25

"Denizde büyük dağlar gibi yükselen gemiler de O'nundur. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz".

Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Göklerdekiler ve gökler, yerdekiler ve yer, zaten hep Allah'ın olduğu halde, bu ayette özellikle gemilerin,

Kendisinin olduğunu söylemesindeki hikmet nedir? Deriz ki: Bu söz, avam (halk) için söylenmiştir. Hak teâlâ böylece, o zeki kimseler şöyle dursun, azıcık aklı olanların bile habersiz olamayacağı bir hususu dile getirerek,

"Denizdeki gemide, gerçekte, hiç kimsenin mâlikiyyeti olmadığında şüphe yoktur. Çünkü hiç kimse, aslında gemide tasarruf yetkisine sahip değil der. Hepsi de Allah'ın rahmetini umarlar. Mallarının ve canlarının, Allah'ın kudret elinde olduğunu itiraf ederler. Gemide iken, "gemi de senin, mülk de senin tanrım" derler, denizi de, gemiyi de Allah'a nisbet ederler. Sonra da denizden kurtulup da, taş-kireç ile yapılmış evlerine baktıklarında, artık helak olabileceklerini unuturlar. İşte o zaman şüphesiz o geminin sahibi olan insanı hatırlarlar, denizi de, gemiyi de o insana nisbet ederler" demek istemiştir. Cenâb-ı Hak bu hususa, "Gemiye bindikleri zaman... "(Ankebût,65...) ayetiyle işaret etmiştir.

Cevari

(el-cevarî) (câriye) kelimesinin çoğuludur. Câriye ise, geminin (sefine) ya adıdır, yahutta sıfatıdır. Eğer ismi ise, bir müştereklik söz konusu olur. Aslolan ise, böyle bir müşterekliğin olmamasıdır. Yok eğer, sıfatı İse, aslolan, sıfatın, mevsûfu ile beraber kullanılmasıdır. Halbuki, Cenâb-ı Hak burada, mevsûfu getirmemiştir (ne dersiniz?). Biz deriz ki, görünen odur ki, el-cevârî kelimesinin, "hareket eden (sey)"in sıfatı olmasıdır. et-Meydanl'den şu nakledilmiştir: "el-câriyetu, hareket eden gemi, anlamındadır. Çünkü gemi, hareket etmek için yapılmıştır. Memluke olan dişiye, kadına da, "el-câriyetu" denilmiştir. Zira, hür kadın, oturmak ve evlilik için; memlûke (cariye) ise, ihtiyaçları karşılaması, onun için hareket etmesi amacıyla edinilir. Ne var ki bu kelime, tağlibten dolayı sefine (gemi) manasında kullanılmıştır. Çünkü, sefine, genelde hep hareket halindedir.

Aklımız da, bu bahsettiğimiz geminin hep hareket halinde olduğuna delâlet etmektedir. Ne var ki, bu kelime daha çok iştikak sebebiyle, "hareket eden gemi" manasında kullanılmıştır. Ama, daha sonralarıysa, hareket etmese dahi, yine gemi manasında kullanılır olmuştur. Öyle ki, hareketsiz olan gemiye veya, sahilin durgun sularında demir atmış gemiye de, hareket edeceğinden dolayı, "el-câriyetu = hareket eden, akıp giden" denilmiştir. Aynen bunun gibi, oturup duran memlûkeye de, tağlib yoluyla, yine "câriye" denir olmuş, böylece de, mevsûf getirilmeyerek, sıfatı onun yerine ikâme edilmiştir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi, "Hareket eden gemiler, O'nundur" manasındadir. Ne var ki, sefine de, Serfen kökünden "faîlet" kalıbından bir kelime olup, sefen de, "yontmak" anlamındadır. Halbuki bu kelime, Ibn Düreyd'e göre, ism-i fail manasında, faîle kalıbında bir kelime olup, "Gemi, suyu yarıyor, (adeta) yontuyor" takdirindedir. Başkalarına göreyse, ism-i mef'ûl manasında, "faîlet" kalıbında bir kelime olup, "yontulmuş" demektir. O halde, hem "el-câriyetu", hem de "essefînetu" kelimeleri, gemi için kullanılan iki kelimedir.

Burada, şöyle, lafzî bir incelik vardır: Allahü teâlâ, Nûh (aleyhisselâm)'a, gemi yapmasını emredince, "Gözetimimizde o gemiyi yap" (Hud ,37) buyurmuştur. Bu demektir ki, Cenâb-ı Hak, işin başında ona,henüz hareket etmediği için- fulk adını vermiş, daha sonra da Hazret-i Nuh (aleyhisselâm) onu yapınca da, ona, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Onu ve o geminin ehlini kurtardık... "(Ankebût, 15) buyurduğu gibi, "es-sefînetu" adını vermiş, derken de, Kendisinin de, "Hakikat su bastığı zaman sizi gemide biz taşıdık..."(Hakka, 11) buyurduğu gibi, el-câriyetu adını vermiştir. Böylece biz, fulk kelimesinin ne demek olduğunu ve onun hareketini öğrenmiş olduk. Böylece de o, bu akma işi ile de adlandırılmış oldu. O halde, gemiye, en ilk başta fulk, daha sonra sefine, daha sonra da câriye adlan verilmiştir.

Münşaat

(......) ne demektir? Biz deriz ki, bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Bu kelime, "yükseltilmiş..." anlamında olup, bulut yükseldiğinde ya Arapların, deyimlerindendir, yahut da, "Allah yükseltti" anlamında deyimindendir. Bu durumda gemi ya, kendi kendine denizde yükselmiş demektir, yahutta, o geminin yelkenleri yükseltilmiştir.

b) Bu, "yaratılmış, icâd edilmiş.." manasında olup, "Allah mahlûkatı icad etti" manasındaki, tabirindendir.

Eğer, "İkinci izah, uzak bir izahtır. Zira, ayetteki ifâdeleri, münşeat kelimesine taalluk etmektedir. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, "Denizde dağlar gibi olan yaratılmış o gemiler O'nundur O'nun" demiş olur, ama bu uygun düşmez. Birinci izaha göreyse, Cenâb-ı Hak sanki, "Adeta dağlar gibi denizde yükselen o gemiler O'nundur, O'nun" demiş olur ki, bu mana güzeldir. Bunun böyle olabileceğinin delili ise, senin meselâ, "Harpte, aslan gibi cesur olan adam' deyip de, bu sözünün güzel olması, ama bunun yerine, "Harpte, aslan gibi alim olan adam..." dediğinde, bu sözünün, güzel olmayışı gibidir.." denilirse, biz deriz ki: Sen, biraz önce de bahsettiğimiz gibi, ayetteki el-cevârî kelimesinin mevsûfunun yerini tutan bir sıfat olduğunu düşündüğünde, yaratma anlamında olan el-inşa kelimesinin, ayetteki, ifâdelerine ters düşmediğini anlarsın. Çünkü bu durumda, kelamın takdiri, "Denizde, tıpkı dağlar misâli hareket eden o gemiler O'nundur" şeklinde olmuş olur ve gemiler O'nundur" şeklinde olmuş olur ve böylece de, Allah'ın kudretini daha fazla izhar etmiş olur. Çünkü bu durumda Cenâb-ı Hak adeta, "Tıpkı dağlar gibi olan ve denizde hareket eden o gemiler O'nundur" demek istemiş olur ki, bu manaya göre gemiler, adeta tfağ olmuş olur. Halbuki dağ ise, ancak Allah'ın kudreti ile hareket eder, demektir.

el-a'lâmu" kelimesi ise, "dağ" anlamına gelen el-'alemu kelimesinin çoğuludur. Dağ gibi yükselen yelkene gelince, bu bilinen bir şey olup, buna şaşmamak lâzım. Bunda, dağın suyun içinde hareket etmesinde olduğu gibi, şaşırtıcı bir durum yoktur. "et-Münşeât" da, böylece, maruf olmuş olur ve bu tıpkı senin, Ay gibi güzel ve oturan adam.." demen gibi olur ki, bu durumda (......) ifâdesindeki kaf'ın müteallakı, "el-câlisu" kelimesi değil,' el-hasenn kelimesi olmuş olur. Böylece de, kudreti ilâhiyyenin tezahür alanı olmuş olur. Çünkü, gemiler, dağlar gibidir. Dağlar ise, ancak Allah'ın kudretiyle hareket ederler.

Dördüncü Mesele

İlgili ifâde, sinsin'in kesresiyle, el-münşeâtu şeklinde de okunmuştur. Bu durumda, ayetteki (......) kelimesi, cümle yerine geçmiş olan bir ifâde olmuş olur. el-cevâri kelimesi ise, mahfedir. Mahfeler ise, cümlelerle tavsif edilemezler (cümleler, marife olan kelime sıfat olarak gelmezler). Ve meselâ sen, (Arapça'da) ne "Aslan gibi olan o adam bana geldi"; ne de "Aslan olan o adam bana geldi" diyemezsin. Ama, Arapça'da, "Aslan gibi olan bir adam bana geldi" ve "Aslan olan bir adam bana geldi" diyebilirsin.. Bu ifâdenin, sin'in fethası ile elmünşeâtu şeklinde okunması halinde, bu kelime, ancak hal olabilir. Bu durumda da şu iki izah yapılabilir:

1) kelimesinin başındaki kâfin, isim kabul edilmesi. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, "Dağlar misâli yükseldiği o halde, o gemiler O'nundur" demiş olur.

2) "Durumu buna benzeyen.." anlamında bir hal takdir olunur. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Durumu, tıpkı dağların durumu gibi olan gemiler O'nundur" demiş olur.' Bunun böyle oluşunun delili, Cenâb-ı Hakkın dağlar gibi dalga(lar) içinde olduğu halde..."(Hud, 42) ifadesidir.

Beşinci Mesele

İlgili ayette, el-cevarî kelimesinin (......) ifâdesindeki çoğul el-bahru kelimesinin, tekil ifâdesindeki el-a'lâmu kelimesinin çoğul getirilmesinde önemli bir husus bulunmakta olup, bu şöyledir: Bu, o denizin büyüklüğüne bir işarettir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, şayet "deniz" yerine "denizler" demiş olsaydı, o zaman, her hareket eden gemi, bir denizde bulunmuş olurdu. Böylece de, bu deniz, dağlar gibi olan o gemilerin içinde bulunduğu o denizden daha küçük olmuş olurdu. Ama, o deniz tek olup ve o tek denizde de, dağlar gibi olan o gemiler bulununca, bu deniz, son derece büyük ve sahili uzak bir deniz olmuş olur da, oradan kurtarma işi, ancak kâmil bir kudret sayesinde olmuş olur.

Her Varlık Fani

25 ﴿