28

"(Ancak), azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zâtı baki kalacaktır. Böyle iken, Rabbinizin hangi nimetini yalan sayabilirsiniz?".

Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Vechu kelimesi, "zât" manasına kullanılabilir. Ama, Mücessime, ayetteki bu lafzı, malûm olan o uzuv (yüz) manasına almıştır ki, böyle bir mana, hem aklî hem de naklî delillerin hilâfına verilen bir manadır. Naklî delil ile, Kur'ân'ı kastediyorum. Çünkü "O'nun vechi (zâtı) hariç, herşey yok olucudur" (Kasas, 88) ayeti, Cenâb-ı Hakk'ın "vech"inden başka, hiç bir şeyin bakî kalmayacağına delâlet eder. Binâenaleyh, hak olan görüşe göre, bunun böyle olacağında, hiçbir müşküllük bulunmamaktadır. Çünkü, ayetin manası, ya, "Allah'ın hakikatinden...", ya da, "Allah'ın zâtından başka hiçbir şey baki kalmaz..." şeklindedir, ve bu da, böyledir. Halbuki, Mûcemime'nin görüşüne göre, Cenâb-ı Hakk'a nisbet ettiği ne elin, ne de ayağın bakî kalmaması gerekir.

Buna göre, "Sizin görüşünüze göre de, Allah'ın ne İlminin, ne de kudretinin kalmaması gerekir.. Zira, "vech"i, siz, Allah'ın zâtı manasına aldınız. Halbuki, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı, sıfatlarından başkadır. Binâenaleyh sen, ilgili ayetin manasının, "Allah'ın hakikati; O'nun zatı hariç, herşey yok olucudur" şeklinde olduğunu söylediğinize göre, Allah'ın sıfatları, zâtının dışında kalmış olur. Böylece de, sizin görüşünüz de, Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarını nefyetmiş, (o'nun sıfatlarının helak olacağını gerektirmiş) olur.." da denilmesin! Çünkü biz diyoruz ki, bu hususun böyle olduğuna hem akıl, hem de nakil ile, cevâp verebiliriz.

Naklî delile gelince bu, bir başka yerde ele alınabilecek bir husustur. Aklî delile gelince, bu, meselâ bir kimsenin, "Falancanın, sadece bir elbisesi kaldı" demesi halinde, bu sözünün, hem o elbiseyi hem de o elbise ile kaim olan rengini, uzunluğunu vö genişliğini şümulüne alması gibidir. Ama aynı kimsenin, "Falancanın elbisesinin sadece yeni, kol ağzı kaldı" şeklindeki sözü ise, o elbisenin cebinin, eteğinin kaldığına delâlet etmemesi gibidir. Aynen bunun gibi, bizim, "Allah'ın zâtı baki kalacaktır" şeklindeki sözümüz, O'nun sıfatlarının da baki kalacağını ifâde eder. Ama, sizin dediğiniz gibi, uzuv anlamında "Allah'ın yüzünden başka hiçbir şey baki kalmayacaktır" şeklinde mana verilirse, benden, O'nun meselâ, elinin de baki kalmaması gerekir.

Vech, Zat Manasına

"Vech" lafzının, zât manasına kullanılmasının güzel oluşunun sebebi nedir? Biz deriz ki: Bu, insanların örfünden alınan bir husustur. Çünkü "vech", örfte, insanın hakikatini ve zâtını ifâde için kullanılır. Baksana, insan, bir başkasının "vech"inin yüzünün gördüğünde, "Onu gördüm" der. Ama, meselâ, yüzünün dışındaki, eli, ayağı, vs. gibi uzuvları gördüğünde ise, "Onu gördüm" diyemez. Bu böyledir, çünkü insanın, eşyanın hakikatine genel anlamda muttali oluşu his (duyu organları) ile gerçekleşir. Çünkü insan, bir şeyi gördüğünde, o şeyden, o şeyi görmediği zamanda bilemeyeceği şeyleri bilip öğrenmiş olur. Çünkü his, görülen şeyin tamamını değil de, bir kısmını görebilmiştir. Sonra his, idrâk edip algılar, akıl ve zekâ da karar verir. Dolayısıyla, bir insan bir şeyi duyu organlarıyla gördüğünde, o şey hakkında aklıyla hüküm verir. Ne var ki, insanın "vech"inde, yüzünde, herbiri bir şeye delâlet eden, pekçok uzuv vardır. Binâenaleyh insan, insanın vechini, yüzünü gördüğünde, o insan hakkında, gözünün görmemesi halinde veremeyeceği hükümleri verir. Şu halde, yüz, insanın hakikatine ve onunla ilgili hükümlere, başkasından daha fazla delâlet etmiş olur. Böylece "vech" kelimesi (ilk önce), insanın hakikatini ifâde etmek için kullanılmış, daha sonra nesneler bakımından kullanılmaya başlanmış, derken nesne olmayan şeyler hakkında da kullanılır olmuştur. Nitekim, meselâ, söz ile ilgili olarak, "Bu, güzel bir vech'dir, izahtır, bu da, tutarsız bir vech'dir, izahtır" denilir olmuştur. Bazı fıkıh kitaplarında da yazıldığı gibi, "vech"in, "muvâcehet -yeryüzü olma" masdarından olduğunu söyleyenlerin görüşüne gelince, bu pek fazla önemli bir görüş değildir. Çünkü İlgili iş, burada izah edilenin aksinedir. Zira fiil, masdardan; masdar da, esas kök isimden iştikak etmiştir. Bu iş nakil yoluyla (yani faraza aslında isim olup da daha sonra masdar haline, oradan fiil haline taşıma..) olmuş olsa bile böyledir. O halde "vech", o uzvu ifâde için konulmuş şeylerin ilkidir. Daha sonra, kullanılır olmuş, derken başka şeyler de bundan türemiştir. Bunu ancak, dil ilminde ileri edebiyat sahasında mahir olan kimse anlayabilir.

Rabb Vasfının Zikredilmesi

Cenâb-ı Hak şayet, ya "Rabbin", ya "Allah" yada benzeri isimleri söyleyerek, "bakîdir" demiş olsaydı, elde edilen mana, herhangi bir vehme düşülmeksizin de elde edilmiş olurdu. (Ne dersin?). Biz deriz ki: "Vech" kelimesinin yerini tutacak bir başka lafız yoktur. Ve bu husustaki izah da, ancak Allah'ın buyurduğu şekildir. Bu böyledir, zira Allah'ın bilinen diğer isimleri, meselâ, Rab, Hâlık... gibi, İsm-i fail sığalarıdır. "Allah" lafzı ise, bazılarına göre, (ism-i mef'ûl sığasında olup), mabûd (tapınılan) anlamındadır. Binâenaleyh, şimdi, Cenâb-ı Hak şayet, "Rabbin baki kalır" demiş olsaydı ve bizim de, "Senin Rabbin..." sözümüzün kullanılışta,

a) Rabbin bütününden olan şey "bakî kalır",

b) Bakî kalırken de senin Rabbin olduğu halde Rabbin bakî kaldı..." şeklinde iki manası olduğu halde, şimdi, Cenâb-ı Hak, "Rabbin bakî kalır" demiş olsaydı, böylece, o vakitte merbûb, Rab edinilmiş olurdu. Ve, "Halik bakî kaldı", "Rezzâk bakî kaldı.." vs. demiş olsaydı da, yine böyle olurdu.

Dördüncü Mesele

Burada "Rab" kelimesinin ve "vech" kelimesinin ona izafe edilmesinin hikmeti nedir? O, bir başka yerde ise, meselâ, "Her nereye dönerseniz, Allah'ın vechi oradadır" (Bakara, 115) ve "Allah'ın vechini dilerler" (Rum, 36) buyurmuştur. Biz deriz ki: Bahsedilen bu İki yerin İkisinde de, ibâdet manası kastedilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara, 115) ayetinde bu mananın kastedilmiş olduğu açıktır; zira, burada kastedilen, namazdır (Rum. 78) ayetinde de kastedilen, zekattır.

Çünkü Cenâb-ı Hak, bundan önce, "O halde, akrabaya hakkını ver; miskine ve yolda kalmışa da (...). Bu, Allah'ın vechini dileyenler için daha hayırlıdır" (Rum, 38) buyurmuştur. "Allah" lafzı, ibâdet manasına delâlet eder; çünkü, Allah, mabûd anlamındadır. Halbuki, mevzûbahs ayetimizde ise, sayesinde, insanın eğitildiği nimetlerden bahsedilmiştir. İşte bu sebeple, Cenab-ı Hak, "Rabbinin vechi" buyurmuştur.

Ayetin Muhatabı

"Rabbin..." ifâdesindeki hitap, kimedir? Biz deriz ki, görünen odur ki, bu hitap, herkese yapılmış olur, Cenâb-ı Hak adetâ, "Ey dinleyen, Rabbinin vechi, zâtı bakidir" demek istemiştir. Ayetteki hitabın Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e olması da muhtemeldir. Buna göre şayet, "O halde Cenâb-ı Hak, daha nasıl, iki (şeye) hitaben, "Böyle iken, Rabbinin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?"; tek şeye hitaben de "Rabbinin vechi, zatı..."diyebilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: "Rabbinin zâtı bakî kalacaktır" ayeti ile herkesin yok olup, Allah'ın baki kalacağına işaret edilmek istenmiştir. Böylece de Allahü teâlâ, "Ey dinleyen kişi, Rabbinin zâtı bakî kalacaktır. öyleyse, O'ndan başkasına iltifat etme. Çünkü, O'nun dışındaki herşey, fanidir" demek istemiştir.

Muhatap, genelde, sözde kastedilen manadan hariç olur; çünkü sen, sana bir yerin halkından şikâyet eden birisine, "Senden ötürü oradakileri cezalandıracağım.." dediğinde, muhatap, her ne kadar oradakilerden birisi olsa bile, bu tehdidin dışında kalmış olur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, herkesin, O'nun dışında kalanların fanî olacağını bilmesi için, "Rabbinin zâtı bakî kalacaktır" buyurmuştur. Şimdi Cenâb-ı Hak şayet, "ikinizin Rabbinin zâtı (......) demiş olsaydı, o zaman bunlardan her biri, hem kendisini, hem de muhatap olan arkasını fani olmaktan hariç tutmuş olurdu.

İmdi eğer sen: "Peki, Cenâb-ı Hak, hiçbir şeye hitap etmeksizin, "Rabbinin zâtı, yüzü (......) bakidir" demiş olsaydı, O'nun dışında kalan herkesin yok olacağına daha fazla delâlet etmiş olurdu.." dersen, biz deriz ki: "Rabbinin..." ifâdesindeki hitap, adeta sanki, O'nun lütfuna; bakî bırakma ise, O'nun kahrına bir işarettir. Halbuki burası, lütfün beyân edildiği, nimetlerin dile getirildiği bir yerdir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, sadece "Rab" sözünü kullanmış olsaydı, hitabın delâlet ettiği manaya delâlet etmezdi. Hem, "Rab, lafzı hakkında, cari olan şöyle bir örf bulunmaktadır. Bu örf te, bu kelimenin izâfetsiz kullanılmamasıdır. Meselâ kul, "Rabbimiz (......) bizi bağışla"; "Ya Rabbî, (......) beni bağışla" der. Cenâb-ı Hak da, meselâ, "Sizin Rabbiniz; atalarınızın Rabbi, bütün alemlerin Rabbi..." gibi ifâdeler kullanır. Cenâb-ı Hak, bu kelimeyi izâfetsiz kullandığı yerde, bunu, kendisine ait sıfatlardan bir sıfatla kullanır. Çünkü Cenab-ı Hak, meselâ, "Güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab" (sebe, 15) ve "Merhametli bir Rab'den sözlü bir selâm" (Yasin, 25) buyurur.

"Rabb" lafzının, terbiye manasında bir masdar olması muhtemeldir. Nitekim Arapça'da, meselâ, (Onu terbiye etti); denildiği gibi, de denilir. Bu kelimenin, tıpkı "tabîb" manasında "et-tıbbu,"hasse manasında, "sem" (işitme) "cimri" manasında buhl (cimrilik) vb. kelimelerin kullanılması gibi, masdar olan er-Rabbu kelimesinden er-Rûbbu manasında sıfat olması da muhtemeldir. Ne var ki, bu durumda bu kelime, bâbındandır. Bu izaha göre bu kelime, kalıbından gelen bir iş, oluş, hareket bildirmiş olur. Yani, bu, huya ait olan tabii bir iş olmuş olur. Nitekim biz, "Falanca daha alim, daha iyi hükmedendir" dediğimizde, müteaddî olandan ayrılsın diye, lâzım olan babından bir vasıf söylenmiş olur.

Celâl

(el-celâl) nefy babından olan her sıfata bir işaret olmuş olur. Nitekim bu manada biz, "Allah, cisim değildir, cevher değildir, araz değildir" dediğimiz gibi, "O, muhtaç olmaktan yüce oldu O, aciz olmaktan yüce oldu de denilir. Bu husustaki sözün özü şudur: "Celâl", azamet anlamındadır. Ne var ki, azamet, temelde, kuvvet hakkında; celâl de fiil hakkında kullanılır. O halde bu demektir ki Allah, zayıf akılların kavrayamayacağı kadar büyüktür. Binâenaleyh O, farzedilen her aklî şeyin kavramasından ve idrâkinden yüce ve celîldir.

(el-ikrâm) da, müsbet babından olan her sıfata bir işarettir. Bu da bizim meselâ, "O, Hayy'dır, Kâdir'dir, Âlim'dir..." dememiz gibidir. "Semî ve Basîr" kelimelerine gelince, bunlar da, Ehl-i sünnete göre, isbat babından iki sıfat olduğu halde, Mu'tezile'ye göre nefy bâbındandır. Halbuki bize göre, nefy babından olan sıfatlar, isbât babından olan sıfatlardan önce gelir. Çünkü biz, her şeyden önce, ilgili delili buluruz ki, bu delil, âlemdir. Ve şöyle deriz: Âlem, her şeye muhtaçtır. O şey (Allah) ise, âlem gibi değildir. O halde, muhdes değildir. Muhtaç değildir. Mümkin değildir. Daha sonra, böylesi bir zâtın kudreti, ilmi, vb. sıfatları olduğunu söyleriz. İşte bu noktadan, Cenâb-ı Hak, kullarına "Allah'tan başka Tanrı yoktur"demelerini emrederken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Lâ ilahe illallah deyinceye kadar, insanlarla savaşmakla emrolundum" buyurmuştur. Buhari, iman 17.

Ulûhiyyeti, Allah'ın dışındaki varlıklardan sebbetmek, nefyetmek, Allah için uygun olmayan sıfatları da Allah'tan nefyetmek, demektir. Binâenaleyh, sen meselâ, "cisim, ilâh olamaz!" dediğinde, bu sözünle sen, adeta "Allah, cisim değildir" demiş olursun. Celâl ve ikram, daha önce geçmiş olan iki şeye dayanan iki vasıftır. O halde Celâl, Allah'ın dışındaki varlıkların yok olacağı gerçeğine dayanan; ikram da, Allah'ın bakî olduğu gerçeğine dayanan birer vasıftır. Binâenaleyh, geride sadece tek olan, fert olan O, (Allah) katmış olur. Halbuki, tek olan o zât, emrini (işini), Kendisi dışında kalan kimselerin ve şeylerin yok olmasıyla sınırlamaktan yücedir. O halde bu demektir ki o, hep kerem sahibi, hep kadir, hep âlim olmuştur. Binâenaleyh, O, Kendisi dışında kalan kimselerin ve şeylerin yok oluşundan sonra da, istediği kimseleri var edecektir. Bu kelime (zîl-celâli) şeklinde de okunmuştur. Bizinsaallah, bu sûrenin sonunda, bu kelimeyle ilgili diğer açıklamalar ele alacağız.

Herkes O'na Muhtaç

28 ﴿