28

"Halbuki onların buna dâir bilgisi de yoktur. Onlar kuruntudan başkasına uymazlar. Kuruntu ise, şüphesiz, gerçek nâmına hiçbirşey ifâde etmez".

Ayetteki, "buna dâir" ifâdesinin, neyi gösterdiği hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1) Zemahşerî'nin naklettiğine göre bu, onların bilgisizce, ilimleri olmadan söyledikleri şeye râcidir.

2) Bu zamir, önceki âyette geçen bilgilere râcidir, yâni, "Onların Allah hakkında bilgileri yoktur. Dolayısıyla, müşrik olmaktadırlar" demektir. Bu zamir, şeklinde de okunmuştur. Bu durumda da şu izahlar yapılabilir:

a) Onların, âhiret hakkında bilgileri yoktur.

b) Onların, bu tesmiye edişleri bir bilgiye dayanmamaktadır.

c) Onların, melâike hakkında bir bilgileri yoktur.

Eğer biz, "Onların âhiret hakkında bilgileri yoktur" manâsını verirsek, onlar hakkında daha önce söylenen hususa bir cevap olur. Çünkü onlar, "Bu putlar, Allah katında bizim şefâatçilerimizdir" deyip, dirilince üzerine binsinler diye, ölülerinin kabirlerinin başına bir deve bağlıyorlardı. Fakat onlar, bunu âhireti bilmeden kaynaklanan bir iş olarak yapmıyor, söylemiyorlardı.

Yok eğer biz, "Onların, bu tesmiye edişleri bir bilgiye dayanmamaktadır" mânâsı verirsek, ortaya bir problem çıkar, o da şudur: Bu adlandırma ile ilgili olarak onların bir bilgileri var. Çünkü onlar, kendilerinin bir şüphe içinde olmadıklarını biliyorlardı. Çünkü isim verme bâzan, öncelikle "vaz'î" olur ki bu, zan ile değil, aksine ne vaz, ettiğini bile bile olur. Bazan da, mânâ ile ilgili bir kullanış şeklinde olur da, buna yalan, doğru veya ilim arız olabilir. Birincisinin misâli, bir kimsenin ilk önce "semâ-gökyüzü" adını, müsemmâsına koyup, "Bu, semâdır" demesi; ikincisinin misâli de şudur: Şimdi biz bundan sonra, su veya taş hakkında, "Bu, semâdır" dersek, bu yalan olur. Buna inanan ise, câhildir.

İtikadî ve Amelî Durumlarda Zan

İşte, aynen bunun gibi, bunların melekler hakkında, "Bunlar Allah'ın kızlarıdır" deyişleri, vaz'î bir isimlendirme olmaz. Onlar bununla, o meleklerin, kızlar lâfzının kendileri hakkında kullanılması gerekli olan bir şey ile mevsûf olduklarını kastetmişlerdir ki, iste bu yalandır ve bunun böyle olduğuna inanan ise câhildir. Binâenaleyh, işte bu, bizim, daha önce de bahsettiğimiz gibi, maslahat (fayda) olan durumlarda, örfî, ya da şer'î fiillerde kesin bilgi elde edilemediğinde zanna tabî olunur. Ama itikadt konularda ise zan, hakikat bakımından, hiçbir şey ifâde etmez" şeklindeki sözümüzden kastedilendir.

Zan Bazan İsabet Eder

İmdi eğer; "Zan, bazan isabet etmez mi?" Binâenaleyh, daha nasıl zan hakkında, "O hiçbir şey ifâde etmez" hükmü verilebilir?" denilirse, biz deriz ki, mükellef, hakka inanabilmesi için, hakkı batıldan; hayrı yapması için de, hayrı serden ayırıp ortaya koyacak yakînî (kesin) bir inanca muhtaçtır. Ancak ne var ki hakikat konusunda (vakıaya) mutabık bir inanç için, kesin inanç içinde bulunulması gerekir. Zanneden ise, kesin inanç içinde olamaz. Ama, hayır, iyi, güzel hususunda pekçok yerde, zanna îtibar olunur.

"Hak"dan kasıt: Allahü teâlâ

Ayetteki, "hak" kelimesiyle, Allahü teâlâ'nın kastedilmiş olduğunun söylenilmesi de muhtemel olup, bunun mânâsı, "zan, Allah'tan yana hiçbir şey ifâde etmez" şeklinde olup, bu da, "İlahî vasıflar zanlarla elde edilip, ortaya konulamaz" demektir. Bunun delili, "... Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah hakkın ta kendisidir.." (Hac. 6) âyetidir. Burada şöyle bir incelik vardır: Allahü teâlâ, üç yerde, "zan"dan (zanna tâbi olmaktan) men etmiştir ki, bütün bu yerlerde bu men etme işi, "isimlendirme" ifâdesinin akabînden gelmiştir. İsimle çağırma ve ona tutunarak duâ etme, iki yerde olmuştur. Bunlardan birisi, bu sûrededir:

a) Cenâb-ı Hakk'ın, "Bu, sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başkası değildir. Allah onlara hiçbir hüccet indirmedi. Onlar, kuruntudan ve nefislerin arzu ettiği hevâdan başkasına tâbi olmuyorlar" (Necm, 23) âyeti ile,

b) "Onlar kuruntudan başkasına tâbi olmazlar. Kuruntu ise şüphesiz, hakdan hiçbir şeyi ifâde edemez"(Necm,28) âyetidir. Diğeri ise, Hucûrat Sûresi'ndedir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, kalb ile duâ (çağırma) etmenin peşinden, "Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. îmandan sonra fâsıklık ne kötü addır! Kim tevbe etmezse, onlar zâlimlerin tâ kendileridir. Ey iman edenler, zannın birçoğundan kaçının..." (Hucûrat. 11-12) ki bütün bunlar, dili korumanın, diğer organları korumaktan daha evlâ, yalan söylemenin de, el ve ayaktan sudur eden asıl günahlardan daha çirkin oluşunun delilidir. Bu üç yer de,

1) Lât, Uzzâ gibi, medhe müstehak olmayanları methetme;

2) Zemme müstehak olmayan ve Rahmân'ın kulları olan o melekleri zemmetmek ve onları, dişilikle vasfetmek, isimlendirmek ve;

3) Durumu malûm olmayanları zemmetmektir. Ama, hâli bilinmeyenleri medhetmeye gelince, Cenâb-ı Hak bu hususta, "onlar ancak zanna tâbi olurlar" buyurmuştur. Tam aksine bu hususta zan (hüsn-i zan) muteberdir ve insanın dış görünümüne bakmak vâcibtir.

Ehl-i Dünyadan Uzak Dur

28 ﴿