27

"Ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi adlan takarlar".

Bu hususu, Tûr Sûresi'nde açıkladık ve bu ayeti orada delil getirdik. Şimdi burada, oradakilere yakın hususları ele alıp, şöyle diyoruz: "Ahirete iman etmeyenler" ifadesi ile, Peygamberlerine iman etmeyenler ve onların şeriatlarına uymayanlar kastedilmiştir. Bunlar ancak akla uygun olduğunu iddia ettikleri şeye tabî olurlar. "Allah'ın isimleri tevkîff (vahiyle haber verilen cinsden) değildir. Yeled (oğul), başkasından olan demektir" derler ve bu hususta dilcilerin sözleriyle istidlalde bulunarak şöyle derler: "Meselâ Arapça'da, "Bundan şu tevellüd etti" denilir. Yine "Ondan meydana geldi..." mânâsında, "Zâc (boya tuzu), kiremitten tevellüd etmiştir" denilir. Yine, "Bintü'l-kevm (üzümün kızı) (içki), bintü'l-cebel" gibi ifadeler de böyledir." Bunlar sözlerine devamla "Melekter, Allah'dan meydana gelmiştir. O halde melekler, Allah'ın mahlûku olmak itibariyle, O'nun çocuklarıdır" demişlerdir. Daha sonra onlar, "Melâiketü" kelimesinin sonunda tâ-ü tenisi görüp, kendilerince de, "Melekler secde etti" denilirken müennes fiil kullanılması doğru olunca, "Melekler Allah'ın kızlarıdır" deyince, Allahü teâlâ, "Ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi adları takarlar" buyurmuştur. Bu, dişilere "kızlar (benât)" denilmesi gibidir.

Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:

Müşriklerde Ahiret İnancı

O putperestler hep, "Bunlar Allah katında bizim şefâatçilerimizdir" deyip, üstelik Örflerine göre, Ölen kimsenin kabrinin yanıbaşına bir binek hayvanı bağlayıp, bağlayıp, bu kimsenin o binek üzerinde haşrolacağına inanmalarına rağmen, daha nasıl onların âhirete inanmadıkları söylenebilir? Deriz ki: Buna şu iki bakımdan cevap veririz:

1) Onlar buna kesin olarak inanmayınca, sanki "Haşr yoktur. Eğer olursa, bizim zaten şefaatçilerimiz var" demiş gibi olurlar. Bunun delîlî, "(Derler ki) "Kıyametin kopacağını zannetmiyorum amma eğer (diriltilip) Rabbimin huzuruna döndürülecek olursam, yine de O'nun katında en güzel mükâfaat (cennet) benim için olur (olmalıdır)" (Fussilet. 50) sözleridir.

2) Onlar, âhireti gerçek mânâda, yani peygamberlerin bildirdiği şekilde kabul edip, inanmıyorlardı.

İkinci Mesele

Bazı kimseler, "ünsâ" (dişi) kelimesinin, "ef'ale"nin (ism-i tafdilin) müennesi olan, fu'la vezninde olduğunu, çünkü bunun fiilinin, ism-i failinin ise, şeklinde olduğunu ve meselâ Arapça'da, "erkek demir" ve hadîdün enîsün "dişi demir" denildiğini söylemişlerdir. Ama gerçek olan, "ünsâ" kelimesinin, genelde bu şekilde kullanılmadığıdır. Bunun delili ise, kelimenin cem'inin, "inâs" şeklinde gelmesidir.

Üçüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, niçin "tesmiyete'l-inâs" dememiş de, "tesmiyete'l-ünsâ" demiştir? Deriz ki: Buna iki şekilde cevap verilebilir: Bunlardan birisi açık, diğeri ince bir izahtır. Zahir olan, bu "ünsa" kelimesindeki lâm-ı tarif ile, "dişi cinsi" kastedilmiştir ve bu lâfız, diğer âyetlerin sonlarına uygun olarak geldiği için buraya daha uygundur. Dalûk (ince) izah da şöyledir: Eğer Cenâb-ı Hak, "Onlar, onları "inâs" (dişi) adlarıyla adlandırıyorlar" demiş olsaydı, şu iki mânâ anlaşılabilirdi:

a) Kızlar,

b) Aişe, Hafsâ gibi, dişilere verilmesi mu'tad olan alem (özel) isimler. Çünkü dişilerin isimlendirilmesi böyle olur. Binâenaleyh Hak teâlâ "tesmiyete'l-ünsâ" buyurunca, artık bunun "cins" için olduğu belirgin hâl almıştır. Cins de, "kız" ve "kızlar" (benat) ifadesidir.

Önceki Kısımla Münasebet

Bu âyetin kendinden öncekilerle münâsebet ve ilgisi şöyledir: Onlara, "Putlar, cansız varlıklardır. Şefaat edemezler" denilip, "Mahlukatın en büyüğü olan meleklerin bile, Allah'ın müsâade etmesi durumu hariç, şefaat edemeyecekleri beyân edilince, onlar "Biz putlara tapmıyoruz. Zira onlar cansız varlıklar. Biz ancak, o putlara tapmakla, aslında meleklere tapmış oluyoruz. Çünkü bunlar, meleklerin şekillerindedirler. Biz onları önümüze dikerken, onlar bize hem görünür âlemi, hem de görünmeyen âlemi hatırlatsınlar diye dikiyoruz. Dolayısıyla biz, mukarreb (Allah'ın yakın), şânı yüce, makamı üstün meleklere saygı göstermiş oluyoruz" demişler de, Cenâb-ı Hak bunlara bir red ve cevap olmak üzere, "Siz onlara, (kendiniz için kız evlat istemeyen kimseler olarak) dişi isimleri verirken, nasıl onları ululamış olursunuz" demek istemiştir.

Melâike Lâfzı

Cenâb-ı Hak daha sonra, bu hususta onların dayanaklarını zikretmiştir ki bu da, "Melâike" lafzıdır. Zira Allahü teâlâ," Ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi adlan takarlar" derken, dememiş şeklini kullanmıştır. Çünkü onlar, bunun sonundaki tâ'ya aldanmışlardır. Halbuki onların bu aldanışları yersizdir. Çünkü "ta", hakîkî müennesi gösterme dışında, birtakım başka mânâları göstermek için de kullanılır. "Bint" (benât) lafzı ise, ancak hakiki müennes (dişi) için kullanılır. "Melâike"deki "tâ" da tıpkı (cilalar) kelimesinde olduğu gibi, cemîlik mânâsını te'kid için getirilmiştir. Bu "tâ o tâ"ya benzer. Bu böyledir. Çünkü meşhur görüşe göre, "Melâiketü" kelimesi, "melek" kelimesinin çoğuludur. "Melek" de, hemzesi hazfedilip, "mel'ek"den kısaltılmış bir şekildir. Mel'ek ise "elçilik" demek olan "ulûket" kökünden gelen, melek kelimesinin, çevrilmiş (harfleri yer değiştirmiş) şeklidir. O halde, bu görüşe göre, "melâike", "mefailetün" kalıbında olup, aslı "mefâllü"dür. Ama cemisinde, "melâlketü" şekline çevrilmiştir. Dolayısıyla "melâike", fe'allü ve fe'âiletü vezinlerine benzer. Ama görünen odur ki "Melâike" kelimesi, "melîk, yani "Melîk'e mensup olan" kelimesinin çoğulu olup, "fe'âilü" veznindedir. Bunun delili, mü'minlere vaad sadedinde zikredilen, "O, muktedir bir meliğin katındadır" (Kamer, 55) ayetidir. Cenâb-ı Hak melekleri anlatırken, "Onlar Rableri indindedirler" (Araf, 206) buyurmuştur. Yine vaad hususunda, "Onun katımızda bir yakınlığı var" (Sad. 25) buyurmuştur. Meleklerden bahsederken, "En yakın melekler de Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler" (Nisa, 172) buyurmuştur. Binâenaleyh melekler, yakınlığı Allah'ın kendilerine verdiği, şerefli kullarıdır ve onlar, sultanların yanında bulunan, kapılarını bekleyen, verilecek emirleri gözeten kölelerin ve hizmetçilerin emre İtaati gibi, "emrolunduklarını hemen yaparlar." Dolayısıyla onlar, anında herşeye muktedir olan Melik'e mensub (bağlı) kimselerdir. Öyle ise onlar, "Melikiyyûn" (Büyük Melik Allah'a bağlı kimseler)dirler. "Melâike" kelimesinin sonundaki "tâ" da, "sayârife" (kuyumcular) "beyâtine" (baytarlar) kelimelerinde olduğu gibi cemîliğe nisbet edilmekten dolayı gelen "tâ"dır.

Buna göre eğer, "Bu, şu bakımlardan yanlıştır:

1) Hiç kimse (sayrafî) kelimesini kullandığı gibi, meleklerden biri için melîkî" ifadesini kullanmamıştır.

2) İnsan, Allah katında olduğu zaman, meleklerden olması gerekir. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü "melâike" kelimesinden, insanoğlundan başka bir cins anlaşılır.

3) "Faili vezninin, çoğulunun "fe'fliletü" şeklinde geldiği duyulmamıştır. Bunun müfredi, tıpkı "nemime" ve "habibe" kelimelerinde olduğu gibi, "fa'îletün" şeklindedir.

4) Eğer böyle olsaydı, "melik" kelimesi çoğul yapılamazdı" denilirse, biz deriz ki: Bunlardan birincisinin cevabı şudur:

Bunun müfredinin kullanılmadığı meselesini kabul ediyoruz. Sebebi ise şudur: Melîk, her nekadar büyük bir zat olursa, onun hükmü, hizmetçileri, adamları da, o nisbette çok olur. Binâenaleyh melîk, ululuk ile nitelendiğinde, çoğul ile tavsîf edilir ve meselâ, "Büyük ordular sahibi" denilir. Fakat tek bir kişi ile, böyle ululuk sıfatları ile nitelenemez. Ama bu tek kimse, eğer melîke nisbet edilirse, o zaman haber olmaya aday olur ve meselâ, "Bu benim melikim" denilir. Bu ise, senin, onun bizzat kendisini tanıyıp da, bu bir kimseyi mübtedâ yapman ve ondan "melîkîm" diye haber vermen durumunda olur. Melekler ise, pek azı müstesna, bizzat tanınamaz, bilinemez. Onlardan bilinenler, Cebrail, Mikâil, (aleyhisselâm) gibi olanlardır. Bu durumda ise, 'Cebrail benim melîkîmdir" dememizin mânâsı yoktur. Çünkü haberin ne olduğunu bilen kimse için, haberin mübtedâ için sabit olduğunu anlatma durumu hariç, ondan haber vermesi caiz olmaz. Dolayısıyla, meselâ insanın hayvan veya cisim olduğunu söylemek uygun olmaz. Çünkü bu, zaten açık olanı açıklamak demek olur. Meğer ki, bu kimse bunu bir maksad ve gayeden ötürü bir darb-ı meselde veya nâdir bir durumda kullansın. Bunun, mübtedâ olarak melike nisbet edilmesi de olamaz. Çünkü ululuk, kişinin "meleklerden birisi" deyip de, bununla, Allah'a yakın olanların çokluğuna dikkat çekmede yatmaktadır. Nitekim sen, "Melikin adamlarından biri..." dersin de, direkt olarak, "Melikin adamı (arkadaşı)" demezsin. Binâenaleyh ileri derecede bir saygıyı anlatmak istediğinde, birisinin yanında, melik ismi birşeye nisbet edilmeden kullanılır. Bundan da öteye, bu, onun şiddet ve kuvvetini ifade için, (mübtedâ olarak) kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, (Cebrail (aleyhisselâm) için), 'Güç-kuvvet sahibi..." (Necm,5) buyurmuştur. Mim-lâm-kâf harfleri, çeşitli şekillerde tertib edildiğinde (sıralandığında), bilindiği üzere, "güç, şiddet - kuvvet" mânasına gelirler. Fakat bir topluluk yanında, saygı için, "el-Melâike" kelimesi kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbinin ordularını, O'ndan başka hiç kimse bilemez" (Müdessir, 31) buyurmuştur.

İkinciye de şu şekilde cevap verilir: Deriz ki, bir isim, İlk defada, onunla nitelenebilecek birisine has kılınmış bir vasıf (sıfat) için kullanılır. O birisinden başkası, eğer bu sıfatla nitelenmiş olsa, bu isimle adlandırılamaz. Nitekim fiilinin ism-i faili olan (hareket eden) kelimesi böyledir. Dolayısıyla hareket eden bir kadına "dâbbe" denilmez. Herkes ve herşey hakkında genel mânâda kullanılan, "debb"in (hareketin) dışında olmak üzere, bu kelime, husûsî bir şekilde hareket ettiğinde, o kadının bir sıfatı olarak kullanılabilir. Meselâ o kadın, birşeyi almak için veya başka birşey için geceleyin hareket etmesini gösteren bir sıfat olarak şöyle de denilebilir: Meleklere, "melâlke" denilmiştir, çünkü onlar, âdemoğlu yaratılmazdan önce, sayısını ancak Allah'ın bilebileceği bir müddetten itibaren, Allah'a intisâb etmiş varlıklardır. Binâenaleyh Allah'a vuslat etmeyen, O'nun kapısında beklemeyen kimse için, ne böyle bir intisâb, ne böyle bir alışkanlık tahakkuk etmez, dolayısıyla da bu adla adlandırdamaz.

Üçüncüsüne de şu şekilde cevap veririz: Kıyasî olarak çoğul yapılan cemîler için bir engel yoktur. Meselâ bunlar, "fa'al" vezninde olan, "cemel" kelimesinin cimâl, semer kelimesinin simar şeklinde fi'âl vezninde; eşkâl ve eşcâr gibi ef'al vezninde ve fa'lan v.b. vezinlerde cemî olması gibi. Samâî olarak cemilenenlere gelince, bunların pek azı müstesna, eğer kelimenin böyle bir cem'i yoksa, bu durumda, pek çok cem'in Allah'ın kapısına nisbet edilmesi gibi, orada yatan ta'zîm ile yetinilir ve bu "mer'e" (kadın) kelimesinin "nisa" şeklinde cemilenmesi babından olur.

Dördüncüsüne ise şu şekilde cevap veririz: Bu, bir engelden ötürüdür. Belki de bu engel, ondan kaynaklanmıştır. Yahut şöyle diyebiliriz: "Fey'ai" kelimesi cemî konusunda, fa'fl veznine hamiedildiği gibi, fa'fl vezni de, fa'îl veznine hamledilmiştir. Dolayısıyla da, ceyyid'in cem'ine de ciyad denilmiştir. Ama fa'fl vezninde, çoğul olarak effl'll denilmez. Bu söylediğimiz hususu şu da destekler. İblis, o kapıda dururken, melekler zümresine dâhildi. Dolayısıyla diyoruz ki: "Cenâb-ı Hak, "Hani biz meleklere, "Adem'e secde edin" demiştik de, İblis hâriç, hepsi hemen secde ettiler" (Bakara, 34) buyurmuştur. Bu, "O İblis, o kapıdan geri çevrilip uzaklaştırıldığı zaman, meleklerden hâriç tutuldu ve cinlerden oldu" demektir.

Bazı dilcilerin, "Melaike kelimesi, "Mel'ek"in cemîsidir. "Mel'ek" de, elçilik demek olan, Ulûket kökünden olan me'lek kelimesinin çevrilmiş (harfleri yer değiştirmiş) hâlidir" şeklindeki iddialarına gelince, bunda, bizim söylediklerimizden daha çok zorlamalar var. Çünkü bir kere, "melek" kelimesi fa'al vezninde olmayıp mef'al veznindedir? Bu, zahirin hilâfınadır. Niçin tıpkı me'ârib, me'âsım, me'âkil gibi kelimelerde olduğu üzere, aslına göre bunda da me'âlik şekli kullanılmamıştır. Bütün bunlar, ancak bir zorlama ile söylenebilecek şeylerdir. Yine "melek" kelimesi "mel'ek ' şekline sokulmuş da, bu bahsettiğimiz benzeri kelimelerde niçin yapılmamıştır? Yine niçin bunun cemine "tâ" getirilmiş de, her "mefâl" veznindeki kelimenin cemisinde olduğu gibi, "ta"sız olarak "melaik" denilmemiştir. Onların görüşlerini, "Allah (melekleri) elçiler kıldı" (Fatır, 1) âyeti de reddeder. Şu halde buradaki "rüsûl" (elçiler), o mânâdaki elçilerden başkadır. Binâenaleyh nasıl "rusu!" kelimesinin, mürseîîn (gönderilenler), "mukterib" kelimesinin de "karib" (yalnız) mânasına alınması doğru olmaz ise, meleklerin resuller kılındığının söylenilmesi de doğru olmaz. Çünkü kılmada, mutlaka bir değişiklik söz konusudur. Bütün bu meleklerin, Allahü teâlâ'ya mensûb oluşları, O'nun huzurunda duruşları ve kendilerine gelen emirleri almak için, emre muntazır oluşları, bu kimselerin söylediklerinin aksine delâlet etmektedir.

Bilgiye Değil, Zanna Uyanlar

27 ﴿