35

"Şimdi (imandan) dönen (malından), birazını verip de, gerisini sert kaya gibi elinde tutan adamı gördün mü? Gaybın ilmi onun yanındadır da, kendisi mi görüyor?"

Bu hususta birkaç mesele vardır:

Nüzul Sebebi

Bazı müfessirler, bu ayetin, Velîd ibn el-Muğîre hakkında nazil olduğunu söylerler: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında oturmuş, onun öğütlerini dinlemiş ve hikmet (sünnet), kendisine iyice tesir etmişti. Bunun üzerine ona birisi, "Atalarının dinini bırakma" demiş, daha sonra da, sözüne devamla, "Korkma, sana birşeyler veririm ve senin günahlarımda ben yüklenirim" demiş ve ona, tekeffül ettiği o şeyi vermişti. Derken, Velid ibn el-Muğire de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in va'zlarından ve onun sözlerini dinlemekten yüz çevirmişti.

Hazret-i Osman'a İftira

Diğer bazıları da, bu ayetin, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunu söyleyerek, Hazret-i Osman (radıyallahü anh), malını çokça bağışlıyordu. Bunun üzerine ona, anabir kardeşi olan Abdullah İbn Sa'd İbn Ebi Şerh, "Malın neredeyse tükenecek.. Dolayısıyla kıs, eksilt.." dedi. Bunun üzerine Hazret-i Osman ona, "Günahlarım var. Allah'ın, bu bağışlarım sebebiyle beni bağışlamasını umuyorum.." deyince kardeşi ona, "Eğer sen bana, şu şu malla birlikte deveni de verirsen, günahlarını üstlenirim.." demiş, bunun üzerine de Hazret-i Osman ona istediğini vermiş, bundan sonra da infaktan geri durmuştu. İşte ayet de bunun üzerine nazil olmuştur" demişlerdir ki, bu, dile alınması bile caiz olmayan batıl bir görüştür. Çünkü bu, ne tevatür derecesine ulaşmış, ne de meşhur olmuştur. Hazret-i Osman (radıyallahü anh)'ın, apaçık durumu bunu reddetmektedir! Tam aksine gerçek olanı, şöyle denilmesidir.

Allahü teâlâ daha önce, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Sen bizim zikrimize arka çeviren, dünya hayatından başkasını arzu etmeyen kimselerden yüz çevir..." (Necm, 29) buyurup, yüzçevirme çeşitlerinden birisi de, kendisini herhangi bir şeye muhtaç görmeyen kimsenin yüz çevirmesi olunca, -zira, bir şeyi bilip tanıyan kimse, o şeyin bahsedildiği meclislere gelmez, onun dışındaki şeyleri elde etmeye çalışır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Şimdi, istiğna ederek, (imandan) döneni... gördün mü? O, gaybı mı bilmiş?.." buyurmuştur.

İkinci Mesele

Ayetin başındaki kendisine varıp dayanılan bir cümleyi iktizâ eder. Binâenaleyh, bu söz nedir? Biz deriz ki: Bu,

Cenâb-ı Hakk'ın, ilmine, kudretine ve kötülük-iyilik edenlere karşılık vereceği va'di hususunda daha geçmiş olan ifâdeler olup, bunun takriri şöyledir. Allahü teâlâ, iyilik ve kötülük yapanlara mutlaka bir karşılık vereceğim; iyilik yapanın büyük günahlardan kaçınan kimse olduğunu; dolayısıyla, hiçbir insanın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i dinleyip ona tabi olmaktan müstağni olamayacağını beyan edince, işte bunca şeyden sanki yüz çevirme işinin ancak, bütün bir ihtiyaç içinde bulunmaya rağmen olmuştur, demektir.

Üçüncü Mesele

Ayetteki (......) ism-i mevsûlü, bazı müfessirlerin ileri sürdüğüne göre, malûm birisine raci olup, bu da, "o adam, yani Velîd İbn el-Muğire"dir. Halbuki, görünen odur ki, bu, ayette mezkûr olan bir kelime ile ilgilidir. Çünkü Cenâb-ı Hak daha önce, "Zikrimize sırt çevirenden yüz çevir" (Necm, 29) buyurmuştur ki, bu da, bu ayette geçen (......) lafzıdır. Çünkü, yüzçevirme işi, inatçılardan sadece birisine tahsis edilmiş bir şey değildir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, (......) buyurmuştur. Yani, "Bahsi geçen kimseyi görmedin mi?" demektir.

Buna göre şayet, (......) ifâdesindeki (......) umumîlik ifâde ettiği için, Cenâb-ı Hakk'ın "yüz çevirenlerden..." demesi daha uygun olmaz mıydı?" denilirse, biz deriz ki, fiilin lafzına da atıfta bulunmak (ifâdeyi lafzına râci kılmak) çoktur ve yaygındır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kim bir iyilik yaparsa, onun için ...on misli ecir vardır"(Enam. 160) demiş de, "onlar için ... vardır" dememiştir.

Dördüncü Mesele

Cenâb-ı Hak, "birazını verip de..." buyurmuştur. Ama, bununla neyi kastetmiştir? Biz deriz ki, az önce geçen açıklamaya göre, bu, o adamın Velîd ibn el-Muğîre'ye verdiği miktardır, şeydir. "gerisini sert kaya gibi elinde tuttu" ifâdesinden ise, o kimsenin, Velîde vermeyip kendi elinde tutması kastedilmiştir.

Buna göre şayet birisi, "Elde tutmak, vermemek ayıplanacak bir şey değildir. Çünkü bağış, zaten karşılıksız verilen şeydir. Binâenaleyh, vermemekten dolayı kişi kınanmaz. Hem, bu durumda, Cenâb-ı Hakk'ın, ayette geçen "az..." lafzının bir anlamı kalmaz. Çünkü, bu durumda, bağışın bizzat kendisi kınanmış olur.." derse, biz deriz ki, bunda, onların hem akıl, hem de örf dışı hareket etmelerinin vurgulanması ve beyânı vardır. Akıl dışı hareketlerine gelince, onun günahını üstleneceği için bağışta bulunmaktan imtina etmiştir. Çünkü günahını yüklenme işinin, verme ile alakası yoktur. Örf dışı hareketlerine gelince, asil arapların adeti, sözünü yerine getirmektir. Bu adam ise verdiği sözü tutmamıştır. Çünkü bağışta bulunmayı üstlenmiş, ama sonra vermemiştir. Yukarıda bahsettiğimize uygun olan ise, şöyle dememizdir: Cenâb-ı Hakk'ın, "Bizim zikrimize arka çeviren, dünya hayatından başkasını arzu etmeyen kimselerden yüz çevir"(Necm, 29) buyurmuştur ki bu, "Ahiret işlerini düzene koymak için gerekti olan şeyler mukabilinde, bağışlanması gerekli şeyi vermek" demektir. Hak teâlâ'nın, "Gaybın ilmi onun nezdinde mi?" (Necm, 35) ayeti, "Onların ilimden erebildikleri (son had) işte budur" (Necm, 30) ayetinin mukabilinde olup, bu da, "O. gaybı ve ahiretle ilgili şeyleri bilemedi" demektir; Hak teâlâ'nın, "Yoksa Musa'nın ve vazifesini tastamam ifâ eden İbrahim'in sahifelerinde olanlardan haberdâr mı edilmedi. Hakikaten hiçbir günahkâr diğerinin günah yükünü çekmez" (Necm, 36-38) ifadesi ise, "Şüphesiz Rabbin, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilenin tâ kendisidir. O hidayet bulan kimseleri de pek iyi bilendir. Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır. Kötülük edenleri, yaptıklarına mukabil cezalandırılması, güzel hareket edenleri de daha güzeliyle mükâfaatlandırması içindir" (Necm, 30-31) ifadesinin mukabilindedir. Çünkü her iki ifade de, ilgili cezanın açıklanması için getirilmiş ifadelerdir.

Şöyle de denebilir: Allahü teâlâ, Lâfa ve Uzzâ'ya tapan inatçı müşriklerle, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söyleyenlerin durumunu beyan edince, ehl-i kitabın durumunu beyâna başlamış ve şöyle demek istemiştir. "Zikrimizden yüz çeviren müşrikin halini gördükten sonra, kendisinin bir Kitabı olmasına ve az da olsa Allah'ın haklarına riayet etmesine rağmen, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zamanına yetişince de hiç vermeyen ve yüz çeviren kimsenin haline baksana.Yoksa bu adam, gaybı mı bildiğini iddia ediyor? Böylece, kendi kitablarında yer alan, ne de önceki kitaplarda bulunmayan birşey söyledi. Halbuki bu kimse, o kitaplarda, herkesin, kendi yaptıklarına göre hesaba çekilip karşılık göreceğini bulup öğrenmiştir" O halde Hak teâlâ'nın, "Yoksa Musa'nın ve ibrahim'in sahifelerinde olanlardan haberdâr edilmedi mi?" (Necm, 36-37) ifadesi, yüz çevirdiği söylenen kimsenin, ehl-i kitabtan olduğunu gösterir.

Beşinci Mesele

Ayetteki, (......) kelimesinin, Arab'ın ifadesinden olduğu ileri sürülmüştür. "Kedye" ise, "sert, eşilemeyen toprak" manasınadır. Çünkü kuyu kazan birisi, böylesi bir toprak tabakasıyla karşılaşıp da, kazması imkânsızlaşınca veya iyice zorlaşınca, denilir. Görünen odur ki bu kelimenin manası, "geri çevirmek, engel olmak"tır. Nitekim Arapça'da, "Geri çevirdim, kabul etmedim" manasında islisi denilir.

Ayetteki, "Garbın ilmi onun yanında mı da, o görüyor?" ifadesinin tefsiri, bir nebze anlaşılmıştır. Çünkü bunun maksadı, yüz çeviren kimsenin cahil ve bilgiye muhtaç olduğunu, hakka yönelmeye, eğilmeye, gaybın bilgisine muhtaç olduğu halde, bundan yüz çevirişinin, çirkinliğini ve saçmalığını anlatmaktır. Buradaki gayb, mahlukata gözükmeyen şeylerin bilgisi manasınadır. O halde ayetteki, "O görüyor" ifadesi, yüz çevrilebilecek vakti anlatan, tamamlayıcı bir ifadedir. Bu vakit de, gaybın görülüp, anlaşılmasının gerçekleştiği vakittir. İşte bu vakitte, artık iman etmek fayda vermez ve bu noktada gördüğü şeyler hususunda hiç kimseye tâbi olmasının gerekliliği diye birşey kalmaz. Çünkü hidayet eden (gayeye ileten) ve kılavuzlayan kimse, insanı o, gideceği yola sokup, kılavuzlanan insan da, maksad ve gayesini bilfiil gördüğünde, artık onun o gördüğü şeyi, başkasından aleyhte duyduğu şeyler silemez. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, "Gördüğü için gaybı mı bildi" demek istemiştir. Dolayısıyla böyle bir kimsenin bilgisi nazari bir ilim değil, görmeye dayanan bir ilim olmuş olur. Sanki bu sebeble isyan etmiş ve yüz çevirmiş olur. Ayetteki, "ki o görür" ifadesinin mef'ûlünün, "birisinin bir başkasının günahını yüklendiği" ifadesi olması muhtemel olup, buna göre Hak teâlâ, "Yoksa o, günahlarının (başkasınca) yüklenildiğini mi gördü? O, günahlarının üstlenemeyeceğini duymadı mı? O halde mazur sayılabilmesi için, bu demektir ki, o, günahlarının üstlenileceğini biliyor (buna inanıyor da), üstlenilmeyeceğinden haberi yok" demek istemiştir. Bu ifadenin mef'ûlünün hiç olmaması ve şu manada olması da muhtemeldir: "O, bir yol göstericiye ve uyarıcıya muhtaç olmaksızın, gözü ile gördü."

Sapanın Mazereti Yoktur

35 ﴿