36"Üzerinize ateşten bir yalın (alev) ile, bir duman salıverilecek, öyle ki biribirinizi kurtaramayacaksınız, yardimlaşamayacaksınız. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz". Bu ayetle ilgili birkaç mesele var: Birinci Mesele Bu ayetin, daha önceki ayetlerle münasebeti ne şekildedir? Diyoruz ki: Eğer "Ey cin ve insan cemaatleri" hitabının kıyamet günü yöneltilecek bir nida olduğunu söylersek, Hak teâlâ sanki bu ayette de, "üzerinize ateşten bir yalın (alev) salıverildiği gün, artık sizin için bir yardımlaşma imkânı yok. Eğer göklerden kaçıp gitmeye muktedir iseniz, haydi geçip gidin" demek istemiştir. Yok, eğer bu nidanın dünyada yapılacağını söylersek, o zaman biz, "eğer muktedir olursanız" hitabının, "Sizin için, Allah'tan kaçmak ve kurtulmak söz konusu değildir ki, o azaba düşmezden önce kaçabilesiniz... Sizin için, bir yardımcı yoktur ki, o azaba düştükten ve o ateş üzerinize salıverildikten sonra, sizi o ateşten kurtarıversin" manasına bir işaret olduğunu söylemiş oluruz. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Eğer o azaba düşmemek için kaçabilecekseniz, kaçınız. Ama, daha sonra, bundan kurtuluşun olmayacağı ve mutlaka o azaba düşeceğiniz, tarafınızdan anlaşılır; böylece, o azaba düşersiniz de, o ateş de sizin üzerinize salıverilirse, bilin ki, yardım olunmayacaksınız. Binâenaleyh, bu durumda sizin için bir kurtuluş söz konusu değildir. Çünkü kurtuluş, ya o azaba düşmezden önce, onu savuşturmanızla, yahutta düştükten sonra, onun kaldırılması ile elde edilir... Halbuki, bu ikisi de mümkün değildir. İkinci Mesele Cenâb-ı Hak, önceki ifadeyi, "Eğer muktedir olursanız" şeklinde çoğul getirdiği halde, ifâdesindeki zamiri, niçin tesniye getirmiş; daha önce, "Bir sultan (kudret) olmadan asla geçemezsiniz..."deyip de çoğul getirdiği halde, ilgili ayetin sonunda iki topluluğa hitap ederek, niçin "birbirinizi kurtaramayacaksınız" buyurmuştur? Biz deriz ki, burada şöyle bir incelik vardır: "Eğer muktedir olursanız" hitabı, onların aciz olduğunu; Allah'ın mülkünün azametini beyan etmek için getirilmiş olan bir ifâdedir. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak sanki, "Bir araya gelmeniz, kuvvet birliği yapmanız suretiyle göklerin ve yerin bucaklarından geçip gidebilecekseniz, o halde haydin geçip gidiniz. Ama sizler âciz olduğunuz için, bunu yapamayacaksınız. Bunun böyle olduğu, sizin bir araya gelmenizi ve birbirinize destek vermeniz durumunda bile açık ve aşikârdır. Binâenaleyh, bunun böyle olduğu, ayrı ayrı olmanız halinde ise, haydi haydi aşikârdır" demek istemiştir. O halde bu ayet, kişinin, kendisi dışında kalan bütün dostları ve kardeşleri ile biraraya gelmesi durumunda, herkes için genel ve umumî olan bir hitaptır. Ama, ifâdesi ise, bu azabın, iki türün herbirine değil de, İki türe birden salıverileceği bir beyândır. Çünkü, bütün ins ve cinnin tamamına, herkese, o azâb ve o ateş salıverilmeyecektir. O halde bu demektir ki, o azâb ve o ateş, genel anlamda, iki türe salıverilecek de, Allah'ın lütfü sayesinde o iki türden, bu azâb ve ateşten kurtulanlar olacaktır. Ama, hiç kimse, asla, göklerin ve yerin, kenar ve bucaklarından çekip gidemiyecektir. İşte bu mana, bizim biraz önce de bahsettiğimiz, "Sizin için, o ateşe düşmezden önce kaçış, söz konusu değildir; düştüğünüzde de, kurtuluşunuz söz konusu değildir" şeklindeki sözümüzü, teyit eder. Ne var ki, kaçamama, genel bir hükümdür; o ateşten kurtulamama ise, genel bir hüküm değildir (yani, kurtulanlar olacaktır). Bu hususa bir ikinci cevâp da, lafız bakımındandır. ifâdesi, "et-ma'şer" (cemaatler)e hitaptır. O halde, ayetin manası, "Ey topluluklar, eğer gücünüz yetiyorsa..." şeklinde olur. ifâdesi ise, bu cemaatlere değil, tam aksine, ins ve cinden orada bulunanlara bir hitaptır. Ki, orada bulunanlar da, İki türden varlıklardır. Üstelik ifâdesi, atıf harfi olan vâv ile de getirilmemiştir, ki, böyle bu iki tür de, birinci ifâdede kendilerine nida edilenlerin aynısı olsun... Şimdi diyebiliriz ki, nidâ'nın açıkça yer almadığı yerlerde, tesniye getirmek daha evlâdır. Nitekim, Cenâb-ı Hak'da "O halde (siz ikiniz) Rabbinizin hangi nimetlerini..." buyurmuştur. Bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın, meselâ, "... size yöneleceğiz" (Rahman,31) hitabıyla da teyit olunur. Ama, nidanın açıkça bulunduğu yerlerde ise, zamir çoğul getirilir. Ama, meselâ böyle çoğul getirildikten sonra, nida açıkça bulunmadığı için, yine Cenâb-ı Hak, buyurarak ifâdeyi tesniye getirmiştir. Nühas ve Şuvâz Ve ne demektir? Biz deriz ki: şuvaz, ateşin alevi ve özü, hülasasıdır. Bunun, odundan çıkan duman ile karışan, onunla içli dışlı olan ateş için söylenildiği de ileri sürülmüştür. Ama, görünen odur ki, bu kelime, hukemânın şu sözüne varıp dayanmaktadır. Ateş, tıpkı, son derece, iyice tutuşmuş olan körüğün ateşi gibi, artık katıksız bir ateş, kor haline geldiğinde ve iyice tutuşmuş ve yanmış bir fırında, katıksız bir ateş halinde geldiğinde, artık ateş olarak gözükmez. Çünkü o bu durumda aslında ateş olduğu halde, nûr (ısı ve ışık) olarak görülür. "Nuhas" kelimesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir: 1) Bu, o ateşin dumanıdır. 2) Bu kelime, erimiş bakır, bakır eriyiği hakkında kullanılır ki, bize göre, kelimenin meşhur olan manası budur. Sonra, o iki türe hitap edilmesinden sonra, bu iki şeyin getirilmesi, bunlardan herbirinin o iki türden herbirine tahsis edilmiş olmasından dolayı olabilir... Bu durumda, bu demektir ki, hafif olan ateş (nâr), insan içindin, Çünkü ateş, insanın cevherine muhaliftir. Ağır olan o bakır eriyiği ise, cinler içindir; çünkü bakır eriyiği de cinnin cevherine ters düşer. O halde bu demektir ki, insan ağır, ateşse hafif; cin hafif, bakırsa ağırdır... Ayetteki nühâs kelimesi ile dumanın kastedilmiş olduğunu söylememiz halinde de durum aynıdır. Bu iki ifâdenin, ins ve cinden herbirine göre gelmiş olması da muhtemeldir ki, zahir ve muhtemel olan da budur. Dördüncü Mesele Kelimeyi mecrûr olarak (nuhasin) şeklinde okuyan kıraat nasıl tahlil edilecektir. Şimdi, bu kelimeyi böyle okuyan kıraat daha önce geçen ifâdesine atfedildiğini gözönüne alacak olursa, o zaman kelamın takdiri "dumandan bir yalım..." şeklinde olur. Halbuki nühâs'tan meydana gelmez. (Ne dersin?). Biz deriz ki, buna şu iki bakımdan cevâp verilebilir: 1) Bu ifadenin bu durumda takdiri, "Nühâs'dan bir şey..." şeklinde olup, Arapların tıpkı "Kılıcımı ve mızrağımı kuşandım..." ifâdesi gibi olmuş olur. 2) Daha açık olan bu görüşe göre, Öyte okuyan kimse şöyle diyebilir: ancak, ateşte hava ve yerle ilgili unsurlar bulunduğu zaman oluşur ki, işte oluşan bu şey dumandır. O halde, da, hem ateşten, hem de "nühâs'tan, yani dumandan meydana gelmiş bir şeydir. Bu izaha göre, salıverilen, iki şey değil, tek şey olmuş olur, ama ne var ki, bu tek şey (iki şeyden) mürekkep haldedir. Buna göre şayet, "Yapılan izaha göre, (şuvaz)'ın salıverilmeye tahsis edilmesinin faydası, ancak o ateşin güçlü değilken, kendisinden dumanı giderebilecek birgüce ulaştığının beyân edilmesidir" denilirse, biz deriz ki, görülmeyen bir ateş ile azâb etmek, kendisine düşme korkusu ve azabın sürüp gideceği daha evvel belirtildiği için, görülen azâb ile azâb etmekten daha aşağı mertebededir. Çünkü, katıksız, yalın ateş ya görülmez, yahutta, tıpkı nûr (ışık) gibi görünür. Böylece de, bu aetşin ne alevi ne heybeti olmaz. Cenâb-ı Hakk'ın (......) hitabı hiçbir yardımlaşma türünün olamayacağını bildiren bir ifâdedir. Dolayısıyla, bu iki türden birisi diğerinden yararlanamayacağı gibi, ikisi birden, kendileri dışındakilerden de yararlanamayacaklardır. Her ne kadar kâfirler, dünyada iken "Biz, intikam almaya muktedir bir topluluğuz" (Kamer, 44) diyorlardı ise de bu böyledir. İntişâr, nusret ve kuvvet ile içice olmaktır. Nitekim Arapça'da, birisinden öc alan kimse hakkında denilir ki, bu kimse adeta, o kimseden, kendisi için o yardımı zorla çekip almış ve o yardımla içli dışlı olmuştur. İddihâr (intikam) ve iddihân kelimeleri de, lafzan, bu babdandır. Buradaki intisâr kelimesinin imtina (karşı koyma) manasına geldiğinin, dolayısıyla, (......) kelimesinin "kaçınamazsınız, karşı koyamazsınız" manasına geldiğini söylemesine gelince, bu mana da, hakikatte bizim bahsettiğimiz hususa vanp dayanır. Çünkü bu kimse, nusret ve yardımla içice olmuş olacak ki, buna karşı koyabilmiş olabilsin. Semanın Yarılıp Ateş Akıtması |
﴾ 36 ﴿