7

"O halde (Ey Muhammed) onlardan yüz çevir. O davet edicinin, görülmemiş ve bilinmeyen bir şeye davet edeceği gün, gözleri zelil ve hakîr olarak, çıvgın çekirgeler gibi, kabirlerinden çıkacaklardır".

Müfessirlerin, "yüz çevir" emrinin mensuh olduğunu söylediklerini belirtmiştik. Ama bu ifade mensuh değildir. Aksine bu ifade ile, "Artık onlarla sözlü münakaşada bulunma" manası kastedilmiştir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "O davet edicinin görülmemiş ve bilinmeyen bir şeye davet edeceği gün..." buyurmuştur. Daha önce de söylediğimiz gibi, bir şahsa öğütte bulunup da, bu öğüt fayda vermeyince, öğütçü onu bırakır, bu öğütleri bir başkasına söyler ve onun böyle yapmaktan maksadı, yine irşaddır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, diyeceğini dedikten sonra, uyarmak ve caydırmak için, "O halde (Ey Peygamber), onlardan yüz çevir. O davet edicinin, görülmemiş ve bilinmeyen bir şeye davet edeceği gün, (hepsi) gözleri zelil ve hakir olarak, çıvgın çekirgeler gibi, kabirlerinden çıkacaklardır" buyurmuştur.

Ayetteki "yevm" (gün) kelimesinin âmili (fiili), daha sonra gelen, "kabirlerinden çıkacaklardır" ifadesidir. Ayetteki, “eddai” (o davetci) kelimesi, tıpkı "O münâdinin nida ettiği gün"(Kaf, 41) ayetindeki "el-münâdî" gibi, bilindiği ve haber verildiği için, marife olarak getirilmiştir. İşte bu sebeple de, aynı manada olarak, "Bir münâdî..." bir davetci çağırıp, nida ettiğinde" de denilmiştir.

Ayetteki, "O davetci" ifadesi hususunda şu izahlar yapılır:

a) Bu, İsrafil (aleyhisselâm)'dir,

b) Cebrail (aleyhisselâm)'dir.

c) Bu, bu işle görevli bir başka melektir. Bu manaya göre, kelimedeki marifelik, alemliğin (özel isimliğin) sağladığı marifelik gücüne ulaşamaz. Bu, ancak bizim, "Bir adam geldi ve o adam (er-Racul) şöyle dedi" sözümüzdeki marifelik gibi olur.

Nükür

Ayetteki, ifadesinde geçen "nükür" kelimesi, "münker" (bilinmez-tanınmaz şey) manasına olup, ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, şu günümüzde münker olan şeye davet eden..." manasınadır. Çünkü onlar, bu şeyi (kıyameti) inkâr ediyorlardı. Buna göre mana, "O davetci, bunların inkâr ettikleri şeye çağırdığı gün ... kabirlerinden çıkacaklar" şeklindedir.

b) Bu kelime, "münekker" (yadırganan-ihtimal verilmeyen) manasınadır. Nitekim meselâ birisi, "Bunun böyle olmaması gerekirdi" der. Bu, "Olmamalıydı" demektir. Arapça'da da, "Falanca münkerden nehyeder" denilir. Bu manaya göre, "Onları cehenneme sürükleyeceği için, bu iş, onlarca olmaması gereken bir şey olmuş olur.

Buna göre eğer, "Yadırganan, ihtimal verilmeyen bu şey nedir?" denilirse, deriz ki: Bu, ilahi hesab, yahut hesab vermek için toplanma, yahut da toplanmak gayesiyle kabirlerden kalkıştır. Bu mana doğruya daha yakındır. Eğer, "Kabirden kalkış, yadırganacak birşey değil. Çünkü bu bir diriltme işidir. Bir de kâfir kişi, kabirden kalkış zamanını ve o zaman başına gelecekleri nerden bilecek ki, onu yadırgasın?" denilirse, biz deriz ki: Hak teâlâ'nın, onların söylediğini belirttiği, "Vay halimize, bizi kabirlerimizdeki (uykumuzdan) kim diriltti?" (Yasin,52)ifadesinin delaleti ile kâfir bunu biliyordu.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Gözleri zeltl ve haktr olarak, çıvgm çekirgeler gibi, kabirlerinden çıkacaklardır" buyurmuştur. Bu ifade, "hâşl'an", "hâşi'aten" ve huşşa'an' şekillerinde kıraat edilmiştir. Binâenaleyh bunun "hâşf'an" şeklinde okuyan, fiil takaddüm ettiği için müennesliği terkedilerek söylenen, ifadesine göre böyle okumuştur. Bunu "hâşi'aten" şeklinde okuyan da, ifadesine göre okumuştur. Bunu "huşşa'an" şeklinde okuyan için de şu izahlar yapılabilir:

a) O, bu kelimeyi, tıpkı diyen kimsenin yolu üzere hareket edip, diyene göre okunmuştur.

b) "Huşşa'an" ifadesinin faili, gizli olup, "ebsaruhum" kelimesi, o zamirden bedeldir ve takdiri, bedel-i istimal olarak şeklindedir. Bu ifade tıpkı, "Onların güzellikleri beni hayran bıraktı" ifadesi gibidir.

c) Burada, fiilinin tefsir ettiği, mukadder bir fiil olup, takdiri, bedel-i istimal olarak şeklindedir. Doğru olan, bu kelimenin "hâşi'an" şeklinde okunmasıdır. Çünkü rivayet olunduğuna göre, Mücâhid (radıyallahü anh), rüyasında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i gördü ve ona, "Ya Resûlellah, "huşşa'an" mı "hâşi'an" mı?" diye sordu da, bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "hâşi'an ebsârühüm" buyurdu. Bunların dil tetkiki veya tefsir bakımından bir değer ifade edebilir. Fakat unutmamalıdırki şaz kıraatlerle Kur'âniyyet sabit olmaz. Hele rü'ya ile hiç sabit olmaz, kur'ân, metini; tevatür kesinliği ile Asr-ı Saadetten beri nakledilmiş olup elimizde mevcuttur. Bu kat'î gerçeği elbette müfessir Razî de bilmektedir. Fakat her nedense bu kabil nakillere de yer vermektedir.(Ç).

Bir de, bu şekildeki kıraat için, diğerlerinin ileri sürdüklerinden daha açık, şöyle bir izah yapılabilir: "Huşşa'an" kelimesi, ifâdesi ile mansub olarak mef'ûl olup, takdiri, "O davetci bunları, "gözleri huşşâ" olarak davet eder, çağırır" şeklindedir. Buna göre eğer, bu izah, şu bakımlardan yanlıştır:

1) İfadeyi tahsîs etmenin bir faydası yoktur. Çünkü o davet edici, herkesi çağıracak.

2) Onlar, bu davetcinin çağrısından sonra kabirlerinden çıkacaklar. Verilen manaya göre, onlar daha kabirlerinden çıkmadan "huşşâ" olurlar ki bu yanlıştır.

3) Bu ifadenin aynı zamanda "hâşi'an" şeklinde de okunabilmesi, bu okunuşunu ibtal eder" denilirse, biz deriz ki "Birinci iddiaya şöyle cevap verilebilir: Ayetteki, "Görülmemiş ve bilinmeyen bir şey'e" ifadesi, bu itirazı ortadan kaldırır. Çünkü herkes, o "nühür" (yadırganan) şeye davet olunmaz. İkincisine de, "Bu "nühür" şeyle kastedilen, çetin hesabtır" yani, o davetci, onların gözleri "huşşa" (dönmüş) olduğu halde onları bu çetin hesaba çağırır" demektir. Buna göre, ayetteki "yevm" kelimesinin âmili, (......) fiili değil, ya mukadder (hatırlayınız) yahut da, (fayda vermez) fiilidir. Bu durumda ifade, tıpkı, "Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez" (Müdesssir, 48) ayeti gibi olur. ifadesi cümle başı olur.

Üçüncü itiraza da "iki kıraat arasında, manaca bir zıdlık yoktur. Çünkü "haşl'an" da, ya hal olarak yahut da, "davet eder" fiilinin mefulü olarak mansubtur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "O davetci, gözleri haşi'a (dönmüş) olan bir kavmi, çağırır" demek ister. Çünkü "huşu" sükûn manasınadır. Nitekim Hak teâlâ "Sesleri huşûya ermiş (dinmiş)..."(Taha, 108) buyurmuştur. "Gözlerin huşû'u" ise, sağa sola kaymaksızın, sükûnda olup, birşeye dikilmeleridir. Nitekim, "Gözleri (o gün) kendilerine bile dönüp bakamayacak" (İbrahim, 43) ayeti de bu manaya delalet eder.

Ayetteki, "Çıvgın ve yaygın çekirgeler gibi kabirlerinden çıkacaklardır" ifadesine gelince, Cenâb-ı Hak onları, çok olmaları ve dalgalanmaları bakımından, her tarafı kaplamış ve birbirine girmiş çekirge sürüsüne benzetmiştir. Şöyle de denebilir: Ayetteki "münteşir" (yaygın) kelimesi, fiilinin "mutava'atı"dır. Çünkü Cenâb-ı Hak, insanları yeniden diriltince, onlar âdeta, yerde gezinen, hareket eden çekirgeler gibi olurlar. Binâenaleyh onların kabirlerinden çıkış durumlarına ve güçsüzlüklerine bir işarettir.

Zor Gün

7 ﴿