30"Göklerde ve yerde kim (ve ne) varsa, O'ndan ister. O, hergün bir iştedir. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?". Bu hususta, şöyle iki izah yapılabilir: 1) Bu ifâde, kendinden önce geçeni ifâde eden hâl olup, takdiri, "Kendinden istenilmek, sorulmak üzere, Rabbinin zâtı bakîdir" şeklindedir. Bu izah, nakle dayanmış olup, makul bir açıklamadır. Ama şöyle bir problem söz konusudur. İzahın böyle yapılması halinde bu, bir çelişkiye götürür. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Rabbinin zâtı bakîdir" buyurduğunda, bu, yeryüzünde bulunanların, olan kimselerin fanî oluşlarından sonra kendisinin bakî kalacağına bir işaret olmuş olur. Şu halde daha nasıl, yerdeki kimseler için bir "mesul", kendisinden istenilen bir zât olacaktır?! Ama biz, (......)'deki zamirin racî şeylere racî olduğunu söylersek, yukardaki izahta bir problem kalmaz. Sahîh olan görüşe göre, biz diyoruz ki. buna şu şekilde cevâplar verilebilir: a) Daha önce de beyân ottiğimiz gibi, insan, kendisine nisbetle fanidir. Dolayısıyla, insan ancak, Allah'ın bakî kılmasıyla bakî olabilir. Böyle olması halinde, Allah, "mesul - kendisinden istenilen" zât olabilir. b) Cenâb-ı Hakk'ın, hakiki değil de, mana cihetinden "mesul - kendisinden istenilen" olması. Çünkü, herkes yok olup, varlık da ancak Allah'a ait olunca, böylece insanlar, "lisân-ı hâl ile isteyenlerin bulunduğunu farz saymışlardır." c) Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi istikrar (süreklilik) ifâde eder. Dolayısıyla bu demektir ki, o bakî kalış, yeryüzünde olanları yeniden diriltir (iade), böylece de Allah, istenilen bir zât olmuş olur. 2) Ayet, yeni başlayan bir cümledir. Daha doğru görünen de budur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: Birinci Mesele O isteyenler, Cenâb-ı Hak'tan ne istemişlerdir? Şimdi biz diyoruz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir: 1) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bağışta bulunmasını istemektir. Böylece herkes o İlahî rahmeti ve gerek dini gerek dünyası hususunda muhtaç olduğu herşeyi Allah'dan istemiş olur. 2) Bu, bilinmeyen şeylerin bildirilmesini istemektir ve "Gaybın bilgisi O'nun katındadır. Gaybı ancak O bilir. Binâenaleyh herkes, kendi akıbetinin ne olacağını, salah ve fesadının hangi şeyde olduğunu Allah'a sorar, O'ndan ister" demektir. Buna göre eğer, "Herkes, kendisinin câhil, Allah'ın âlim olduğunu kabullenmez" denilirse, biz deriz ki: Bu gerçekte, câhilin söyleyebilceği bir sözdür. Eğer bu söz inatçı bir câhilden sâdır olmuşsa, bu husus birinci madde için de söz konusu olur. Çünkü muannid kimselerden, Allah'ın kudretini kabul etmeyenler vardır. Dolayısıyla, hernekadar bu kişi, O'ndan, kendisi mümkin varlık olduğu için, Itsan-ı hâl ile birşeyler istiyor ise de, ile O Allah'dan birşey istemez. O halde birinci şık, O'nun kudretinin mükemmelliğine bir işaret olup, "Herkes, muhtaç olduğu şeyleri elde etmekten âcizdir" manasına gelir. İkinci şık da, Allah'ın ilminin mükemmelliğine bir işaret olup, "Herkes, Allah'ın katındaki malumatı bilemez. O konuda câhildir" demektir. 3) Bu, bir işi çıkarıp ortaya koymasını istemektir. Ayetteki, "Göklerde ve yerde kim varsa..." ifadesi, "Melekler, Allah'dan hergün talebte bulunur ve "Ey Rabbimiz ne yapalım, bize neyi emrediyorsun?" derler." Bu izah, aynı zamanda, bu ayetin "hal" olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre, ortaya çıkan o problemin en uygun cevabıdır. Çünkü o şöyle der: "Hak teâlâ, "yer üzerinde bulunan her canlı fânidir' (Rahman, 26) buyurmuştur. Yeryüzündeki herkes için, yeryüzü mekân ve dayanaktır. Eğer yer olmasaydı, hiçkimse yasayamazdı. Ama yeryüzündeki melekler, yerdedirler, yeryüzünde değillerdir. Binâenaleyh yerin sarsılması (yok edilmesi), o meleklere zarar vermez. Bu sebeple, yeryüzünde olanlar fânî, Allah bakî olduğundan, bu melekler, dünya helak edilince fânî olmazlar. Dolayısıyla da böylece Allahü teâlâ'dan talebte buunur, O'na sorarlar ve "Ne yapalım?" derler. Böylece Allah onlara, emredeceği şeyi emreder. Onlar da emrolundukları şeyleri yaparlar. Daha sonra Hak teâlâ o meleklere, dilediği bir zamanda, "ölünüz" emrini verir ve onlar derhal Oluverirler. Bu izah, ayetteki, 'isterler..." ifadesinin, "hal" cümlesi olduğunu izaha göre ise, zaten bir problem söz konusu değildir. İkinci Mesele Ayetteki zamiri kime râcîdir? Deriz ki: Zahir ve meşhur olana göre, bu zamir "Allah"a râcîdir ve bu hususta, müfessirlerin ittifakı vardır. Bunun delili, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen şu hadistir: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, ayetteki "şe'n"in ne demek olduğu soruldu da, O "O, günahı bağışlar, sıkıntıyı giderir, dilediğini yüceltir, dilediğini alçalür" buyurdu. Ayetteki bu zamirin, "yevm" (gün) kelimesine râcî olması, "külle yevm" (hergün) ifadesinin de, "sorarlar" fiilinin zarfı zamanı olması da mümkündür, yani, "o, zaten iş esnasında olduğu her bir günde, onların istemelerine muhatap olur" demektir. Burada ifadesi, nekire"yevm"in sıfatı olan bir cümle olur. Bu tıpkı "Falanca benim istirahat günüm olan herbirgünde, benden ister" denilmesi gibidir. Bu, "O, benden hep istirahata çekildiğim günde istekte bulunur" demektir. Böylece ayetteki bu ifade, kendisinde bir "şe'n" olan o günleri, Hak teâlâ'nın, hakkında, "Bugün mülk kimin? (Tabii ki) tek ve kahhar Allah'ındır" (Mü'min, 16) buyurduğu günden ayıran bir sıfat olur. Çünkü o günde, soran da, cevap veren de Allahü teâlâ'dır. Allah'a o günde, hiçbirşey sorulmaz, hiçbirşey istenmez. Çünkü o gün, insanlar, melekler ve diğer bütün soranları ilgilendiren bir şe'nde (halde) değildir. İnsanlar, melekler ve diğerleri, kendilerini alâkadar eden bir şe'nde (halde- işte) olduğu zaman Allahü teâlâ'dan talebte bulunurlar. İşte o zaman muhtaç oldukları şeyi isterler. Yahut da, o gün, ne yapacaklarına dair Allah'ın emrini öğrenmek isterler İmdi eğer, "Bu, yukarıdaki hadiste varid olan manaya ters düşer" denilirse, biz deriz ki: "Ayetteki "şe'n" (hal - iş) ne demektir? diyene cevaben, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "O, günahı bağışlar, sıkıntıyı giderir..." şeklindeki sözü ile bir tezat teşkil etmez. Çünkü bu, "Allahü teâlâ, bazı günleri, mahlukatın günahlarını bağışlamaya ve sıkıntılarını gidermeye ayırmıştır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Göklerde ve yerde kim varsa O'ndan ister (sorar)" buyurmuştur ki, bu, "Mahlûkatla ilgili bu günlerde, O'ndan talebte bulunurlar" demektir. Bazı günleri ise, Kendisinden talebte bulunulmamaya ayırmıştır. Biz nasıl böyle söylemeyelim ki: Eğer ayetteki "hergün" ifadesini, umumîliği üzere bırakacak olsaydık, o zaman hergünde bir iş, bir oluş, bir hareket söz konusu olurdu ki, bu da, bu tür şeylerin kadîmliğini ve sürekliliğini söyleme neticesine götürürdü. Fakat ayetteki, "hergün" ifadesinin, tıpkı, "O (Belkıs'a) herşey verilmiştir. (Neml, 23) ve "Bu, herşeyi yerle bir eder" (Ahkaf, 25) ayetlerinde olduğu gibi, "tahsis" görmüş (sınırlandırılmış) bir umûmî ifade olduğu söylenebilir. Her An İştedir Meşhur olan izaha göre, Allahü teâlâ, hergün ve her an bir iştedir. Halbuki o kader kalemi, olacak şeylerin hepsini yazmış bitirmiştir (ne dersiniz)?" Deriz ki: Bu hususta, son derece güzel olan ve nakle dayanan cevaplar vardır. Binâenaleyh önce naklî cevapları verdim. Daha sonra aklî cevapları ele alalım: Naklî cevap şöyledir: Bazıları demişlerdir ki, "Ayetin bu ifadesiyle, takdir edilen şeylerin, zamanlarına sevkedilmeleri (zamanı gelince yaratılmaları) kastedilmiştir. Buna göre mana, "Kader kalemi, her gün ve her an olacak şeyleri yazıp bitirdi. Dolayısıyla herşeyin vakti gelince, Hak teâlâ'nın iradesi, o fiile o vakitte taalluk ediyor. Böylece de o fiil o vakitte, meydana geliyor" şeklinde olur ki, bu hem lafız, hem de mana bakımından güzel bir izahtır. Bazıları da şöyle derler: Allah'ın işleri, yeni başladığı işler olmayıp, önceden takdir ettiği işleri izhar etmesi şeklinde cereyan etmektedir. Bu da, manaca birincisi gibi olup, "O'nun bu işin olacağına dair hükmü değişmemiştir. Fakat Allah'ın, o fiilin olmasını takdir ettiği o vakit gelir. Böylece o vakitte, Allah'ın takdir ettiği o şey ortaya çıkar" demektir. Bu iki görüş, el-Hasan b. el-Fadl'a nisbet edilmiştir. O, bu İki izah ile, Abdullah b. Zahire cevap vermiştir. Bazıları da bu ayete, "Allah, geceyi gündüze, gündüzü geceye sokar (çevirir), diriden ölü, ölüden diri çıkarır; hastayı iyileştirir; sağlamı, hastalandırır; zelili, aziz; azîzi zem kılar vs. vs." manasını vermişlerdir ki bu da, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, yukarıdaki, "O, günahı bağışlar, sıkıntıyı giderir..." hadisine dayanır, onun gibidir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu sözü, son derece güzel ve beliğdir. Zira O, (aleyhisselâm) birisi âhireti, diğeri de dünyayı ilgilendiren iki hususu ifade etmiş, ama âhiretle ilgili olanı, dünyevî olandan önce zikretmiştir. Aklî olan izahlar da şöyledir: 1) Deriz ki: Ayetteki bu ifade, mahlûkata nisbetledir ve gök ile yer ehlinden, Allah'dan istekte bulunanlara nisbetle böyle ifade edilmiştir. Zira Allahü teâlâ, istediğine hükmetmiş, o husustaki hükmü kesinleştirmiş ve öylece yürürlüğe koymuştur. Şu kadar varki O'nun bu hükümleri hergün birer birer ortaya çıkar. Bu sebeple meselâ biz diyoruz ki: "Allahü teâlâ, falancanın rızkını bugün kesinleştirdi, dünden rızıklandırmadı." Mahlukatın ilminin, Allah'ın ilminin kuşattığı herşeyi kuşatması (bilmesi), mümkün değildir. Dolayısıyla melekler hergün, "Ey ilahımız, bugün, bizim ilmimize göre, hangi işte (şe'nde)sin?" diye sorarlar. 2) Fiil, birisi fail tarafından, hususî olan, diğeri de bazı işler konusunda mef'ûl tarafından olan, iki şeyle gerçekleşir ve başka bir ihtimal de mümkün değildir. Failin tercih edeceği o tarza göre, fiil, çeşitli şekillerde meydana gelebilir. Birincisinin misâli, durgun olan birşeyi harekete geçirmek gibidir: Harekete geçirmek, o şeyden sükûnu (hareketsizliği) gidermekle olur ve o hareketi, araya hiç fasıla sokmadan, o sükûnun peşinden getirmekle olur. İkincisinin misâli ise, sakin (hareketsiz) olanın, hareketsizliğini sürdürmektir. Çünkü kendisinde, o hareketsizliğin sürdürülmesi ve araya bir fasıla sokmaksızın veya fasıla ile birlikte, o sükûnun peşinden, sükûnu gidermek (onu hareketlendirmek) ile olur. Çünkü ondan, cismin var olmasına rağmen, harekete geçirmeksizin, ondan sükûnu gidermek mümkündür. Bunu iyice kavradığına göre, bil ki Allahü teâlâ, aynı anda, pek çok nesneleri yaratır ve o nesnelerde, bu yaratma zamanının dışında, çeşitli sıfatlar da yaratabilir. Dolayısıyla o nesnelerin var edilmesi de, yine o zamanda olup, yoksa o zamandan sonra, başka bir zamanda yaratılmış değillerdir. Binâenaleyh kimi ki Allah bir zamanda fakir olarak yaratmıştır, onu o zamanda fakir olarak yaratmasına rağmen, aynı o zamanda onu zengin olarak yaratmış olması mümkün değildir. Bu sözden, Cenâb-ı Hakk'ın âciz olması gerektiği sanılsa yahut bu vehmedilse bile aslında bu hiç de böyle değildir. Tam aksine acziyet, aksi durumda söz konusudur. Çünkü Cenâb-ı Hak eğer o kimseyi, zengin olmasını dilediği bir zaman fakir olarak yaratsaydı. İstemesine (iradesine) rağmen, zenginlik o zamanda onda meydana gelmezdi. Dolayısıyla acziyyet, bizim verdiğimiz misalde değil, onun aksinde, söz konusudur. O halde, "her zaman", diğer zamanlardan başkadır. İşte, Hak teâlâ'nın, "O, hergün bir iştedir" ayetinin manası budur. Müfessirlerin, "O, fakiri zengin, zengini fakir, zelili aziz, azizi zelil kıtan, zıdlan böylece yaratabilendir" şeklindeki sözlerinden kastedilen mana da budur. Bil ki iki zıd, iki muhtelif şeye münhasır olmayabilir. Aksine iki denk şey, kendi hükümlerine göredirler. Çünkü bunlar içtimâ edemez (birleşemezler). Binâenaleyh kendisinde, bir zaman içinde, bir mekâna doğru hareket bulunan bir Kimsede, o zaman içinde, o mekâna doğru başka bir hareketin bulunması mümkün değildir. Halbuki Allahü teâlâ'nın işi, dün fakir veya zengin kılmaksızm, bugün zengini fakir, fakiri zengin kılmaya hasredilmiş değildir ve Zeydde düne ait zengin kılma ile, bugüne ait zengin kılmanın içtimâ etmesi (birleşmesi aynı sayılması) mümkün değildir. Binâenaleyh ilgili işe baktığımızda, zengin için devam etmekte olan zenginlik, hep hal değiştirir ki işte bu da Allah'ın şe'ninden (işinden)dir. Bir İşi Başka İşine Mani Olmaz Bil ki Allahü teâlâ, "kendisini hiçbir İş, bir başka işten meşgul edemez" diye tavsif edilmiştir. Bunun manası, "Bize engel iken, bir iş, Allahü teâlâ'nın başka bir iş yapmasına manî olamaz" şeklindedir. Bunun misali şudur: İçimizden birisi, herhangi bir maddeyi ateşte ısıtarak, bir boya ile, siyaha boyanmayı, yahut su ile soğutup, beyazlandırmayı istesin. Halbuki su ile ateş, birbirinin zıddıdırlar. Binâenaleyh bu kimseden, bu iki şeyden birisi istense de, o da, buna başlasa, bu işi, diğer işi yapmasına mâni olur. Halbuki bu misalde, fiil fiile manî olmamıştır. Çünkü bir nesneyi siyaha, bir diğerini beyaza boyamak bir tezad olmadığı gibi, bunlardan birisini ısıtma ve siyaha boyama arasında bir tezad yoktur. Binâenaleyh fiil, faile engel teşkil etmiş, fakat fiile engel teşkil etmemiştir. Halbuki Allahü teâlâ hakkında, ne fiile ne faile mâni teşkil eder. Dolayısıyla Allahü teâlâ, aynı anda, sayısız-sınırsız farklı fiilleri yapabilir. Fakat bir cismi hem beyazlandırmanın, hem siyahlandırmanın mümkün olmaması gibi, yapılması imkânsız olana gelince, bu durum, bazan faile manî olduğu gibi, bazan olmayabilir. Fakat mutlaka faile mâni olması gerekir. Zira bir nesneyi, aynı anda hem beyazlandırmak, hem siyahlandırmak mümkün değildir. Allahü teâlâ'yı ise. hiçbir iş, hiçbir işi yapmaktan alıkoyamaz. Fakat o işlerin sebeplen, faile mâni olmaksızın, başka sebeplere manî olmuştur. Bu incelemeyi iyice kavradiysan gerçekten sana çok faydalı olmuştur. Sizin Hesabınıza Bakacağız |
﴾ 30 ﴿