31"Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa, (hepsi) Allah'ındır. Kötülük edenleri, yaptıklarına mukabil cezalandırması, güzel hareket edenleri de daha güzeliyle mükâfaatlandırması içindir (bütün bunlar)". Bu ayet, Allahü teâlâ'nın zenginliğinin ve kudretinin mükemmelliğine bir işarettir. Hak Tealâ böyle buyurmuştur, çünkü daha sonra, "Senin Rabbin, ganî ve kadirin kim olduğunu en iyi bilendir" demek ister. Zira bilip de muktedir olamayan kimse, mükâfaatlandıramaz. Bu sebeble Hak teâlâ, "Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır" buyurmuştur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:Zemahşerî, burada 'nin lâm'ının, "(Allah), atları, katırları ve eşekleri, binesiniz diye (yarattı)" (Nahl, 8) ayetindeki lâm gibi, (maksadı gösteren bir lam) olduğuna inandığını ortaya koyan sözü söylemiş ve bu hususta yine kendi mezhebine (Mu'tezile'ye) göre hareket etmiş, bu ayetin manasının, "Allah yerde ve gökte olanları, cezalandırma (karşılığını vermek için) yaratmıştır" şeklinde olduğunu söylemiştir. O, Mu'tezilî inancından ötürü, söylediği bu şeyden hiçbir istisna yapmamıştır. Vahidî ise şöyle der: "Buradaki lâm; tıpkı "Onlar için bir düşman olsun diye..." (Kassas, 8) ayetindeki lâm gibi olduğunu söyler, yani, "O Firavun hanedanı, Musa'yı saraylarına alıp büyüttüler ama, bunun neticesinde Musa, onlara düşman ve başlarına dert olsun diye" manasındadir" der." Bu hususta sözün özü şudur: edatı ile maksadı göstermek için kullanılan lamı'l-garaz, mana bakımından biribirlerine hayli yakındırlar. Çünkü garaz (maksad) ilgili işin neticesidir, "hatta" ise, mutlak bir sonudur. Binâenaleyh ikisi arasında bir yakınlık vardır. Bundan dolayı birbiri yerine kullanılabilirler. Nitekim Arapça'da, "Oraya girinceye kadar gittim" ve "Oraya gireyim diye gittim..." denilir. O halde, lâmı'l-akibe (netice lamı), gaye için olan "hatta"nın yerine kullanılabilen lamdır. Burada bu iki izandan, daha ince olmakla birlikte, daha yakın şöyle bir izah da mümkündür. Ayetteki bu lâm, ne fiiline, ne de fiiline taalluk etmektedir. Aksine daha önce geçen, ve fiillerine taalluk etmekte olup takdiri, "Allah; sapana ve hidayete erene, hakettikleri karşılığı vermek için, sapanı da, hidayete ereni de en iyi bilendir. Çünkü Allah bunu en iyi bilendir" şeklinde olur. Böylece ayetteki, "Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır" cümlesi bir cümle itirazıyye olur. Şöyle de denebilir: Bu lâm, "yüz çevir" fiiline taalluk eder, yani, "ilgili cezanın tahakkuk etmesi için onlardan yüz çevir" demek olur. Bu tıpkı, bir iş yapmak İsteyen kimsenin, o işe manî olana, "Onu yapabilmen için bana uğra" demesi gibidir. Bu böyledir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), kâfirlerin hidayetinden ümit kesmediği müddetçe, o azab inecek değildir. Yüz çevirme ise, artık ümit kesme zamanında söz konusudur. Binâenaleyh Hak teâlâ'nın, "Güzel hareket edenleri de daha güzeliyle mükafaatlandırması için..." ifadesi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yüz çevirmesi halinde gerçekleşecek o azabın, haklarında Cenâb-ı Hakk'ın "Gelmesi halinde, sizden sadece zalimlere isabet etmeyip (herkesi içine alacak) fitneden sakının" (Enfal,25) buyurduğu azab gibi olmayacağının, aksine sadece zâlimlere mahsus olup, zâlimlerin dışındakilere en güzel mükâfaatın verileceğinin anlaşılması için gelmiş olur. Hak teâlâ'nın kötülük yapanlar hakkında, "yaptıklarına mukabil" deyip de, iyi hareket edenler hakkında, "daha güzeliyle" deyişinde söyle bir incelik vardır: Çünkü kötülük yapanın cezası azaptır. Böylece Cenâb-ı Hak, zulmedeceği vehmini defetmeye dikkat çekmek için, "Herkes ancak günahından ötürü, günahına göre ceza görür" demek istemiştir. "Daha güzel" mükafaatta ise, "yaptıklarına mukabil" dememiştir. Çünkü mükafaat eğer bir iyiliğe mukabil olmazsa, son derece güzel birşey olur. Bizim, ayetteki "hüsnâ" ifadesini, "hüsnâ (en güzel) ile mükafaat verme" diye manalandırışımız, bu inceliği ortadan kaldırmaz. Ama bunu, "güzel ameller" diye tefsir ettiğimizde, ortaya şöyle diğer bir incelik daha çıkar: Onların amelleri hakkında bir eşitlikten bahsedilmemiştir. Cenâb-ı Hak, muhsinlerin amelleri hususunda, Kendisinin keremine ve müsamahasına işaret etmek için, "el-hüsna" (en güzel) ifadesini kullanmıştır. Çünkü O, iki isimden (kelimeden) en güzel olanını zikretmiştir. Çünkü "hüsnâ" mevsûfun yerini tutan bir sıfattır. Dolayısıyla Hak teâlâ sanki, "el-esmâü'l-Hüsnâ" dediği gibi, burada da, "el-a'mâlü'l-hüsnâ" (en güzel ameller) demiş olur ve bu durumda ifade, tıpkı "Onların kötülüklerini bağışlayalım ve onları, yaptıklarının en güzellerine göre mükafaatlandıralım diye..." (Nahl, 97) ayeti gibi olur, yani "Allah onların amellerinin en güzelini alır ve onlar tarafından yapılan her iyi şeyin mükafaatını, bu en güzelin mükafaatına göre verir." Yahut da bu "hüsnâ" kelimesi, mahzûf "a'mâl'in değil, "mesûbe" kelimesinin sıfatıdır. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Güzel amelde bulunanların yaptıklarına mukabil, en güzel mükafaatla karşılık ver" yani "Onların mükafaatları, bu en güzel mesûbe (sevab) ve âkibet (netice)dir. İşte bu sadece karşılıktır. Ama fazl üstüne fazl, ziyade üstüne ziyade olan o fazlalık, bunun dışındadır" demiştir. Büyük Günahlardan Sakınanlar |
﴾ 31 ﴿