32

"O güzel hareket edenler, ufak ufak suçlar hariç olmak üzere, günahın büyüklerinden ve fuhşiyyâttan kaçınanlardır. Şüphesiz ki Rabbin, mağfireti bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz henüz analarınızın karınlarında ceninler halinde olduğunuz sırada, sizin ne olduğunuzu çok iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. O, ittikâ edeni çok iyi bilendir".

Ayetin başındaki ism-i mevsûlünün, önceki "Güzel hareket edenler" ifadesinden bedel olması muhtemeldir, açık olan da budur. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Kötülük edenlere ve iyilik edenlere karşılık vermek için..." buyurmuş olur. Böylece de, iyi hareket eden kimsenin, yaptığı o güzel amellerle, Allah'a hiçbir fayda sağlamadığı ortaya çıkar. Muhsin (iyilik yapan), kötülük yapmayan ve Rabbi katında kötü kabul edilen, aslında da kötü olan çirkin şeyleri yapmayandır. O halde, güzel amel işleyenler, büyük günahlardan kaçınanlardır. İşte en güzel ödül (hüsnâ) bunlar içindir. İşte böylece güzel amel işleyen, iyi hareket edenler ile kötü ameller işleyenler birbirinden ayırdedilmiş olur. Çünkü günahların büyüklerinden kaçınmayan, kötü davranmış, kaçınan ise güzel davranmış olur.

Bu izaha göre burada şöyle bir incelik var: Muhsin, günahlardan sakınan kimse olarak tarif edildiğine göre, nafile ibadetlerde bulunan kimse, muhsinden daha üstün olur. Fakat Allahü teâlâ, muhsinîni, hakettiğinden fazla ödüllendirmeyi va'detmiştir. Onun üstünde olanlar için ise, daha fazla ve ziyade mükafaatlar vardır. İşte bunlar da, kendileri için, kat kat mükafaat verilecek olanlardır.

Ayetin başındaki ism-i mevsulün, cümle başlangıcı olması da muhtemeldir ve takdiri, "Allah, büyük günahlardan sakınanların günahlarını bağışlar" şeklindedir. Bunun böyle oluşunun delili ise, Hak teâlâ'nın bunun hemen peşisıra getirdiği, "Şüphesiz ki Rabbin, mağfireti bol olandır" ifadesidir. Bu izaha göre ayet kendinden önceki ifadelerle birlikte, hem kötüler, hem iyilerin hem de ne kötülük ne iyilik yapmayanların, yani kendilerinden iyilikler sudur etmese bile, günah da işlemeyenlerin halini anlatır. Günah işlemeyenler de, kendilerinde mükellefiyet şartları bulunmayan çocuklardır. Bunlar için mağfiret vardır ki bu, "hüsna" (en güzel)in altında bir derecedir. Mananın böyle oluşu da, daha sonra gelen, "O sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz henüz analarınızın karınlarında ceninler halinde olduğunuz sırada, sizin ne olduğunuzu çok iyi bilendir" beyanı ile ortaya çıkar. Yani, "o, kötülük edip sapan ve iyilikte bulunup hidayete erenlerin kimler olduğunu bildiği gibi, kendisinde ne iyilik ne kötülük bulunan kimseleri de bilir."

Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) ifadesi (......) ifadesinden bedel olduğuna göre, bunların biri mazî, biri muzarî olmak suretiyle, niçin farklı sigalarla ifade edilmişler? Çünkü Cenâb-ı Hak, öncekinde fiili mazî kullanıp, burada muzarî kullanmış, bunun yerine dememiştir? Deriz ki: Bu tıpkı bir kimsenin "Benden isteyenlere verdim, yani bana isteyiciler olarak gidip gelenlere verdim" demesi gibidir. Bu da, "gidip-gelmeyi ve istemeyi adet haline getiren kimseler benden istediler, ben de onlara verdim, yardım ettim" demektir. Mana burada da aynıdır. Cenâb-ı Hak, "kaçınanlar" buyurmuştur ki bu, "Günahlardan kaçınmayı adet haline getirenler" demek olup, "bazan kaçınan, bazan yapanlar" manasına değildir.

Tağuta Uymayı Bırakanlar

İmdi, eğer, "Hak teâlâ Kur'ân'ın pek çok yerinde, büyük günahlardan üahsederken, meselâ "Büyük günahlardan ve fahiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman bizzat bağışlamakta olanlara (...)"(Şura,37), yine mesela tağuta ibadet edenler hakkında, "Tağuttan, ona tapmaktan kaçınıp da, Allah'a yönelenlere gelince (...)" (Zümer. 17) buyurmuştur. Tağut'a ibadet, itikadla ilgilidir. İtikad (iman), bir kere yerleşti mi, devam eder. Dolayısıyla Tağuttan kaçınan onun batıl oluduğuna inanır ve bu inancı sürdürür. Fakat içki ve zina gibi günahlar konusunda insanların hareket tarzları değişiktir. Dolayısıyla insan bunu bazan bırakıp sonra tekrar taşlayabilir, fşte bundan ötürü, "Tevbe ettiğinde günahlar, bunlardan durur. Ama Kâfir müslüman olduğu zaman, bunlardan uzak duramaz" denilmiştir. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hak, büyük günahlar hakkında, buyurmuştur ki bu, "hep oçınanlar ve kaçınma işine hep devam edenler" demektir. Tağuta (putlara) tapma Hususunda ise, maksada daha fazla delâlet etsin diye mazî sigası ile, kaçınmış olanlar" buyurdu. Bir de, büyük günahların birçok çeşidi vardır. Dolayısıyla nsanın, birinden, diğerinden, üçüncüsünden, yani tek tek herbirinden içtinap etmesi gerekir. Dolayısıyla bu ictinapda, bir tekrar söz konusudur. İşte bu sebeple, Cenâb-ı Hak, bu gibi yerlerde, (tekrarı ifade eden) muzarîsigasını kullanmıştır. Putlara ibadet işi ise, temelde tek birşeydir. Dolayısıyla burada muzarî fiil getirilmemiş, bir defa kaçınmaya delalet eden, mâzî sigası getirilmiştir.

Kebâir'in Manası

İkinci Mesele

Kebâir, "kebîre" kelimesinin çoğuludur. "Kebîre" ise, bir sıfattır. O halde bunun (mahzûf) mevsûfu nedir? Deriz ki: Kebîre (el-fa'le) kelimesinin sıfatıdır. Buna göre sanki, (günahlardan, büyük işler) denilmek istenmiştir.

Kebîre'nin Günahla İlgisi

Eğer, "Kullanılışta, "kebîre" lafzının günahlara tahsis edilmesinin hikmeti nedir? Bir kimse mesela, "kebîre olan bir iyilik" demiş olsa, buna bir engel yoktur?" denilirse, biz deriz ki: Hasene (iyilik), hiçbir zaman büyük olamaz. Çünkü kulun yapması gerekli olan şeyler, Allah'ın ona verdiği nimetlerle mukayese edildiğinde, yaptığı o şeyler son derece küçük kalır ve hatta, eğer Allah onları kabul etmese, heba olurdu. Fakat Allahü teâlâ'nın her türlü nimeti verdiği o kuldan bir günah sâdır olduğunda, bu büyük (kebîre) sayılır. Hatta eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, yeme içme ile meşgulken ibadet etmeme hali bile, günah sayılırdı. Fakat Allahü teâlâ günahların bir kısmını bağışlamış, bir kısmını da küçük kabul etmiştir.

Fevahiş Ne Demek?

Ayette "kebâlr" zikredildiğine göre, ayrıca "fevâhiş" kelimesinin de kullanılmasının hikmeti nedir? Deriz ki:

Kebir, yapılan işteki günahın miktarına ve büyüklüğüne, "fevâhiş"' sözü ise, o günahdaki çirkinlik özelliğine işarettir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "miktarları büyük şekilleri (özellikleri) çok çirkin olan işlerden sakınanlar" demek istemiştir. Çünkü "fahiş" kelimesi Arapça'da, çirkinliği kapatılamayan nahoş şeyler için kullanılır. Kalıplardaki harflerin terkibi de buna delâlet eder: Çünkü sen, bu kelimedeki harflerin yerini değiştirip de meselâ, "ha-şe-fe" dediğinde, tarif edilmez bir çirkinlik manası meydana gelir. Çünkü Arapça'da, deve, bevletmek (işemek) için, kendine mahsus (o çirkin) şekilde durduğunda, denilir. Binâenaleyh "fahş", çirkinlik, kendisinin ayrılmaz özelliği olan bir kelimedir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "fahiş günahlar" dememiş de, büyük günahlar hakkında, "Günahların kebîre olanları" demiştir. Çünkü eğer büyük günahları, "isme" (günaha) izafe etmekle belirlememiş olsaydı, maksat hasıl olmazdı. "Fevâhiş" ise böyle değildir.

Kebair ve Fevâhiş

Kebâir ve fevâhiş hakkında epeyce söz edilmiştir: Meselâ "Kebâir, Allah'ın açık ve net bir şekilde, yapılmasına karşılık cehennemini va'dettiği şeylerdir. Fevâhiş ise, yapılması halinde, Allah'ın dünyada iken şer'î cezalar koyduğu şeyler" diye tarif edilmiştir. Yine, "Kebâir, helal sayanın kâfir olduğu şeyler" diye de tarif edilmiştir. Yine "Kebâir, Allahü teâlâ'nın, isteyenleri, ancak tevbe etmeleri şartıyla bağışladığı günahlar" diye de tarif edilmiştir ki bu, Mu'tezile ye göre yapılmıştır. Ama bütün bu tarifler, bir şeyi, kapalılık bakımından, yine, kendisi gibi kapalı veya daha kapalı olanla tarif etmektir.

Biz ise, "kebair, günahtık miktarı (derecesi) büyük olan, fevâhişin ise, çirkinliği apaçık olan şey" demek olduğunu biraz önce anlatmıştık. O halde, kebire, yapılan işin miktarı ile; fahişe (fuhşiyyat) ise, aynı şeyin keyfiyyeti ile ilgili bir sıfattır. Nitekim Arapça'da meselâ, alaca hastası hakkında, "bu, kebîr ve rengi açık beyaz bir hastalıktır" denilir. Böylece kebîre, miktarın; "açık" (zahir) kelimesi de, keyfiyyetin anlatımı için getirilmiş bir ifadedir. Buna göre şimdi diyoruz ki: Her günahta aslolan, onun büyük (kebire) sayılmasıdır. Çünkü Allah'ın nimetleri öylesine çoktur. Nimet verenin emrine muhalefet etmek, her halükârda büyük bir günahtır. Fakat Allahü teâlâ, kullarından, hataen ve unutularak meydana gelen kusurları bağışlamıştır. Çünkü bunlar, ya kulların hepsinde bulunduğu için, yahut da onlardan çokça sudur ettiği için, Cenâb-ı Hakk'a karşı saygısızlığa delâlet etmiştir. Bunlar mesela, bir iki defa, yalan söylemek, gıybet etmek, namahreme bakmak ve şüpheli işleri işlemek gibi... Çünkü bu tür şeylerden, kaçınabilen her zaman sayıca pek azdır. İşte bundan ötürü alimlerimiz; "Sazlar eşliğindeki şarkı-türkü dinlemek günah sayılır. Ama insan bunları, bu işi sanat haline getirmemiş olan, bir şahıstan dinlerse, günah sayılmaz" demişlerdir. Binâenaleyh buradaki küçüklük büyüklük, bahsettiğimiz özellikle ilgili olur. Bu da şudur: İnsanlar eğer o yapılan şeyi, Cenâb-ı Hakk'a saygısızlık anlamına almıyorlarsa, bu kimse büyük günah işlemiş sayılmaz. Yaptığımız bu izaha göre bu hususlar, zaman ve şahısların değişmesine göre değişir. Binâenaleyh müttakî bir âlim, kadınlarla fazlaca ilgilenir veya çokça oyun oynarsa, bu kimse büyük günah işlemiş olur. Ama dellâl, bohçacı ve işsiz-güçsüz kimselerin hareketleri böyle değerlendirilmez. Yine namaz vakitlerinde oyun oynanması ile bu vaktin dışındaki oyun aynı değerlendirilmez. Bu izaha göre, her günah büyüktür. Fakat mükellefin, Allah'ın lûtfu ve affı sayesinde, onun büyük günahlardan sayılmayacağını bilmesi veya zannetmesi müstesna...

Lemem (Küçük Günah)

Ayetteki, "lemem" hakkında şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, mü'minin niyetlenip de gerçekleştirmediği şeydir. Kelime, "bir araya gelme, toplanma" manasına gelen fiilindendir. Buna göre, sanki bu kimse, azmini toplayarak, bu işe karar vermiş (ama yapmamış) demektir.

b) Bu, mü'min kimsenin yapıp da, anında pişman olduğu şeydir. Bu durumda kelime, kişiyi bir anlık tutan, delilik-şuursuzluk manasındaki "lemem" kelimesidir. Buna göre o insanı, bu delilik bir anlığına tutup bırakmıştır. Bu manayı "Onlar, fuhşiyyat işlediklerinde veya kendilerine (günah işleyerek) zulmettiklerinde, hemen Allah'ı hatırlarlar ve günahlarından dolayı istiğfar ederler" (Al-i imran, 135) ayeti destekler.

c) Lemem küçük günah demek olup, hiç beklemeden, aniık bir ziyaret manasına gelen, fiilindendir. Nitekim, Arapça'da bir kimse az yediğinde, denilir. Bu izaha göre, ayetteki (......) ile ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:

1) Bu istisna, kendinden önceki, "fevâhiş"den yapılmış. Buna göre, şu iki izah söz konusudur:

Birincisi: Bu, istisna-yı munkatı'dır. Çünkü lemem, fevâhişden değildir.

İkincisi: Bu, istisna'yı muttasıldır. Çünkü biraz önce biz, hertürlü günahın, Allah'ın nimetlerle mukayese edilmesi ve kulun üzerine düşen şeyleri yapması ile mukayese edilmesi durumunda bir kebire ve fahiş bir iş olacağını açıklamıştık. Zira Allahü teâlâ, "Onlar fuhşiyyât işlediklerinde "(Al-i İmran, 135) buyurmuştur. Fakat Allahü teâlâ, bu fuhşiyyâttan pek çok şeyi istisna etmiştir. Nitekim "Fevâhiş, her türlü masiyyettir, ancak Allah'ın bunlardan istisna tutup, bizi affedeceğini va'dettikleri müstesna" denilmiştir.

2) Buradaki edatı, "gayru" manasına olup, "gayre'l-lememi" takdirindedir. Bu durumda "gayr", eğer temyiz için kullanılmışsa sıfat olur. Nitekim Arapça'da, "Cinsel gücü olmayanlar hariç diğer erkekler" denilir. Buna göre "lemem", fahişe ile aynı olmuş olur. Ama "gayr" kelimesi, "kadınlar değil erkekler bana geldi" sözünde olduğu gibi, te'kid ve izah için olup başka mana ifade ederse, durum böyle olmaz, denilmesi gibi, başka şey için getirilmiş olursa, böyle olmaz.

3) Bu, "kaçınanlar" ifadesinin delalet ettiği, kaçınma fiilinden istisnadır. Çünkü bu istisna, o kimselerin kebâire yaklaşmadıklarına delâlet eder. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Onlar ona hiç yaklaşmazlar, ancak ona düşmeyecek, onu işlemeyecek bir biçimde yaklaşırlar" demek istemiştir. İşte "lemem" budur.

Ayetteki, cümlesi, az önce geçen kısmının yani başlayan bir cümle olduğu şeklindeki görüşe açıkça bir delildir. Çünkü, iyilik yapanlara mükâfaat verilmiş, günahları bağışlanmıştır. Büyük günahlardan kaçınanların küçük günahları bağışlanır. Kebaire girip de tevbe edenlerde affedilir. Böylece, affa mazhar olmayanlar sadece günah işleyip de günahta ısrar edenler kalmıştır, demek ki mağfiret-i ilahiyye geniştir.

Burada, şöyle ince bir başka mana da vardır: Cenâb-ı Hak kötülük yapanları mağfiretten istisna tutunca, bu işin mağfiretteki bir azlıktan dolayı olmadığını, tam aksine kendisinin meşietinden kaynaklandığını; iyilik ve kötülük yapan herkesi bağışlamayı istemesi halinde bunu yapacağını ve mağfiretinin bunları da içine alabileceğini beyan buyurmuştur. Çünkü mağfiret, örtmek kökünden gelmektedir. Örtme işi ise, ancak çirkin ve kabın olan hakkında kullanılır. Şimdi sen, Allah'ın yarattığı kimselerin yaptıklarına bakıp, o yapılan şeyleri, Allah'ın onlara verdiği nimetlerle mukayese ettiğinde, o kimseyi kusurlu ve hatalı bulursun. Çünkü, apaçık istiğnası (müstağni olması) ve tartışılmaz ululuğu ile birlikte, sayısız nimetler veren kimseye bir dirhem veyahutta ondan daha azı ile mukabelede bulunmak isteyen kimse, bu şeyi gizlemek ve örtmek ihtiyacını hisseder.

Allah Sizin Mayanızı Bilir

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz henüz analarınızın karınlarında ceninler halinde olduğunuz sırada, sizin ne olduğunuzu çok iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. O, ittikâ edeni çok iyi bilendir" buyurmuştur.

Önceki Kısımla Münasebet

Bu ifadenin, kendinden öncekilerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:

1) Bu, daha önce geçen, Cenâb-ı Hakk'ın, "O, sapanı en iyi bilendir" ifadesini te'kid eden bir ifadedir. Buna göre, kâfirlerden bir iş yapmak isteyen kimse, meselâ,

Biz, karanlık gecenin ortasında, kimseciklerin bulunmadığı bir evde şunu şunu yapıyoruz. Bunu, Cenâb-ı Hak, nerden ve nasıl bilebilir?" diyebilir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "sizin yaptığınız şeyler, analarınızın karnında bir cenin halinde bulunduğunuz halinizden, daha gizli ve kapalı değildir. Ben, bütün bu hallerinizi bilenim..." demek istemiştir.

2) Bu, sapan ve hidâyete eren kimselerin, Allah'ın takdiri ile, o iş üzerinde olduklarına ve öyle yaptıklarına bir işarettir. Çünkü Hak teâlâ, onlar daha analarının karnında iken, onların durumlarını bilmiş, böylece de kimisinin sapan, kimisinin de hidâyete erenler olduklarını takdir etmiştir.

3) Bu ifâde, daha önce bahsi geçen "ceza" kavramının bir tekidi ve seyâniyyesidir. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak, "Kötülük edenlere, yaptıklarıyla karşılık vermesi için..." buyurunca, bu kâfirler de "Bu ceza, ancak haşirle, yeniden dirilme ile tahakkuk edebilecek bir cezadır. Halbuki, dağıldıktan sonra, parçaları bir araya getirmek, (meselâ), Zeyd'in olan o parçaları, onun bedeninde herhangi bir barışıklığa meydan vermeksizin yeniden bir araya getirmek imkânsızdır" deyince, bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ... sizin ne olduğunuzu çok iyi bilendir" buyurmuştur. Böylece de O, "Kudreti sayesinde, o parçaları, sizi yoktan icâd ettiği gibi, ilmine uygun bir biçimde bir araya getirecektir" demek istemiştir.

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Zarfın Âmili

Bu ifâdenin başındaki iz âmilinin, (......) kelimesinin delâlet ettiği şey olması muhtemeldir. Buna göre kelamın takdiri,

"O sizi yoktan var ederken bilendir" şeklinde olur. Bu âmilin, mahzûf ifâdesi olması da muhtemeldir. Böyle olması halinde bu, Cenâb-ı Hakk'ın âlim olduğunu pekiştiren bir ifâde olur ve kelamın takdiri de, "O sizi bilendir. Eğer, O'nun sizi bilmesi hususunda bir şüphe içinde iseniz, o halde bu durumda, O'nun sizi topraktan yaratması halini de hatırlayınız..." şeklinde olur.

Topraktan Yaratılış

(......) kelimesinin, bütün insanlar için geçerli olduğunu defalarca söyledik. Gerçi bazı insanlar yalnız Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in kastedildiğini söylerler. Fakat bizim açıkladığımız üzere gıdalar topraktan olur, gıdalardan da nutfe olur. Böylece her insanın aslı toprak olur.

Ayetin Muhatapları

Şayet birisi, ifâdesinin, ille de Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) manasına alınması gerektiğini; zira, onun cenin safhası geçirmediğini, "ve siz henüz analarınızın karınlarında ceninler halinde olduğunuz sırada" ifadesinin Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in dışındakilerle ilgili olduğunu" söyler de, buna karşılık sen de, ifâdesinin bütün insanlarla ilgili bir ifâde olduğunu söylersen, bu durumda bütün insanların analarının karnında cenin olmuş olmaları gerekir" dersen, ki, bu, felsefecilerin görüşüdür (ne dersin?).. Biz deriz ki: Durum hiç de böyle değildir, çünkü ayet hitap esnasında mevcut olanlara hitap etmektedir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, "O, sizi en İyi bilendir" ifadesi, bir görüşe göre, ayetin nüzulünden sonra mevcut olan herkese, diğer bir görüşe göre de, inerken mevcut olan herkese bir hitap olup, bunların, birer cenin olarak, yerden meydana geldiklerinde şüphe yoktur.

Dördüncü Mesele

"Cenin", analarının karnında olan yavru anlamına gelir. Dışarı çıktıktan sonra ise, çocuk veya düşük adını alırlar.

O halde, "analarınızın karınlarında iken" buyurulmasının hikmeti nedir? Biz deriz ki, bu, Allah'ın, ilim ve kudretinin mükemmel oluşuna dikkat çekmek içindir. Çünkü, ana karnı, alabildiğine karanlıktır. Binâenaleyh, yavrunun halini daha orada bilen zâta, kulların apaçık görünen halleri, asla saklı kalmaz.

Beşinci Mesele

Birisi şöyle diyebilir: "Biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "O, sizi en iyi bilendir"ifâdesinin, Cenâb-ı Hakk'ın sapıtanları bilişini te'kîd ve takrîr eden bir ifâde olduğunu söylersek, "Kendinizi temize çıkarmayın" hitabının bununla ilgisinin açık olduğu anlaşılır. Ama, biz, bu ifâdenin bahsedilen cezanın bir te'kidi ve beyâniyyesi olduğunu; zira O'nun, kişilerin darmadağın olmuş parçalarını bildiğini, o parçaları ait olduğu bedenlere yeniden döndüreceğini söylersek, o zaman, "kendinizi temize çıkarmayın.,." hitabının bununla ilgisi nasıl olur?"

Biz deriz ki: Bu hususta da bunun anlamı, "Nefislerinizi, o ilahî azâbtan tebriye etmeyiniz. Ve, "parçalarımız dağılıp gitti. Onlar için, ilahî azâb daha nasıl gerçekleşebilir?" demeyiniz. Çünkü, sizi yoktan var ederken bilip tanıyan, "iade" ederken de bilir tanır.

Bu İzaha göre, ayetteki, "O, ittika edeni çok iyi bilendir" ifadesinin manası, "O, onun parçalarını bilir, onun parçalarını ona iade eder ve ona, yaptıkları şeyler sebebiyle mükâfaat verir" şeklinde olur.

Ayetin Muhatapları

Ayetteki hitap kime yapılmıştır? Bu hususta şöyle üç ihtimal vardır:

a) Bu hitap, kâfirleredir. Bu izah, bizim, o kâfirlerin "Allah bizi nereden bilecek?" deyip de, Cenâb-ı Hakk'ın da, onların bu sözlerini reddedişine göredir. Hitap;

b) Mü'min kâfir kim olursa olsun, hitap esnasında ve ondan sonra mevcut olan herkesedir.

c) Bu, mü'minlere karşı yapılmış bir hitap olup, izahı şöyledir: Allahü teâlâ, "Sen, bizim zikrimize arka çeviren ... den yüz çevir.."(Necm, 29) buyurunca, Cenâb-ı Hak, nebisine, "O (yani Ben), senin ve senin yanında yer alanların, hak üzere; müşriklerin ise, bâtıl üzere olduklarını bilir (bilirim). O halde, onlardan yüz çevir, ama, "Biz hak üzereyiz. Siz ise sapıklıktasınız.." demeyiniz. Çünkü, onlar da size, aynı şekilde mukabele ederler. İşi, Allah'a havale et. Zira O, muttaki olanı da, azıp şaşanı da bilir..." demiştir. Bu izaha göre, "yüz çevir..." ifadesinin, mensûh olduğunu söyleyenlerin görüşü, daha açık ve daha net olmuş olur. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Herhalde ya biz ya siz mutlaka bir hidâyet, yahut açık bir sapıklık üzerindeyiz" (Sebe, 24) ayeti gibidir. Bütün işleri en iyi bilen Allah'tır.

Üçüncü maddeye göre, şöyle de denilebilir: Bu, mü'minlere bir yol göstermedir. Böylece, Cenâb-ı Hak onlara hitap ederek, "O, (Ben), ey mü'minler, sizi en iyi bilendir. Sizin, yaratılışınızın başlangıcından en son gününüze kadar, sizin lehinize olan şeyi bilir (bilirim). Binâenaleyh, caka satmak ve kibirlenmek için, kendinizi tezkiye edip de, bir başkasına, "Ben senden daha hayırlıyım. Ben senden daha temiz ve daha müttakiyim" demeyiniz. Çünkü, her şey, Allah'ın nezdinde ve katındadır.

Bir başka izah da şudur: Bu, kişinin, neticesinin ne olacağını göz önünde bulundurmasının vâcib olduğuna bir işaret olup, "Ey mü'minler, kurtulacağınıza kesinlikle hükmetmeyin. Çünkü, ittikâ üzere olanların gerçek akıbetini Allah bilir. Bu, akibetini nazar-ı dikkate alarak, "eğer Allah dilerse, ben mü'minim" diyenlerin görüşünü teyit eder.

Hak'tan Yüzçeviren

32 ﴿