni olmaksızın, O'nun yanında kim şefaat edebilir?" (Bakara, 255) ifâdesi ile, tefsir ettiğimiz âyette olduğu gibi, şefaatin hiç olmayacağı ve kabul edilmeyeceği mânâsı kastedilmemiştir. Çünkü bu ifâdeler, müşriklerin bu husustaki inançlarına bir reddiyedir. Bununla ancak, "Onlar, ancak Allah'ın dilediği kimselere izin vermesinden sonra konuşabilirler (kıyamette)..." ifâdesinde olduğu gibi, Allah'ın yüceliği ve hiç kimsenin O'nun katında ağzını açıp konuşamayacağı anlatılmak istenmiştir. Şefâata Mazhar Olanlar "Dileyeceği ve raâzı olacağı kimseler için..." ifâdesindeki "lâm" ile ilgili olarak şu iki îzah yapılabilir: 1) Bu harf-i cerr, "izin" fiiline taalluk eder. Bu durumda, şu iki mânâ verilebilir: a) "Allah'ın şefaat etmeyi istediği ve razı olduğu kimseler için meleklerden dilediğine İzin vermesinden sonra..." b) "Bu izin, şefaat edilecek kimse hakkında olacaktır." Çünkü izin, mü'minlere şefaat etme hususunda bütün melekler için söz konusudur. Zira onların tamâmı, mü'minler için mağfiret talebinde bulunurlar. Dolayısıyla bunu tahsis etmenin (sınırlandırmanın) mânâsı yoktur. Bu hususta da münâkaşa edilebilir. 2) Bu harf-i cerr, hiçbirşeye yaramaz" fiiline taallûk etmektedir, yani "Allah'ın, o meleklere, şefaat hususunda izin vermesinden sonra, onların şefaatleri ancak Allah'ın dilediği kimselere yarar" demektir. Bu mânânın da uzak birşey olduğu söylenebilir. Çünkü bu meleklerin şefaat etmeleri mânâsına gelir. Halbuki fayda verme, işe yarama, ancak Allah'ın dilediği kimseler için söz konusudur. Buna şu şekilde cevap verilir: Bu, Allahü teâlâ'nın azametine dikkat çekmek içindir. Çünkü melekler şefaat ettiklerinde, Allahü teâlâ, meşîeti doğrultusunda, onların şefaatlerinden sonra, dilediklerini bağışlar. Altıncı Mesele "Ve râci olacağı" ifâdesinin getirilmesinin hikmet ve inceliği nedir? Diyoruz ki: Burada "irşâd" (yol gösterme) faydası vardır. Çünkü Allahü teâlâ, "Dileyeceği kimseler için" buyurunca, mükellef, Cenâb-ı Hakk'ın dilemesinin nasıl olacağını bilemediği için, tereddüd içine girdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, dileyeceği kimselerin, kâfirler ve muannidler değil de, âbid ve şâhidler olduğunu bildirmek için, "ve razı olacağı kimseler için" buyurmuştur. Çünkü Hak teâlâ, "Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) şüphesiz Allah'ın size ihtiyacı yoktur. Bununla birlikte, kulları için küfre (inkâra) razı olmaz. Ama şükrederseniz, sizin için buna razı olur" (Zümer, 7) buyurmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Dilediği kimseler için..." buyurmuş, daha sonra da dilediği kimselerin kimler olduğunu beyan etmek için, "razı olacağı kimseler için.,." buyurmuştur. "Meleklerin şefaati, diledikleri hiç bir kimseye fayda vermez" şeklinde mânâ vermemize göre, âyetteki "razı olmak" fiilinin faili "dileyeceği..." ifâdesi ile kendisine işaret edilen kimse olur. Buna göre Hak teâlâ adetâ, "Onun razı olacağı" demiş olup, "Ona şefaat elverişli olacak biçimde fayda verir. Bu sayede de onun rızası gerçekleşir" manasınadır. Bu tıpkı Allah'ın, o razı olur, yâni, şefaat ona fayda verir" demesi gibidir. Bu durumda, "razı olma" ifadesi, bir açıklama sadedinde getirilmiş olur. Çünkü Hak teâlâ, az ve çok, herşeyin nefyine (bütün meleklerin şefaatinin olumsuzluğuna) işaret olmak üzere, "Onların şefaatleri fayda vermez" buyurunca, bunun gereği, bu istisna ile, onların şefaatlerinin, az da olsa bir fayda sağlayacağıdır. Böylece lehinde şefaat edilen kimse, bu istisna sebebiyle, gereğinden fazla fayda vereceğini düşünür. "Razı olma" işinin, "dileme" ifadesini açıklamak için getirilmiş olduğu da söylenebilir. Çünkü "dileme" fiili ile, "razı olma" mânâsındaki "meşîet" kastedilmemiştir. Çünkü Allahü teâlâ, meselâ bir kulunun sapıklığını dilediği zaman, buna razı olmaz. Onun hidâyetini dilediğinde ise, bu dileme râzt olma ile birlikte olur. Dolayısıyla buradaki meşîetin (dilemenin) genel mânâda bir meşîet olmayıp, hususî mânâda bir meşîet olduğu anlaşılsın diye, "dileyeceği ve razı olacağı kimseler için..." buyurmuştur. Melekleri Tanrıça Sayanlar |
﴾ 26 ﴿