38

"Artık gök yarılıp da kırmızı sahtiyan (deri) gibi bir gül olduğu zaman, Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?".

Cenâb-ı Hakk'ın bu ayeti, ins ve cinne 'in salıverilmesinden daha büyük olan bir duruma bir işarettir. Çünkü Allahü teâlâ önce, İnsanın kendisinden korkup ürkeceği bir şeyi dile getirmiş, daha sonra da, cin, ins ve meleklerden idrâki yerinde olan kimselerden herbirinin, korkup dehşete kapılacağı durumu zikretmiştir. Çünkü, meleklerin mekânları yarmak ile; cin ve insanların merkezleri de harab etmekle boş bırakılmıştır. Şöyle de denebilir: Cenâb-ı Hak, "yerin sakinlerine işarette bulunmak için, "Yer üzerinde bulunan her canlı fânidir" (Rahman. 26) buyurunca, "semâ" sakinlerinin durumunu beyân etmek için de, "Artık gök yarılıp da..." buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır.

Birinci Mesele

Fâ harfi aslında, şu üç anlamda, takibiyye ifâde eder:

a) Birinin diğeriyle aklen ilgisi bulunmayan iki şey arasında zaman bakımından bir takibiyye ve ardarda geliş olması... Bu, meselâ, tıpkı, sana, Zeyd'in oturmasını, Amr'ın da kalkmasını soran kimseye cevaben, senin "Zeyd oturdu, Amr da, hemen kalktı..." demen gibidir. Çünkü, bu iki şey, ya aynı anda, yahut ta birbirini takib edercesine meydana gelmiştir.

b) Birinin diğeri ile ilgisi bulunan İki şey arasındaki zihnî takibiyesi, ardarda oluşu ifâde etmek için... Bu da, senin tıpkı, "Zeyd geldi, Amr da, ona ikram olsun diye kalktı demen gibidir. Çünkü, bu gibi yerlerde, Amr'ın kalkması, zaman bakımından, Zeyd'in gelmesiyle beraber olmuştur.

c) Sözde takibiyye ifade etmesi... Bu da senin, meselâ demen gibidir. Zira sen, bu ifâdenle, adeta, "Ne emirden korkuyorum, ne melikten korkuyorum, ne sultandan korkuyorum!.." demiş olursun. Bunu iyice kavradığına göre, bu ifadenin başındaki da, yapılan bu üç izahın üçüne de ihtimali olan bir harftir. Birincisine gelince, bu şöyledir: Zira şuvaz'ın o kimseler salıverilmesi göklerin yarılmasından önce olur. Böylece de bu salıverme işi, hem kabir azabına, hem de suçluların mahşere sevked il meleri esnasında meydana gelen şeye bir işaret olmuş olur. Çünkü, tefsirde varid olduğuna göre, "şuvâz", o mücrimleri mahşere sürecek, böylece o mücrimler de, tek bir yerde toplanıncaya değin, "şuvaz'dan kaçacaklar.

Bu izaha göre, ayetin manası, "Size, yalın ateş salıverilir. Gökler yar ildiği ndaysa. inşaallah ilerde de beyan edeceğimiz üzere, o elîm azâb ve o şiddetli hesap tahakkuk eder..." şeklinde olur. İkincisine gelince; bunun izahı şöyledir:

"Üzerinize ateşten ve bakır eriyiğinden oluşan "şuvâz" salıverilir de, böylece bu, semâ'nın kıpkırmızı bir hale gelmesine sebep olur..." Bu, o ateşin alevinin, semâ'ya varıp dayandığı ve O semayı, tıpkı erimiş olan kırmızı demir haline getirdiğine bir işaret olmuş olur.

Üçüncüsüne göre yapılacak izah da şöyledir: Cenâb-ı Hak, "aşuvâz"ın size salıverilmesi vaktinde, "Artık yardımlaşamazsınız..." buyurunca, "Ya gökler yarılıp mühl - yani eğrimiş çamur- gibi olduğunda, ya nasıl yardımlaşacaksınız?!" demek istemiştir ki, bu da, o salıverilen "şuvâz"ın, yekpare bir alev olduğuna bir işarettir. Yahut ta meselâ, "Gök yarılıp, eriyip, yer, hava ve semâ'nın tamamı da ateş olduğunda, ya nasıl yardımlaşacaksınız?.." şeklinde olur.

İza Edatı

(-iza) kelimesi bazen, sadece zarf için, bazen şart, bazen bu "müfacee" için kullanılır. Bu edat, bütün bu gibi yerlerde, her ne kadar zarf ise de, ne var ki, aralarında fark vardır. Birincisine misâl, Cenâb-ı Hakk'ın, (Leyl, 1-2) ikincisine misâl, "Bana ikram edersen, ben de sana ikram ederim" cümlesidir. "Azmettiğinde Allah'a tevekkül et." (Al-i İmran, 159) ayeti de bu türdendir. Birincisinde, ilgili fiilin mezkûr olan o vakitte, şarta bitişik olması gerekirken, ikincisinde bu gerekmez. Çünkü meselâ sen, "Bana öğretirsen, mükâfaatlandırılırsın.." dediğinde, mükâfaatlanma işi, öğretmeden belli bir müddet sonra olur. Ne var ki, kişinin mükâfaatı hak etmiş olması işi, o vakitte ve o anda (yani öğretme anında) şarta bitişik olmuş olur. Üçüncüsünün misali ise, meselâ bir kimsenin, "Çıktığımda bir de ne göreyim, kervan çoktan gelmişi.." şeklindeki sözüdür. Ama bu kimse şayet, "Kervan yöneldiği vakit çıktım.." demiş olsaydı, bu söz, birisinin, "ne zaman çıktın?" şeklindeki sözüne, cevâp olarak söylenmiş bir söz olurdu.

Bunu iyice kavradığına göre, şimdi biz diyoruz ki, buradaki edatı bu vecihlerden hangisine göre kullanılmıştır? Biz diyoruz ki, bu hususta şu muhtemel iki izah yapılabilir:

a) Başındaki fâ'nın, zaman bakımından takîbiyye olmasına göre, sadece zarf için kullanılmış olması. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, bli ifâdesi, o azabın vaktini beyân eden bir ifâdedir. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Semâ yarıldığında, azâb vaki olur! Yani, "şuvaz" salıverildikten sonra ve semâ yarıldığında bu azâb tahakkuk eder."

b) Bunun şartıyye için olması... Bu da, (fâ'nın), sözde takibiyye ifâde etmesine göredir. Çünkü, biz diyoruz ki: İlgili her iki ayetin manası, "şuvaz salıverilirken, yardımlaşamayacağınıza göre, ya, gök yarılırken nasıl yardımlaşacaksınız?!" şeklindedir. Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Semâ yarıldığında, artık asla yardımlaşmayı beklemeyin..." demiştir. "Sizin üzerinize "şuvâz" salıverilir. Birde ne güresiniz! Semâ yarılmış!" denilmesine göre, (iza)'nın müfâcee anlamına alınmasına gelince, bu izah bir ihtimaldir, bi bu manaya ancak, ikincisine göre, yani, fâ'nın zihnî takibiyye ifâde etmesi halinde alınabilir.

Üçüncü Mesele

Bu izahlardan tercihe şayan olanı hangisidir? Biz deriz ki, (......)'nın şartıyye manasına alınmasıdır. Bu durumda burada, şu iki izah yapılabilir:

1) Cezâ'nın, bunu duyan herkes bunu duyduktan sonra, hertürlü dehşetli şeyi aklına getirip varsaysın diye, doğrudan doğruya zikredilmemiş olması... Bu, tıpkı bir kimsenin, 'Hükümdar, bir kimseye kızdığında, hiç kimse onun, ona ne yapacağını bilemez.." demesi gibidir ki, bu kimse genelde, işin dehşetine delâlet eden bir karine ve İpucunu getirip hayretini ortaya koyarak, "Hükümdar bir kızarsa yok mu!.." demekle yetinir. Bunun böyle ifâde edilmesinin gayesi, bu sözü duyan herkesin, aklına gelebilecek her şeyi mümkün görsün de, böylece, birisi meselâ, "Hükümdar bir kızarsa yok mu, öldürür" desin, bir başkası, "Hükümdar bir kızarsa yok mu, her şeye el koyar" desin, bir diğeri de, bir başka şeyi söylesin., diyebilir.

2) Bu, biraz önce de beyân ettiğimiz gibi, hiçbir yardımlaşmanın olamayacağını beyân etmek içindir. Bu hususu da, Cenâb-ı Hakk'ın "O gün gök bulutla yarılınca bu, kâfirlere zor ve çetin bir gün olur" (Furkan, 25-26) ifâdesi teyit eder. Buna göre Cenâb-ı Hak, "Onların üzerine, ateşten bir yalım ve "nühas" salıverildiğinde, artık o zaman yardımlaşamazlar. Binâenaleyh, ya gök yarıldığında nasıl yardımlaşacaklar!.." demek istemiştir. Böylece Cenâb-ı Hak sanki, "Onların üzerine ateşten ve bakır eriyiğinden bir yalım salıverildiğinde, birbirlerine yardım edemeyeceklerdir. Gök yarıldığı zaman nasıl birbirlerine yardım edebilsinler ki? O zaman iş, son derece zor olur" demek istemiştir. O halde O, sanki, "Gök yarıldığı zaman iş, son derece zor olur.." buyurmuştur. Şöyle denilmesi de muhtemeldir: "Gök yarıldığı zaman, kişi ameliyle karşılaşır ve onun hesabı görülür" Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gök yarıldığı, Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman, ki gök zaten buna layık olarak yaratılmıştır... Ey insan, gerçekten sen Rabbine (kavuşuncaya) kadar durmayıp didineceksin, nihayet O'na ulaşacaksın.." (İnşikak, 1 -6) buyurmuştur.

İnşikâk

"İnşikâk" yazılmasının anlamı nedir? Biz deriz ki: Bunun hakiki manası, göğün erimesi ve harap olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, onun harap olmasına işaret etmek üzere, "O gün semâyı ... düreriz ..(Enbîya, 104) buyurmuştur.

Şöyle denilmesi de muhtemeldir. "Gök, bulutlar ile yarılmıştır." Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ogün semâ, bulutlar (çıkıp) parçalanacak... "(Furkan,25) buyurmuştur ki, bunda bir kaç izah ihtimali olup, bunlardan birisi de şudur: "O gün semâ, bulutlarla parçalanacaktır..." Buna göre bu, bizim burada zikretmiş olduğumuz, harap olma ve yarılma kabilinden olmuş olur.

Semanın Gül Hali

Cenâb-ı Hakk'ın "... kırmızı sahtiyan (deri) gibi bir gül olduğu zaman..." ifâdesinin manası nedir? Biz deriz ki: Meşhur olan manaya göre bu, "Sema o zaman hemen, kıpkırmızı olur.." anlamındadır. Nitekim Arapça'da, atın kırmızılığı olduğu zaman, dersin. Yine, rengi kırmızı anlamında, "gül oda, (gül gibi kırmızı) oda" dersin. Biz daha önce, ateşin alevinin göğe doğru yükseleceğini, göğün de eriyerek, erimiş bir tane gibi kıpkırmızı bir hale geleceğini söylemiştik.

Bir başka izah şekli de mümkündür: Buna göre buradaki (......) kelimesi, tıpkı er-rek'atu, es-secdetu, el-celsetu ve el-ka'detu kelimelerinin, "rükû", "sücûd", "cülus" ve "kuûd" kökünden gelen "binâ-i merre" (yani, bir defa oluş...) olmaları gibi, "el-vürûd - gelme" kökünden gelen bir binâ-i merre'dir. O zaman fiilindeki zamir, "(Bu), bir tek sayhadan başkası değildi.. "(Yâsin, 53) ayetindeki 'deki zamir gibi olmuş olur Yani, "olan şey"; yahut, "Başa gelen belâ.." veya Burada zamir, her ne kadar müzekker bir şey ise de, zahir isim müennes olduğu için müzekker kılınmıştır. işte burada da, denilmiştir ki, bunun anlamı şudur: "Yarılmanın kendisiyle oluverdiği hareket tek bir vürûd (meydana geliş ve oluş) dur. O zaman her şey sarsılır, toptan harap olur..." Böylece hareket, yarılma ile malûm olur. Zira, yarılan şey, hareket eder ve sarsılır.

Dihan

Ayetteki, (......) kelimesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Kelime, (yağ) kelimesinin çoğuludur.

b) Veya kelime, kırmızı deriye, sahtiyana verilen bir isimdir. Buna göre eğer, "Kırmızı deri, "verde (kırmızı gül)" ifâdesine uygundur. Buna göre bunun anlamı, "O zaman gökyüzü tıpkı, kırmızı bir sahtiyan, deri gibi olur" şeklinde olur. Ama, dihân ile verde arasında hangi münasebet vardır?" denilirse, biz deriz ki: Buna şu birkaç bakımdan cevâp verilir:

1) Buradaki (......) kelimesinden kastedilen, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ogün gök, erimiş maden gibi olacaktır..." (Mearic, 8) ifâdesinden kastedilendir. Buradaki mühl kelimesi, "yağ tortusu" anlamında olup, böylece aralarında bir münasebet meydana gelmiş olur. Çünkü verd kelimesi, aslana itlak olunur da, meselâ, "çok cerîr ve atılgan astan" anlamında denilir. Şu halde el-verdu, "çok, iyice kırmızı olan" anlamında değildir.

b) duhn kelimesine benzetme, renk itibariyle değildir; bilakis, erime açısındandır.

c) Buna göre, eritilmiş olan yağ, bir defada dökülür ve bir defada erir.. Demir ve kurşun ise, iyice, adamakıllı erimezler. Böylece, yağın, eridikten sonraki hareketi, dışındaki şeylerin hareketinden daha süratli olur.. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "O zaman göğün hareketi, ince kısımları eriyip de kendisinden yararlanılan, geriye ise tortuları kalan bir kurşun gibi değil de, bir hamlede akıveren yağ gibi, tek bir meydana geliş (verde) olur.." buyurmuştur.. Demir ve bakır da böyledir. (......) kelimesi, semânın büyüklüğü ve unsurlarının farklılığından dolayı, meydana gelecek olan erimelerin çokluğu sebebiyle çoğul getirilmiştir. Zira gök cisimleri, dışındakilere muhalefet halindedir.

Suçtan Ötürü Sorgu

38 ﴿