30"Onların, ilimden erebildikleri (son nokta) işte budur. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilenin ta kendisidir. O, hidayet bulan kimseleri de pek iyi bilendir". Bu ifâdenin başında yer alan (......) kelimesi hakkında, şu izahlar 1) Bu izahların en açık olanına göre, bu ifade, daha önce geçen (Necm.28) "zan" kelimesine işaret etmektedir. Buna göre mânâ, "Onların ilim namına ulaştıkları en son nokta, zanna sarılmaları olmuştur" şeklinde olur. 2) "Dünya hayatını tercih etmek, onların, ilim namına ulaştıkları son noktadır." Yani, "Bu tercih, onların ilim namına ulaştıkları şeyin son noktasıdır" demektir. 3) "Onun için sen, bizim zikrimize arka çeviren ... kimselerden yüz çevir" (Necm.29). Bu yüz çeviriş, onların ilim namına ulaştıkları son mesafedir" demektir. mânânın böyle olması halinde, söz konusu ayette geçen "ilim" ifadesiyle, "malum" yani ism-i mef'ûl mânâsı kastedilmiş olur. Böylece de, ilm kelimesinin başındaki eliflâm, tarif ifade eder. "Malûm olanı bilmek..." de, Kur'ân'da olan şeylerdir. Bunu, şu şekilde izah edebiliriz: Kur'ân gelince, İnsanların bir kısmı, o Kur'ân'ı kabul edip ona sarıldılar. Göğüsleri, onunla genişledi, ferahladı. Böylece de en üstün makama nazil oldular. Bazıları ise, o Kur'ân'ı, mu'cize olması bakımından kabul etti, ilgili peygambere tâbi oldu; derken, orta bir dereceye ulaştılar. Kimileri de, meselâ Ebû Talib gibi, bu hususta ileri geri söz söylemekten çekindi ki bu, ilgili mertebelerin en düşük olanıdır. Bazıları ise, Kur'ân'ı kabul etmeyip onu tenkit ve ta'n ettiler. Şimdi, ilk olanlarından yüz çevirmek caiz değildir., sonrakilerden ise, yüz çevirmek vacibtir. Bu durumda, onun ulaşmış olduğu ilmin mevki ve derece, onun, berikilerle konuşmaması ve onlardan yüz çevirmesidir. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Allahü teâlâ, onların erişebilecekleri en son noktanın bu olduğunu beyan etti. Halbuki, "Allah, her nefsi ancak, gücünün yettiği ile mükellef tutar." Şimdi, ilmi olmayan deli ve çocuk, takat getiremeyecekleri şeylerle me'mûr olamazlar. O halde, Cenâb-ı Hak, daha nasıl, onları ikâba duçar kılacaktır? Cevap: Biz deriz ki, Cenâb-ı Hak, daha önce, onların, Allah'ın zikrinden yüz çevirdiklerini belirtmiştir. Binâenaleyh, buna göre sanki, onların ilimlerinin olmayışı, ilmi kabul etmeyişleri yüzünden olmuştur. Allahü teâlâ, onların yüz çevirmelerini, bu bilmeme işi buna nisbet edilsin de, böylece ilahî ceza tahakkuk etsin diye, takdir etmiştir. Zemahşerî ise şöyle demektedir: ifâdesi, iki cümle arasına girmiş bir cümle-i itiraziyye'dir. Buna göre, kelamın takdiri, "Onun için sen, bizim zikrimize arka çeviren, dünya hayatından başkasını arzu etmeyen kimselerden yüz çevir. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilenin ta kendisidir..." şeklinde olmuş olur." Halbuki, ayet-i kerimenin maksadı, ancak, bizim bahsettiğimiz şekil ile tam olur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Onlardan yüz çevir. Çünkü bu, onların varacakları son noktadır. Ve, onlardan meydana gelen şeyin ötesinde de, başka bir şey meydana gelmez" demek istemiştir. Böylece de, ayetteki, "... arka çeviren..." ifadesi, cehalet sebebiyle olan mazeretlerinin sona erdiğine bir işaret olmuş olur. Çünkü cehalet, arka çevirme ve sadece dünyayı tercih etmek ile olur. Müteakiben söz yeniden başlayıp "Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilenin ta kendisidir. O, hidayet bulan kimseleri de pek iyi bilendir" buyurmuştur. Bu ifadenin, daha önceki kısımla münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir: 1) Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "yüz çevir..." diye hitap edip, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, kavminin iman etmesini alabildiğine arzulayıp, her aklına geldikçe de, "Hatırlatmada, tebliğde henüz fayda vardır. Kâfir kimselerden, bir takım kimseler de, savaşsız olarak iman edebilir..." deyince, Cenâb-ı Hak ona, "Senin Rabbin, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilendir" buyurdu. Böylece o, hiçbir mükellefin, (bu safhada), sadece davet ve iyi dilek ile iman etmeyeceğini, onlar hakkında en son safhada, ancak kılıcın ve savaşın fayda vereceğini anladı; böylece de, artık onlarla ciddileşmeyi bırakıp, savaşmaya yöneldi... Bu izaha göre, ayetteki (......) ifadesinin anlamı, "O, kendi takdirinde, kimin sapacağını ya da kimin hidayete ereceğini, ilm-i ezefîsiyle bilmektedir. Binâenaleyh, bu iki durum O'nun nezdinde birbirine karışmaz. Yüz çevirmede ümitsizlik yoktur, hatta örfte, bazan maslahat sayılır" şeklinde olur. 2) Bu ifade, "Her halde ya biz, ya siz mutlak bir hidayet üzerindeyiz. Yahut apaçık bir sapıklıkta..." (Sebe, 24) ve "Allah aramızda hükmedinceye kadar..." (A'râf,87) ayetleri mânâsındadır. Ki, bunun izahı şöyle yapılabilir: Onlar, "Biz, hidâyet üzereyiz. Siz ise, batılı savunuyorsunuz.." dediler. Derken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara ilgili delilleri getirdi, fakat bu onlara fayda etmedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Onlardan yüz çevir, senin mükâfaatını Allah verecektir. Çünkü O, sizin "hidâyete ermişler", onların da "sapıtmış kimseler" olduğunu bilmektedir" buyurdu. Münazara ve münakaşa yapan iki kişi, güçlü bir hükümdarın yanında münazara edip, maksadları da, ilgili hususun hükümdar yanında anlaşılması olduğu zaman, şimdi, karşı taraf hakkı kabul ederse, bu ne âlâ; aksi halde, hakka isabet eden tarafın maksadı, bunun, hükümdar nezdinde (de) ortaya çıkmasını sağlamak olur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak adetâ, "Mücadeleni verdin, hem de çok güzel yaptın. Allah, hakka isabet edeni, etmeyenden ayıran ve onları en iyi bilendir" buyurdu. 3) Allahü teâlâ, peygamberine, yüz çevirmesini emredip, kavminden de büyük eziyyetler sudur edip, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de iman edecekleri ümidiyle, bütün bunlara katlanıp, "(ama neticede) bütün bunlar neticesiz kalıp onlar iman etmeyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) adeta, benim çabalarım ve onların eziyyetlerine katlanmam, boşuna oldu.'." deyince, bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz Allah sapıtanların da, hidayete erenlerin de durumunu bilir. Çünkü, göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır. (Bunların yaratılması ise Allah'ın) kötülük edenleri, yaptıklarına mukabil cezalandırması, hidâyete eren ve güzel harekette bulunan kimseleri de daha güzeliyle mükâfaatlandırması içindir.." buyurmuştur. Burada birkaç mesele vardır. Ayetteki Ayrı Hûve Zamiri İlgili ayetteki (......) lafzına, zamir-i imâd (dayanak zamiri) zamir-i fasi denilir. Cenâb-ı Hak şayet, (......) demiş olsaydı bile, söz tamam olurdu. Ne var ki, ilgili ifadeler böylesi fasıl zamirlerinden uzak kaldığında dinleyen kimse (meselâ burada), (......) kelimesinin (......) kelimesinin haberi olduğnu veya bunun yanısıra, başka bir haber bulunduğunu bildiği için, sözün sonrasını dinlemeye yönelir. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Şayet bir kimse, "Zeyd'e gelince, Amr ondan daha bilgilidir" demiş olsa, Zeyd'in ( 'nin) haberi, kendisinden sonra gelen cümle olmuş olur. Ama bu kimse (......) derse, böyle bir tereddüt bertaraf olmuş olur. Allah Hakkında İsm-i Tafdil Ayetteki (......) kelimesi, "mufaddalun aleyh"i, yani başkalarının kendilerine tercih edilmiş olduğu kimselerin bulunmasını gerektirir. Nitekim Arapça'da, Zeyd, Amr'dan daha bilgili (......)'dir" denilir. Peki, buna göre, (ayette ifâde edildiği şekliyle), Allah kimlerden daha bilgilidir? Biz deriz ki: Ef'alu (......) kalıbı, genellikte, "Benzeri bulunmayan âlim..." anlamına gelir. İmdi, şayet o muhtevada bir âlim varsa, işte "mufaddalun aleyh (mukayese edilen)"dir. Yok, eğer yoksa, zaten gerçekte âlim olan sadece O'dur." Allah'ın sıfatları hakkında kullanılması halinde "ef'alu" kalıbı, pekçok yerde, işte bu mânâya gelmektedir. Meselâ, "Allahu ekber" denilir. "Hakikatte, O'nun gibi bir Kebîr olmadığı gibi, O'ndan ekber de yoktur. Buna uygun düşen bir başka misâlde, meselâ dualarda kullandığımız, "Ya ekreme'l-ekremîn" ifadesidir ki, bunu söyleyen kimse adeta, "Senin gibi kerîm yoktur. Gerçekte en keremli olan ancak sensin.." demek istemiştir. Yoksa mukayese kasdl yoktur. İşte ayetteki fiil "hidâyete ereni ya da sapıtam bilendir, âlimdir..." diyenlerin görüşlerinin mânâsı budur. Şöyle de denebilir: Allah,kendisi dışında başka bir âlimin varsayılması halinde- her âlimden daha bilgilidir. Üçüncü Mesele Hem, "onu bildim", hem de "onu bildim" ifadeleri kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu ayetinde buyururken, meselâ En'âm Sûresi'nde "O, yolundan sapanı en İyi bilendir" (A'râf, 117) buyurmuştur. Hem sonra, ilmin malûma taalluku daha güçlü olduğu zaman, malûmattan "ilim" mânâsı da kastedilmiş olabilir. Ki bu, ya ilmin kuvvetinden, ya malûm olanın açık oluşundan, ya ilmin malûm ile te'kîd edilmesinin vücûbundan, yahutta, fiilin kuvvetli oluşundan ötürü olmuş olabilir: İlmin kuvvetli olmasına gelince bu, meselâ Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphe yok ki Rabbin, senin, gecenin üçte ikisinden biraz eksik; yarısı, üçte biri kadar ayakta durmakta olduğunu (...) biliyor" (Mûzemmil, 20) ayeti ile "Allah'ın muhakkak (her şeyi) görüp durduğunu hiç de bitmemiş mi?.."(Alak, 14) ayetinde böyledir. Şimdi, Cenâb-ı Hakk'ın ilmi tam ve şümullü olunca, o ilmini (yani ayetteki (......) fiilini) Kendi gözetiminde bulunan kulunun hallerinden bir haline harf-i cer'siz olarak taalluk ettirdi. (Birinci ayet), kulun ilmi zayıf ve muhdes olunca da, beşer ilminin ihata edemeyeceği sıfatlarından bir sıfat olan mef'ûle, ilmi, harf-i cer ile taalluk ettirdi. (Alâk Sûresi'nde) yahutta şöyle diyebiliriz: Allahü teâlâ'nın görücü olması, hissedilir, güzle görülür, elle tutulur cinsten bir şey olmayınca, kendisi hakkında harf-i cer'siz, başkası hakkında ise harf-i cer ile taalluk ettirdi. Malumun zahir olmasına gelince, bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın, kimi dilerse onun rızkını yaymakta, (kimi de dilerse onunkini) kısmakta olduğunu hâlâ bilmediler mi?.."(Zümer,52) ayetinde oludğu gibidir. Allah'ın böyle olduğu aşikâr ve malûmdur. İlmin malûm ile te'kid edilmesinin vücubu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bil ki, Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur" (Muhammed. 19) ayetinde olduğu gibidir. Bunun, zahir kabilinden olduğu da söylenebilir. Nitekim "Biliniz ki sizler, Allah'ı acze düşürücü değilsiniz.."(Tevbe,2) ayeti de böyledir. Fiilin kuvvetine gelince, Cenâb-ı Hak, "Onu asla sayamayacağınızı bildi..." (Mûzemmil, 20) ve "Şüphe yok ki Rabbin, senin, gecenin üçte ikisinden biraz eksik (...) ayakta durmakta olduğunu biliyor"(Müzemmil,20) buyurmuştur. Şimdi, kullanılan şey, fiil olunca, Allahü teâlâ, onu, harfi cersiz olarak mef'ûle taalluk ettirmiştir. Kullanılan şey fiil değil de, ameli zayıf bir ise delâlet eden bir isim olduğunda ise, o ismi, mef'ûle, harf-i cer ile taalluk ettirir ki, işte bu sebepte Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Dördüncü Mesele Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok yerinde sapıtanları bildiğini, hidayete erenleri bilişinden önce zikretmiştir. Meselâ En'am, Nûn ve bu Necm Sûresi'nde olduğu gibi... Çünkü bütün buralarda bahsedilen, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile inatçı kâfirlerdir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, onları tehdid etmek ve peygamberinin kalbini teselli için, önce onlardan bahsetmiştir. Beşinci Mesele Hak teâlâ, bu yerlerden birisinde, "O (Allah), yolundan sapanı en iyi bilendir"(Enam, 117); bir diğerinde, yani bu sûrede, de buyurmuştur. Binâenaleyh bu konuda ne dersin? Ben derim ki: "Evet, Biz bu hususu, biri aklî, diğeri ise naktî, iki bahisle ele alalım: Aklî olan şudur: Kadîm ilim, malum olana, olduğu biçimde taalluk eder. Eğer bu iş dün meydana gelmişse, O, bunun dün meydana geldiğini bilir ve O'nun ilmi bizim ilmimiz gibi değildir. Çünkü ilgili şeyin dün meydana gelmesi, bizim ise onu ancak bugün bilip öğrenmemiz mümkündür. Aksine, O'nun ilmi, "Ne göklerde ne yerde bir zerre miktarı O'nun bilgisinden kaçamaz" (Sebe, 3) ayetinde bildirildiği şekildedir. Meydana gelen şey, O'nun ilminden, bir göz açıp kapayıncaya kadarki süre bile geç kalmaz. Naklî olan bahis de böyledir: İsm-i fail, muzarî manasına oluduğu zaman, fiilinin ameli gibi amel eder. Ama mâzî manasına olduğunda, müştak olduğu o fiili gibi amel edemez. Nitekim sen "Ben dün Zeyd'i dövücüyüm" diyemezsin. Eğer, Zeyd'i mef'ûl (tümleç) yapmak istiyorsan, sana düşen demendir. Yok eğer bu fiilin ism-i failini kutlanmak istiyorsan, o zaman sana düşen, bunu izafetle kullanman ye meselâ, "Dün Zeyd'i döven benim" demendir. Yine "Ben dün Zeyd'i dövenim" denilebilir. Bunun sebebi şudur: fiil meydana geldiğinde, bunun' istikbalde yenilenmesi, halde (şimdiki zamanda) bulunması söz konusu değildir. Binâenaleyh bu iş, olup bitmiştir ve artık amel etmekten âcizdir. Fakat hâle ve olması beklenen şeye gelince, bunun için meydana gelme söz konusudur. Binâenaleyh işte bunu amel ettirmek mümkündür. Bunun böyle olduğu anlaşıldığına göre, şimdi şöyle diyebiliriz: Allahü teâlâ, (saptı) buyurunca, bu sapma işi, mazî olmuş olur ve O'nun ilmi bu hadiseye, bu hadise meydana geldiği anda taalluk etmiş ve böylece onu bilmiştir. Fakat ayetteki "çok iyi (daha iyi) bilir" ifadesi, "âlim" manasınadır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak bu ifadeyle sanki demek istemiştir. Eğer burada "be" harf-i cerri getirilmeyecek olsaydı, o zaman, mâzî manasına olan ism-i faili amel ettirmek sözkonusu olurdu. Ama Hak teâlâ, buyurunca, "Hernekadar ezelde Allah, onun sapıtacağını biliyordu ise de, ilminin, bundan başka ileride olacak bir başka taalluku da vardır ki o da onun vuku bulduğudur. Zira "Allah falan kişinin saptığını, ezelde bildi" demek doğru değildir. Doğrusu şöyle demektir: "Allah, falancanın sapacağını ezelde bildi." Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, onun sapacağını bildiğini ifade etmiştir. Böylece de ism-i fail, muzârî manasına olmuş olur ve müştak olduğu fiilinin ameli gibi amel eder. Dolayısıyla (Arapça'da) "Zeyd, bizim meselemizi, Amr'dan daha iyi bilir" denilmez, denilmesi gerekir. İşte bundan ötürü, nahivciler, En'âm Sûresi'ndeki ifadesinin, fa takdirinde olduğunu söyleyerek, (......) kelimesi, ism-i tafdildir. İsm-i tafdil ise, müteaddî değil, ancak lâzım fiilden yapılır. Eğer fiil rnüteaddî ise, lâzıma çevrilir. O halde, fö fiili, sanki ayne'l-fiilinin zammesi ile babından gibidir. Durum, taaccüb sığaları için de aynıdır. Mesela biz, "O onu amma da bildi!" dediğimizde, bu sanki, bir lâzım fiilden yapılmış gibi olur" demişlerdi. Fakat ben buna şu şekilde cevab veririm: Ayetteki ifadesi, manasınadır. Biraz önce, Allah'ın sıfatları hakkında, bu tür ifadelerin kullanılması halinde, genelde bunların manalarının, "O, benzeri bulunmayan bir alimdir..." gibi bir şekilde olması gerektiğini anlatmıştık. Böylece Cenâb-ı Hak da, gerçekte (Daha iyi, en iyi bilen) olmuş olur. Dolayısıyla yaptığımız bu izah, "Allah âlim, başkası değildir" denilmesinden daha güzeldir. İmdi, eğer, "Cenâb-ı Hak niçin burada orada ise buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: Burada ilgili dalâlet, geçmişte meydana gelmemiştir ve bu husus, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onların hidayetinden ümitsizliğe düşüp, onlardan yüz çevirmesinin emrolunmasıyla te'kid edilmiştir. Orada ise, Cenâb-ı Hak, daha önce, "Eğer yeryüzündekilerin ekseriyetine itaat edersen, onlar seni Allah'ın yolundan saptırır" (En'am, 116) buyurmuş, daha sonra, "Şüphesiz O (Allah) yolundan sapanı en iyi bilendir" (Enam, 117) buyurmuştur ki bu, "Eğer saptı isen, Allah senin bu sapışını bilir" demektir. Dolayısıyla ilgili sapıklık henüz meydana gelmiştir ve bu sebeble de, burada mazî sigası kullanılmamıştır. Altıncı Mesele Cenâb-ı Hak, dalâletten bahsederken "yolundan" demiş, hidayetten bahsederken "yoluna" dememiştir. Çünkü "Allah'ın yolundan sapma", dalâlettir ve bu ifade kişinin dalalette olduğunu anlatmada yeterlidir. Çünkü sapma, ancak yolda iken olur. Maksada gidilecek yere ulaşıldıktan sonra, artık dalâlet (sapma) söz konusu olmaz. Yahut şöyle diyebiliriz: Allah'ın yolundan, ister başka yola girsin, ister girmesin, gerçek maksadına ulaşamaz. Ama bir yola girenin, bu yola girmemesi halinde maksada ulaşması mümkün değildir. Bunu, onun yolundan başka bir yola sapan kimsenin sapık (dâil) sayılısı ve o yola sevkedilenin muhtedî sayılmayışı da te'kid eder. Fakat kişi, bilinmemesi halinde imanına zarar getirecek her meseleye ulaştığında, işte o zaman yakînî ihtida (hidayet) meydana gelir ki, gerçek ihtida işte budur. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, (yoluna) demeksizin, ve buyurmuştur. Ödül ve Ceza |
﴾ 30 ﴿