41"Yoksa Musa'nın ve vazifesini tastamam İfâ eden ibrahim'in sahifelerinde olanlardan haberdar mı edilmedi o Gerçekten hiçbir günahkâr, diğerinin günah yükünü yüklenmez. Hakikaten insan için, kendi sa'y-ü gayretinden başkası yoktur ve çalıştığı, ileride görülecek sonra buna en tam mükâfaat verilir". Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa, Musa'nın ve vazifesini tastamam ifâ eden İbrahim'in sahifelerinde olanlardan haberdar mı edilmedi o?" ifadesi, "yüz çeviren"in, kendisine dayanarak mazeret beyan ettiği o durumuna zıt bir başka hali ifade etmektedir ki, bu halde, kişinin mutlak manada cahil oluşudur. Çünkü, bir şeyi tastamam bilen kimseye, o şeyi öğrenmesi emredilmeyeceği gibi, bir şeyi hiç bilmeyen kimseye de ki bu meselâ, uyuyan kimsenin durumunda olduğu gibi, mutlak anlamda gafil kimsedir- o şeyi bilmesi emreolıemez. İşte bu sebeple, Cenâb-ı Hak, "Bu yüz çeviren kişi, her şeyi bildi mi ki, böylece, onun için yüz çevirme olabilsin? Yoksa, hiçbir şey duymadı mı ve ona, hiçbir davet ulaşmadı mı ki, mazur görülebilsin? Bu iki durumdan hiçbirisi söz konusu değildir. O halde bu kimse, yüz çevirmesinde mazur değildir.." demek istemiştir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır. Birinci Mesele Ayette geçen (......) kelimesi hakkında, şu muhtemel iki izah yapılabilir: a) Bununla, ondaki şeyler kastedilmiştir, ama orada olduğu şekliyle değil... Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Yoksa, o, tevhidden, haşr'den vs. gerçeklerden, haberdar mı edilmedi? Halbuki bu tür bu hususlar Musa (aleyhisselâm)'nın sahifelerinde ele alınmış ve zikredilmiş şeylerdir" demek istemiştir. Ki, bunun bir misâli, meselâ bir kimsenin, sudan başka bir şeyle abdest alan bir kimseye, "Peygamberin abdest aldığı şey ile abdest al.." demesi gibidir. Yaptığımız bu izaha göre, ayet, herkese hitâb etmiş olur. Çünkü müşriklere de ehl-i kitaba da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Musa (aleyhisselâm)'nın sahifelerinde olan şeyleri bildirip haber vermişti. b) Bununla, sahifedekiler, orada bulunduğu şekliyle kastedilmiştir. Ki bu, meselâ bir kimsenin, bahsettiğimiz misal bakımından, "Testideki ile değil, kırbadaki ile abdest al.." deyip, böylece o şeyin aksini değil de bizzat kendisini kastetmesiyledir. Yaptığımız bu ikinci izaha göre de, ayet sadece ehl-i kitaba hitap etmiş olur. Çünkü, bu hususun kendilerine haber verildiği kimseler onlardır. İbrahim ve Musa (aleyhisselâm)'nın Suhufları Ayet-i kerimede, "Musa ve İbrahim'in "suhuflan" denmiştir. Şimdi bu, "sahifeler" ifâdesi, çok sahife olduğu için mi çoğul yapılarak "sahifeler" mi denmiştir, yoksa, Cenâb-ı Hakk'ın (Tahrim, 4) ayetinde olduğu gibi, iki kişiye nisbet edilişinden dolayı mı çoğul yapılmıştır? Görünen odur ki, bu ifâde, sahifelerin çok oluşundan dolayı çoğul yapılmıştır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, cemi olarak "Levhaları aldı..." (A'râf, 154) ve "ve levhaları attı" buyurmuştur. O halde, her "levha", bir sahifedir. Suhufların Muhtevası "Musa ve İbrahim'in sahifelerinde bulunan şey" ile ne kastedilmiştir? Biz deriz ki, bununla kastedilen, "Gerçekten hiçbir günahkâr, diğerinin yükünü yüklenmez. Hakikaten insan için, kendi sa'yü gayretinden başkası yoktur" ifadeleridir. Bu izah, elif nunu (......)'nin hemzesini okuyan kıraate göredir. Ama, nun'u kesreli kılıp da, "Şüphesiz Rabbinedir varış..." (Necm, 42) seklinde okuyanlara göre ise burada, şu izahlar yapılabilir: a) Kastedilen şey, Cenâb-ı Hakk'ın, "Gerçekten hiçbir günahkâr, diğerinin günah yükünü yüklenmez.." ayetiyle anlattığı şey olup, akla ilk gelen de budur. Ama. başkası da muhtemel olabilir. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve İbrahim (aleyhisselâm)'in sahifelerinde yer alan şey sadece bu değildir. Ve, bu, orada yer alanların başlıcası da değildir. -Fetha okunma halinde ise, mana böyle değildir.- Çünkü beyan edildiği üzere, orada beyan edilen bütün esaslar sözkonusudur. b) Ahiret, dünyadan daha hayırlıdır. Bunun böyle oluşunun delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz ki bu, evvelki sahifelerde, İbrahim ile Musa'nın sahifelerinde de vardır" (A'la, 18-19) ayetidir. Şeriatlerin Aslı Bir c) İtikadı esasların tamamı, ilahî kitapların tümünde yeralmakta olup, Allah, hiçbir kitabı bunlarsız kılmamıştır. İşte bundan dolayı, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Onların yoluna uy..."(Enam,90) buyurmuştur.Bununla, "fürû'lara, yani tali hükümlere uy.." manası kastedilmemiştir. Çünkü, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiği dinin fürûu, hiç şüphesiz, onların dinlerinin fürûundan başkadır. Takdim ve Te'hîr Cenâb-ı Hak, bu ifâdede, önce Musa (aleyhisselâm)'dan bahsetmiş ve A'lâ Sûresi'nde buyurduğu gibi buyurmamıştır. Bunun bir manası var mıdır? Biz deriz ki, fasîh kişilerin sözünde geçen bu gibi şeylerde bir hikmet aranmaz. Tam aksine, onların sözlerinde, Önce getirmekle sonra getirmek müsavidir, denktir. Bu cevapla yetinilebileceği gibi, şöyle de denilebilir: Oradaki (A'lâ Sûresi) ele alış, sadece ihbar ve uyan içindir. Burada güdülen amaç ise, mazeretlerin geçersiz olduğunun beyanıdır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, A'lâ Sûresi'nde, var oluş sırasına göre zikretmiştir. Çünkü, İbrahim (aleyhisselâm)'in sahifeleri, indirilme bakımından, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nınkinden öncedir. Ama biz burada, ayetteki hitabın, ehl-i kitaba yönelik olduğunu söylemiştik ki, bunlar da yahudilerdir. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, onların kitaplarını önce zikretti. Ama biz buradaki hitabın genel olduğunu söylersek, o zaman, Musa (aleyhisselâm)'nın sahifelerinin önce getirilmesi, bu sahifelerin çokça bulunmasından dolayıdır. Buna göre, adeta, onlara, "o sahifelere bakınız, böylece onun risâletinin, hak olduğunu anlarsınız. Çünkü, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan önce, birçok peygamber gelmişti. "Tevhîd" haktır; "haşr" da vuku bulacaktır" denilmek istenmiştir. Binâenaleyh, yahudiler nezdinde Musa (aleyhisselâm)'nın sahifeleri çokça bulununca, bunları daha önce zikretmiştir. Ama, İbrahim (aleyhisselâm)'ın sahifeleri ise, onlara, zaman bakımından bir hayli uzaktı... Ve o, İbrahim (aleyhisselâm)'in sahifelerinde yer alan öğütler, yahudiler arasında, Musa (aleyhisselâm)'nınkiler kadar meşhur ve yaygın değildi. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, İbrahim (aleyhisselâm)'in sahifelerini sonra zikretti. Beşinci Mesele Cenâb-ı Hak, genelde, (Hazret-i Musa ve Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'den bahsederken) Musa (aleyhisselâm)'yı önce getirmiş, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i ise sonraya bırakmıştır. Çünkü, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), genelde, etrafındaki kimseler ile imtihan olunmuştur. Ki bunlar, müşrik ve yahudî idiler. Halbuki müşrikler, diğer yandan, ataları olduğu için, İbrahim (aleyhisselâm)'e saygı duyuyorlardı. Cenâb-ı Hakk'ın, ayette geçen ifâdesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir: 1) Bu, akidler hakkında zikredilen vefa kökünden gelen bir fiildir. Ve "vefa göstermek" anlamındadır. Bu izaha göre, bu fiilin şeddeli olarak getirilmiş olması, mübalröa ifade etsin diyedir. Çünkü Arapça'da, "kesti" "lime lime doğradı" "öldürdü" "adamakıllı öldürdü..." denildiği gibi "vefa gösterdi" ve "tastamam vefa gösterdi" denilir. Ki, mananın böyle olduğu açıktır. Çünkü Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), vaadlerine sıkı sıkıya bağlı kalmış, hatta kesmek için oğlunu bile yan üstü yatırmıştır. Ve onun hakkında, "Muhakkak ki rüyanı doğruladın.." (Saffat, 105) ve "Şüphesiz ki bu, apaçık bir imtihandır"(Saffat, 106) gibi ifadeler gelmiştir. 2) Bu fiil, vefa kökünden olan tevfiye den gelmektedir. Çünkü vefa tamam olma; tevfiye ise, tastamam yapma, demektir. Nitekim Arapça'da, "Ona, tastamam verdi" anlamında, tabiri kullanılır. Yaptığımız bu izaha göre, bu ayetin bu ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın "Ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbi, İbrahim'i bir takım kelimelerle imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince..." (Bakara. 124) ifâdesi gibi olmuş olur. Bunun anlamının, "İbrahim, Allah'ın, kendi bedenine taalluk eden haklarını ifâ etti..." şeklinde olduğu da ileri sürülmüştür. Bu izaha göre de bu, Cenâb-ı Hakk'ın, hakkında, "biraz verip de gerisini sert kaya gibi elinde tutan..." (Necm, 34) buyurduğu kimsenin zıddına olmuş olur. İbrahim (aleyhisselâm)'in Övülmesinin Sebebi Cenâb-ı Hak, İbrahim (aleyhisselâm)'i vasfederek övdü de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı nitelemedi. (Niçin?) Biz deriz ki, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kendisine düşeni tastamam yerine getirdiğinin beyân edilmesine gelince, burada söyle bir incelik vardır: O, verdiği her sözü, eksiksiz yerine getirmiştir. Hatta, babasına, "Senin için, Rabbimden mağfiret talebinde bulunacağım..."(Meryem.47) dedi, onun için mağfiret talebinde bulundu da, böylece ahdini yerine getirdi, ama, Allahü teâlâ ise, babasını bağışlamadı. Böylece de, "Hakikaten insan için, kendi sa'y ü gayretinden başkasının olmadığı..." ve, "bir kimsenin günahını, başka bir kimsenin üstlenip çekemeyeceği" gerçeği, bir kere daha anlaşılmış oldu. İbrahim (aleyhisselâm)'in medhedilmesine gelince bu, onun, yahudi, müşrik ve müslümanlar arasında, hakkında ittifak edilen bir kimse oluşundan dolayıdır. Ve, hiç kimse onun, ahdini iyice yerine getiren, ahdine bağlı bir kimse oluşunu inkâr etmemiştir. Ama, müşrikler çoğu kez, Musa (aleyhisselâm)'nın vasfı hususunda tevakkuf ederler (kararsızlık gösterirler). Sorumluluk Şahsîdir Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Gerçekten hiçbir günahkâr, diğerinin günah yükünü yüklenmez.." buyurmuştur ki, bunun tefsiri, Melâike (İsrâ) Sûresi'nde (Ayet 15) de geçmişti. Burada, söylenilmesi güzel olan birkaç husus ve mesele vardır. Birinci Mesele Biz, Cenâb-ı Hakk'ın "Musa'nın sahifelerinde olanlar..." ifadesi ile kastettiğinin ifadesiyle açıkladığı şey olduğunun açıkça anlaşıldığını beyan etmiştik. Böyle olması halinde bu ifâde, oradaki dan bedel olur ve takdiri de, "Yoksa o, gerçekten de, "Yoksa o, gerçekten hiçbir günahkâr nefsin, diğerinin günah yükünü yüklenmeyeceğinden haberdar edilmedi mi?" şeklinde olur. Ve biz orada şu iki şeyi açıklamıştık: a) Bu, "Ahiret daha hayırlı ve bakidir" anlamındadır. b) Bununla, itikadı esaslar kastedilmiştir. Muhaffef Enne Bu ifâdenin başındaki (......) şeddeli olan (......)'den şeddesiz hale getirilmiş (......) olup, buna göre Cenâb-ı Hak adetâ, "Dikkat, hiçbir kimse, başkasının günah yükünü yüklenmeyecektir.." demek istemiştir. Şeddeliyi şeddesiz hale getirmek, bazan gerekli olur, bazan da olmaz. Bazan caiz olur, bazan da caiz olmaz. O halde, gerekli olması, kendisinden sonra bir fiilin gelmesi veyahutta, bir fiilin başına bir harfin gelmiş olması halinde sözkonusudur ki, burada o 'yi şeddesiz hale getirmek gerekli olur. Çünkü bu harf hem lafzan hem de mana bakımından fiile benzemektedir. Halbuki, fiilin, bir başka fitlin başına getirilmesi mümkün değildir. Böylece bu harf, fiile benzemeklikten çıkarılıp da, fiile tahsis edilmiş bir harf şekline sokulmuştur. Böylece de fitle bir yakınlık arzetmiş de, onun başına gelmiştir. Üslûptaki İncelik Şayet bir kimse, "Ayet, günahkâr kimsenin günahının, birbaşkası tarafından üstlenilemeyeceğinı beyân için getirilmiştir. Halbuki, ayetin bu ifadesiyle bu mana elde edilemez. Zira, günahkâr kimse, zaten, kendi günahı sebebiyle sırtındaki yükü ağır olan kimse demektir. Çünkü, herkes böylesi bir kimsenin, yeniden başka bir şey üstlenemeyeceğini bilir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak şayet, "Yükü olmayan bir nefis, bir başkasının yükünü taşımaz..." demiş olsaydı daha beliğ olurdu.." derse, biz deriz ki: Bu, senin sandığın gibi değildir, zira ayeti kerimede geçen "günahkâr" ifadesiyle, bilfiil günah işlemiş, onları sırtlanmış kimse değil de, kendisinden, günahın sudur edeceği ve bu yükü yüklenebileceği düşünülen kimse kastedilmiş olup, bu tıpkı, o anda üzerinde bir yük bulunmayan kimsenin, "Taşımak bana güç geliyor.." demesi gibidir. Binâenaleyh, kendisinden günahların sudur edebileceği düşünülebilen o kişi, günah işlemediği zaman, daha nasıl başkasının günahını üstlenebilir? Dolayısıyla ayetin lafzının ifâde ettiği mana daha mükemmel olmuş olur. Cenâb-ı Hakk'ın, "Hakîkaten insan için, kendi sa'yü gayretinden başkası yoktur" ifadesi, mükellefin hallerinin beyânını tamamlayan bir ifâdedir. Çünkü, ona, günahlarını hiç kimsenin üstlenmeyeceği beyân edilince, başkasının iyiliğinin fayda vermeyeceği; salih amel işlemeyen hiç kimsenin hayır namına hiçbir şey elde edemeyeceği de beyân edilmiş olur ki, böylece kötülük yapan kimsenin, başkasının iyiliği sebebiyle bir mükâfaat elde edemeyeceği ve hiç kimsenin, onun namına, ilahî cezayı üstlenemeyeceği açıkça ve mükemmel bir biçimde anlaşılmış olur. Bu hususta da şöyle birkaç mesele vardır. Gayrın Amelinden İstifade Ayetteki "insan için yoktur" ifadesi hakkında şu iki izah yapılabilir: a) Ayet, genel mana ifâde etmektedir. Doğru olan da budur. Ayete bu şekilde mana verilmesi halinde, şu ileri sürülmüştür: Haberlerde, kişinin yakınının, o verdiği sadakaların, tuttuğu orucun mükâîaatının, ölen o kişiye ulaştığı, duanın da fayda verdiği... şeklinde bir takım hususlar varid olmuştur. O halde bu demektir ki, insan için, hakkında sa'y ü gayret göstermediği şeyler de söz konusudur. Üstelik Cenâb-ı Hak da, "Kim bir iyilik yaparsa, onun için, onun on misli vardır" (Enam, 160) buyurmuştur ki, bu da, kişinin yaptığının üstünde bir durumdur. Cevap: Şayet, insan, o akrabasının yaptığı tasaddukun kendisine fayda vermesi için, iman konusunda sa'y ü gayret göstermeseydi, onun sadakasının ona bir faydası olmazdı. Dolayısıyla bu demektir ki, yine insan için, ancak sa'y edip yaptığı şey söz konusudur. Ayette beyan edilen fazlalığa gelince, biz diyoruz ki, Allahü teâlâ, iyilik yapan kimseye, on kat fazlasını, hatta daha fazlasını va'dedip, mü'min kişi de, Allah'ın, kendisine böyle bir lütufta bulunacağı ümidi ile tek bir hasene, iyilik yaptığında, o, bunun birkaç misli için sa'y ü gayret göstermiş olur. Buna göre şayet, "Bu durumda siz, "sa'y" masdarını, "bir şeye üşüşme, koşuşma.." manasına hamletmiş oldunuz. Çünkü Arapça'da, birisi birşeye üşüşüp koşuştuğunda, deyimi kullanılır. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesinin manası, "yaptığıameller müstesna" manasında olup, Arapça'da, "amel etti, çalıştı, çabaladı.."denilir. Şimdi, durum şayet sizin bahsettiğiniz gibi olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak derdi. Biz deriz ki, her iki durumda da, mutlaka bir ilâvede (takdirde) bulunmak söz konusudur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Hakikaten insan için, kendi sa'y ü gayretinden başkası yoktur" ayeti ile, "Onun için sa'y ettiği şeyin aynısı, bizatihi kendisi vardır" manası kastedilmeyip, tam aksine, bahsettiğim gibi, ya, "onun için, ancak sa'y ettiği şeyin mükâfaatı, yahut yaptığı şeyin ecri vardır.." manası kastedilmiştir. Yahut da, burada kastedilen mananın, "Sa'y ettiği şey, kendisi için muhafaza edilmiştir. Geçersiz kılınmaktan (ihbât) muhafaza edilmiştir.." şeklinde olduğu da söylenebilir. O halde bu demektir ki, yaptığı şeyler, kıyamet gününde yine onundur, lehinedir. b) Buradaki ayette geçen "insan" ile, mü'min değil, kâfir kastedilmiştir.. Bu görüş zayıftır. Yine, "insan için ... yoktur" ifadesinin ifade ettiği hükmün, öncekilerin şeriatinde yer alan bir hüküm olduğu, Allahü teâlâ'nın bu hükmü, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatında neshediidiği ve insan için, sa'y ettiği ya da etmediği her şeyin verileceği ileri sürülmüştür. Ama bu batıldır. Çünkü gerçek ortaya çıktıktan sonra, böyle zorlamalara girmeye gerek yoktur. Bahsedilene binâen, ayetteki ifâdesi, hakikî manaya alınmış olup, buna göre, "Gayret ettiği şeyin aynısı onun için sözkonusudur ve bu Allah katında mahfuzdur. Bunda bir eksiltme yapılmamıştır. İnsan, bununla karşılık bulacaktır" demektir. Bu, tıpkı "Kim zerre miktan hayır işlerse: onun (mü'kâfaatını) görür. Kim de zerre miktan kötülük yaparsa, onun (cezasını) görür" (Zilzal, 7-8) ayeti gibidir. Mâ-i Masdariyye Ayetteki (......) haberiyye mi, masdariyye midir? Deriz ki: Ayetteki, "Çalıştığı, ilende görülecek" ifadesinin delaleti ile, bunun masdariyye olması daha açıktır. Çünkü ayetteki "sa'y" (çalışma), "sa'yedilmiş şey" manasınadır. Çünkü masdarlar, çoğu zaman ism-i mef'ûl manasına kullanılırlar. Mesela, "Allah'ın mahluku" manasında, "halku'llah" denilir. Üçüncü Mesele Ayet ile ya, sâlih amellere verilecek mükâfaatın, yahut da hertürlü amelin açıklaması kastedilmiştir. Deriz ki: Meşhur olan, bunun her amelin mükâfaatının açıklaması sadedinde gelmesidir. Çünkü hayır (iyi amel), mükâfaatla karşılık görür, kötü amel ise cezalandırılır. Ama görünen odur ki ayetin bu ifâdesi, iyi amellerin mükâfaatını beyan etmek için gelmiştir. Bunun delili İse, (......) ifâdesinin başındaki "lam" (İçin) edatıdır. Çünkü, "lam", faydalı şeyin gelip kişiyi bulduğunu, (......) (edatı) ise, zararlı şeyin gelip insanı bulduğunu anlatmak için kullanılır. Nitekim faydalı ve zararlı şeyler hakkında, "Bu onun lehinedir, şu onun aleyhinedir; onun lehine şehadet eden, yahut aleyhine şehâdet eder" dersin. Meşhur olan görüşü savunanlar şöyle diyebilirler: İki şey birlikte olduğunda, daha üstün olan "tağlîb" edilir, baskın çıkar. Meselâ, kadınlarla erkeklerin birlikte bulunduğu bir topluluktan bahsedildiğinde, ifade cem-i müzekker salim sigasıyla kullanılır. Ayrıca bunun böyle oluşunun delili, Hak teâlâ'nın, "Sonra buna en tam mükâfaat verilecektir" (Necm, 41) ayetidir. Buradaki "evfâ" (en tam) kelimesi, ancak güzel ve iyi şeyleri anlatmak için kullanılır. Kötü şeyler hakkında ise, "misi" (dengi), "dûn" (aşağısı) yahut tamamen affını ifade eden kelimeler kullanılır. Dördüncü Mesele Allahü teâlâ bu ifadesinde, salih amele gayrete teşvik için, muzarî değil de mâzî sığasını kullanmıştır. Bunun izahı şöyledir: Eğer Allahü teâlâ, "insan için ancak gayret edeceği vardır buyurmuş olsaydı, o zaman insan, "yarın şu kadar namaz kılacağım, şu kadar para tasadduk edeceğim. Dolayısıyla da bunu Allah şu anda amel defterine sevab olarak yazar" diyebilirdi. Çünkü Allah ona, ileride sa'yetmesini emretmişti ve bu durumda da kulun, o hususta ileride gayret etme hakkı doğmuş olurdu. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hakk, mâzî sigasıyla "Ancak sa'y u gayret edip yapmış olduğu şeylerin mükâfaatı kul için söz konusudur" demek istedi. Ama şeytanın kötülükleri süslemesine ve istikbale ait vaadlerine gelince, buna asla itimad edilmez. İşlerin Teşhîri Daha sonra Cenâb-ı Hak (İnsanın) çalıştığı ileride görülecek. Sonra buna en tam mükâfaat verilir" buyurmuştur. Bu, "yaptığı şeyler ona sunulur, açıltp gösterilir" demektir. Ayetteki (......) kelimesi, arapların "falancaya, o şeyi gösterdi mi" deyiminden alınmış olup, bu ayette, daha önce de bahsettiğim gibi mü'minler için bir müjde vardır. Şöyleki: Allahü teâlâ, o kimseye, sayesinde rahatlayıp sevinsin diye, dünyada iken yaptığı salih amelleri gösterecektir. Yahut da Cenâb-ı Hak, kişinin yaptığı o iyi şeyleri -meşhur olan görüşe göre-, onlarla övünsün diye, meleklerine ve diğer mahlûkatına gösterecektir ki bu da, yine mü'minin rahatlaması, kâfirin üzülmesi içindir. Çünkü kişinin sa'yedip yaptığı şeyler, hem kendisine hem de diğer mahlûkata gösterilecektir. Bu kelimenin, (gördü) fiilinden olması da muhtemeldir. Buna göre ayet, "De ki: (istediğinizi) yapın. Çünkü Allah ve resulü amelinizi görecektir"(Tevbe, 105) ayeti gibi olur. Bu ve bundan sonraki ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: Amellerin Görülmesi Amel, olup bittikten sonra, artık nasıl görülebilir? Deriz ki: Bu hususta şu iki izah yapılabilir: a) Eğer insan, salih ameller işlemiş ise, o onları güzel suretler şeklinde görür. b) Amellerin görülmesi, biz ehl-i sünnetin inancına göre uzak bir görüş değildir. Çünkü her meydana gelmiş olan şey görülebilir. Allahü teâlâ, her yok olanı yeniden varetmeye kadirdir. O halde, ameller yapılıp bittikten sonra da görülebilir. Yapılabilecek bir üçüncü izah da şudur: ayetin bu ifadesi, "Yaptığının mükafaatlan görülecektir" manasında, mecazî bir ifadedir. Nitekim "karşılığını görürsün" manasında "yaptığın iyilikleri, padişahın yanında görürsün" denilir. Ama bu izah, daha sonra gelen, "Sonra buna en tam mükâfaat verilir" ifadesinden ötürü uzak bir ihtimaldir. İkinci Mesele "Buna ... mükâfaat verilir" dedi. "buna" zamiri, önceki ayette geçen, "sa'y" (çalışma) masdanna râcî olup, "sonra insana, o sa'y u gayretinin mükâfaatı, en tam ve mükemmel şekilde verilir" manasınadır. Çünkü fiili, iki mef'ûl manasınadır. Çünkü fiili, iki mefûl Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sabretmelerine karşılık (Allah) onlara cenneti ve ipek (elbiseleri) verdi" (insan. 12) buyurmuştur. Nitekim, insanlar birbirlerine "Allah seni hayırla mükâfaatlandırsın" diye dua eder. Bu fiil, harf-i cer ile, üç mef'ûl de alabilir. Nitekim "Allah o kimsenin iyi ve güzel amellerine karşılık, mükâfaat olarak ona cenneti versin" denilir. Bugibi yerlerde, harf-i cer hazfedilip, fiil doğrudan doğruya bağlanarak meselâ, de denilebilir. Yukarıdan beri yaptığımız bu şeyler, bir izah tarzıdır. Bu hususta bir başka izah da, "bunu" zamirin, "ceza" (mükâfaat) kelimesine râcî olup, "Sonra o bu hakettiği. mükâfaatı, karşılık olarak alır" manasınadır ve ayetteki, "el-cezfi el-evfâ" ifadesi de, fiilden anlaşılan "ceza (mükâfaat) masdarının ya tefsiri, ya bedeli olur. İfade böylece tıpkı, "Zalimler, o fısıldayışlarını gizlediler" (Enbiyâ, 3) ayeti gibi olur. Çünkü bunun takdiri de şeklindedir. Hernekadar Cenâb-ı Hak "(kâfirler) cehennem, sizin tastamam cezanızdır" (Isra, 63) buyurmuş ise de, yaptığımız izaha göre, "el-cezfiu'l-evfâ" (en tam karşılık) özelliği, salih mü'minlere uygun düşer. Çünkü bu tam karşılık, sâlihlere verilecektir. Bu izaha göre, bu soruya şöyle cevab verilebilir "En tam" oluş, amele göredir. Çünkü cehennemin zararı, günahların (dünyevi faydası) karşısında, çok çok fazladır. Binâenaleyh cehennem, zaten aslında tastamam bir cezadır. İsm-i Tafdilin Burada Manası Ayetteki (......) ya, cezanın (mükâfaatın) verilişinin sonralığın, yahut bu sözün sonralığını ifade eder. Yani, "Sonra da deriz ki, ona en tam mükâfaat verilir" manasınadır. Eğer bu edat, mükâfaatın verilişinin sonralığını ifade ediyorsa, mükâfaat salih amelden nasıl sonraya bırakılabilir? Halbuki, bununla salih amelin kastedildiği açıkça sabittir, (buna ne dersiniz?) Deriz ki: Her iki izah da muhtemeldir. Sorunun cevabı şudur: Verilen mükâfaatın "en tam" (evfâ) diye nitelenmesi, ileri sürdüğün bu itirazı ortadan kaldırır. Çünkü Allahü teâlâ salih bir kimsenin ölmesi halinde, Ölümünden hemen sonra, yaptığı amellerin iyilerine göre onu mükâfaatlandırmaya başlar. En mükemmel karşılığını geriye bırakır. Bu mükâfaat da, cennettir. Yahut şöyle de diyebiliriz: Buradaki "en tam" ifadesi, fazlalığa işarettir. Bu durumda ayet, tıpkı, "İyi ameller işleyenler için, en güzel mükâfaat olan (cennet) ve bir de fazlası vardır" (Yunus, 26) ayeti gibi olur ki, buradaki "en güzel" ifadesi ile cennet, "fazlası" ile de, "ru'yetutlah" (Allah'ı görme) kastedilmiştir. Binâenaleyh Hak teâlâ âdeta, "O, sa'yu gayretinin karşılığını alacaktır, sonra da (en tam mükâfaat olarak), "ru'yetullah" ile rızıklandırılacaktır" demektir. İşte bu izah, ayetin ihtiva ettiği lafızların tefsirine uygun düşmektedir. Çünkü ayetteki "evfâ" (en tam) kelimesi, "mutlak" olup, "mübeyyen" (açıklanmış) değildir. Zira Hak teâlâ, "şundan daha tam" dememiştir. Binâenaleyh bunun, her tamdan daha tam olması gerekir. Bu şekilde olan şey de, "ru'yetullah" Allah'ı görmekten başka birşey değildir. Diğer İncelikler Bu ayetlerdeki inceliklerin açıklanmasıyla ilgilidir. Cenâb-ı Hak kötü işler yapanlar hakkında, "Hakikaten hiçbir günahkâr diğerinin günah yükünü çekmez" (Necm, 38) buyurmuştur ki bu, günahkârın yükünün, ondan alınıp başkasına yüklenmeyeceğine delâlet eder. Ama bundan,'lafzı bir zaruretten ötürü, o günahların mutlaka onun üzerinde kalacağı neticesi de çıkmaz. Çünkü Allahü teâlâ'nın, onun günahlarını, düşürebileceği, affedip silebileceği düşünülebilir. Böylece de ne onda bir günah kalır, ne de bu günahları başkasına yüklenmiş olur. Eğer Cenâb-ı Hak, "Herkes hiç kimsenin günahını yüklenmez, ancak Kendisininkini yüklenir" buyurmuş olsaydı, ifadede istisnanın yer alış zaruretinden ötürü, kişinin günah işlediği manası çıkardı. Keza, Cenâb-ı Hak, muhsinler hakkında da, "İnsan için, çalıştığından başkası yoktur" buyurmuş, ama, "İnsan için, sa'y u gayret sarfetmediği şeyler yok" oememiştir. Çünkü ikinci ifadede, sa'y u gayret gösterdiği şeylerin mükâfatının insan çin olacağı açıkça söylenmemiştir. Ama birinci ifâdede, istisnadan ötürü, sa'yeltiği çalıştığı şeylerin onun için olacağı açıkça belirtilmiştir. Yine Hak teâlâ, kötü ameller şleyenler hakkında, onun ümidini tamamen kesmeyecek bir ifade kullanmış; iyilik -apanlar hakkında ise, onların korkusunu bertaraf edecek bir ifade kullanmıştır. Bütün aunlar, Rahmetinin gazabından önce olduğuna bir işarettir. Son Varış Allah'adır |
﴾ 41 ﴿