23"O ikisinden inci ve mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz". Bu ayetle ilgili birkaç mesele var: Birinci Mesele Ayetteki, (çıkar) fiili, sülasîden bu şekilde okunduğu gibi, rubaiden, ra'nın fethası ile (meçhul olarak) (çıkarılır) şeklinde de okunmuştur. Bu iki okuyuşa göre de, ayetteki "Lü'lü" ve "mercan" kelimeleri merfû (ötüreli) olurlar. Bu fiil, "Allah çıkarır" manasında, "Biz (Allah) çıkarırız" manasında, şeklinde de okunmuştur. Bu son iki kıraate göre de, lü'lü ve mercan kelimeleri mansub (mef'ûl) olur. "Lü'lü", incinin büyüğü; "mercan" ise küçüğüdür. "Mercan"ın, kırmızı (kıymetli) taş manasına olduğu da söylenmiştir. İkinci Mesele Lü'lü, ancak tuzlu sudan çıkarılır. Öyle İse, Cenâb-ı Hak niçin, "O ikisinden" (tuzlu ve tatlı denizden)" demiştir?" Buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz? 1) Allah'ın kelamının (ayetin) zahiri, nazar-ı dikkate alınma bakımından, hem sözüne güvenilmeyen kimselerin sözünden, hem de incirin (lü'lüün) tatlı sudan çfcarılmayacağının bilinmesinden daha evlâdır. Farzet ki dalgıçlar, incilerini, ancak bunu sudan çıkarıyorlar ve ancak bunu tuzlu suda bulabiliyorlar. Fakat bundan, başka suda kesinlikle inci bulunamayacağı neticesi çıkmaz. Bunun ancak tuzlu suda olacağını kabul etsek bile, siz niçin, "sedef Allah'ın emri ile, sudan çıkıp, tuzlu suya girer" diyorsunuz? Çölleri kateden, beldeleri dolaşan, o tüccarlara, görünüp duran yerlerle ilgili bazı şeyler, onlara görülmezken, daha nasıl bu hususun böyle olduğu kesinkes iddia edilebilir. İnsanlara, denizin dibindeki bazı şeylerin kapalı kalması niçin mümkün olmasın. 2) Şöyle diyebiliriz: Eğer onların, incinin ancak tuzlu denizden çıkarılabileceği şeklindeki görüşleri doğru ise, bu durumda şu izahlar yapılabilir: a) Sedefi içeriside o inci, ancak yağmurdan oluşur. O zaman sözkonusu olan, gök denizidir. b) İnci, o iki denizin, birbirine kavuşması ile oluşur. Daha sonra da, o sedefte inci oluştuğunda, tıpkı, hamileliğin başlangıcında, tuzlu yiyecekler arzulayan bir kadın gibi, tuzluya arzu duyarak, tuzlu denize girer. Böylece orada ağırlaşır da, bir daha tatlı suya girme imkânını bulamaz (tatlı suya dönemez). c) Bahsettiğiniz bu husus, ancak Cenâb-ı Hakk'ın, "O ikisinden herbirinden lü'lü ve mercan çıkar" demesi halinde söz konusu olur. Ama ayetteki, "O ikisinden ... çıkar" ifadesine göre, böyle bir mana söz konusu değildir. Çünkü o ikisinden birisi müphem olduğu halde, o (ikisinden) birinden çıkan şey, o ikisinden çıkmış demektir. Bu tıpkı, Hak teâlâ'nın, "Onların içinde ayı bir nur yaptı"(Nuh, 16) ayetindeki gibidir. Nitekim Arapça'da, "Falanca, falan şehirden çıktı, falan şehre girdi" denilir. Halbuki bu kimse, ancak şehirdeki bir mahallenin bir evindeki bir yerinden çıkmıştır. d) Bu ifâdenin başındaki herhangi bir şeyin başlangıcını ifade etmez. Nitekim Arapça'da, "Küfe'den çıktım" denilir. Bu ibtidâiyye'dir (başlangıcı ifade eder). Aksine ayetteki aklî bir başlangıç içindir ve tıpkı, "Adem topraktandır, Ruh, Allah'ın emrindendir" denilmesi gibidir. Aynen bunun gibi, "Lü'lü mine'l-ma (sudan) çıkar; yani, ondan doğar" demektir. İnci'deki Nimet İnci ve mercanda ne tür yüce bir nimet oluş özelliği var ki, Allahü teâlâ bu ikisini, Kur'ân'ın öğretilmesi ve insanın yaratılması gibi nimetlerle birlikte zikretmiştir? Bu hususu cevaplamak için, şu iki şeyi söyleyebiliriz: 1) Nimetler türlü türlüdür: a) Mekânımız olan yeryüzü gibi, yaratılması zarurî olan nimetler. Çünkü yer olmasaydı, yerleşme - bir mekân tutma olmazdı. İnsanın hayatiyyetini sağlayan rızıklar da böyledir... b) Çeşitli tahıllar ve güneş ile ayın yürütülmesi gibi, zarurî olmasa bile, yine de kendilerine ihtiyaç duyulan nimetler... c) Sırf, lezzet ve tad almak için yenilen-içilen şeyler gibi, kendilerine ihtiyaç duyulmasa bile, faydalı olan şeyler... Denizlerin yaratılması, bu türdendir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "insanlara fayda sağlamak üzere, denizde hareket eden gemiler..." (Bakara, 164) buyurmuştur. d) Faydalı olmasa da, inci ve mercan gibi, süslerin yaratılması... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Takınacağınız süsler çıkarırsınız... "(Fatır, 12) buyurmuştur. Bu demektir ki, Allahü teâlâ, bedenî gücü alakadar eden, bu dört nimeti zikretmiş, bunlardan önce de, ruh yani ilim demek olan o büyük kuvveti, "Kur'ân'ı O Rahman öğretti" (Rahman,1-2) ifadesiyle zikretmiştir. 2) Şöyle diyebiliriz: Bu, nimetlerin beyânı (anlatım) sadedinde değil, Hak teâlâ'nın harikulade şeyleri yaratışını (ve kudretini) anlatma sadedinde zikredilmiştir. Çünkü bundan önce nimetlerden bahsedilmişti. Bu böyledir. Çünkü insanın sal saldan (testi gibi balçıktan); cinnin de ateşten yaratılmasının anlatılışı da, nimetler babından değil, Allah'ın yarattığı enteresan şeyler babındandır. Çünkü Hak teâlâ insanı, yarattığı herhangi bir şeyden yaratmış olsaydı, bu in'âm (nimet) olurdu. Bunu iyice anladığına göre diyoruz ki, "Temel elementler dörttür. Bunlar, toprak, su, hava ve ateştir. İşte böylece Allahü teâlâ, "insanı salsaldan yarattı" ifadesi ile, insanın, toprak ve çamurdan yaratıldığını, "Cânnı da yalın bir ateşten yarattı" (Rahman. 15) ifadesi ile, ateşin, enteresan bir varlığın temeli olduğunu; "O ikisinden inci ve mercan çıkar" ayeti ile, suyun da tıpkı hayvanlar gibi, bir başka enteresan mahlukun temeli olduğunu beyan etmiştir. Geriye hava kaldı. Fakat bu, elle tutulur, gözle görülür birşey değildir. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak, havayı, bir mahlukun temeli olarak zikretmemiş, aksine onun, denizde tıpkı dağlar gibi olan o koca gemilerin hareketini sağlayan şey olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: |
﴾ 23 ﴿