47"Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimseler için iki cennet var. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?", Bu ayette, şöyle bir takım incelikler var: "İşte bu cehennem" buyurularak, cehennem azabının marife olarak zikredilmesi, cennetin mükâfaatının ise, "iki cennet" diye nekire (belirsiz) getirilmesi cennet derecelerinin sınırsız derecede çokluğuna, nimetlerinin sayılamayacak kadar fazlalığına bir işarettir. Bir de, azabın en ilerisinin cehennem; mükafaat derecelerinin ilkinin (en küçüğünün) ise cennet olduğunun, cennette girişten sonra, daha nice mertebeler ve lutfu ilahî olarak fazladan verilen sevablar olduğunun anlaşılmasına işarettir. İkinci İncelik: Hak teâlâ'nın, "Va'îdimden korkan kimseye, Kur'ân ile va'z-u nasihat et" (Kaf, 45) ayetinin tefsirinde, şunu anlatmıştık: "Havf" (korku) sebebi, haşyet duyanın zelît ve güçsüz oluşunu bilip, kabul etmesi olan bir haşyet; "haşyet" ise, sebebi, korkulan varlığın azameti olan bir korkudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'dan ancak, O'nun âlim kulları haşyet duyar"(Fatır, 28) buyurmuştur. Çünkü âlimler, Allah'ın azamet ve yüceliğini bilip, anlarlar da, kendilerindeki zillet ve güçsüzlükten ötürü değil de, Allah canibinden hissedilen o azametten ötürü, O'ndan korkar, O'na saygı (ta'zim) duyarlar. Hak teâlâ'nın "Onlar, Rablerine tazimlerinden dolayı titrerler" (Enbiya, 28) ve "Eğer Biz bu Kur'ân'ı, bir dağa indirseydik, onun Allah'a duyduğu tazimden dolayı, parça parça olduğunu görürdün" (Haşr, 21) ayetleri de bu manadadır, yani, "Kendisine indirilenin ne olduğunu anlayan bu kimse, (insan), kuvvet ve yücelikçe, büyük bir dağ gibi olsaydı, Allah'ın azametinden dolayı, O'ndan duyulan haşyetten, paramparça olurdu." Hak teâlâ'nın, "Sen insanlara karşı haşyet duyuyor, onlan sayıyorsun. Halbuki tazime en layık olan Allah'tır"(Ahzap,37) ayeti de böyledir. "Haşyet" kelimesinin, bu manada olduğunu söylüyoruz. Çünkü büyük insanlara ve efendilere, "şeyh" denmesi, "ha-şe-ye" kökünde, azamet manasının mevcut olduğunu gösterir. Hak teâlâ, "havf" hakkında ise, "Havfetme, biz o asayı, o ilk hâline döndüreceğiz" (Taha, 2) buyurmuştur. Havf, Musa (aleyhisselâm)'da bir acizlik meydana getirince, Cenâb-ı Hak, "Havfetme, hüzünlenme" (Ankebût, 33); "(Musa), "Beni öldürmelerinden endişe ediyorum" (dedi)" (Kasas, 33) ve "(Zekeriyya) Ben, arkamdan (yerime gelecek) ahramdan endişe ediyorum" dedi (Meryem,5) buyurmuştur ki, "ha - ve - fe" kökünden elde edilebilecek kalıplar da, bunun böyle olduğuna delâlet eder. Çünkü (gizli oldu) fiili, buna yakın bir manadadır. (korkan) kelimesine de, bir zayıflık manası vardır. (......) kelimesi de buna delâlet eder. Bunu iyice kavradığına göre, bu demektir ki: Allahü teâlâ'dan hem "havfedilir". hem "haşyet duyulur". O halde kul, Allah'a karşı hem "hâif", hem "haşî"dir. Çünkü kul, kendi kendine baktığında, kendinin son derece, âciz olduğunu görür ve dolayısıyla "hâlf" olur. Allahü teâlâ'nın hazretini (azamet ve yüceliğini), nazar-ı dikkate alınca da, o hazreti son derece ulu ve büyük görür. Dolayısıyla kul, aynı zamanda, Allah'dar "haşî" (haşyet duyan)dır. Fakat haşyet duyanın derecesi, havf duyandan ileridir İşte bundan ötürü Hak teâlâ, "Allah'dan ancak O'nun alim kulları haşyet duyar (Fatır. 28) buyurmuş ve bu haşyetin, sırf âlimlere münhasır olduğunu beyan etmiştir. Çünkü onlar hernekadar kendilerini, üzerinde oldukları halden başka bir halde farzetseler ve Allahü teâlâ'nın, içinde bulundukları bütün ihtiyaçlarını karşılayacağını düşünüp, bunu umsalar bile, O'na duydukları bu haşyeti (saygıyı) elden hiç bırakmazlar. Aksine bu durum, onların haşyetlerini artırır. Fakat Cenâb-ı Hak'tan, kendisini fakir edeceği, yahut makamını elinden alacağı düşüncesiyle havf (korku) duyanlara gelince, bu hususta kişi, kendini emin hissettiğinde, çoğu kez bu korkusu azalır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, buna rağmen, "Rabbinin huzurunda durmaktan havfeden (korkan) kimseler için, iki cennet vardır" buyurmuştur. Havf duyan için iki cennet söz konusu olduğuna göre, haşyet duyanlara ne mükafaat verileceğini var sen düşün. Üçüncü İncelik: Allahü teâlâ, "havf "den bahsettiği yerde "makam" (huzurda durma) sözünü, " haşyet u İlah "dan bahsettiği yerde ise, yüce ismini zikrederek, meselâ, "Allah'dan haşyet duyar"'(Fatır, 28) ve "Allah'dan haşyetinden dolayı..."(Haşr.21) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de "Allah'dan haşyet, her hikmetin başıdır (kaynağıdır)" Camiu's-Sağir, 2/4. buyurmuştur. Çünkü kalbinde bu haşyeti duyan kimse, Rabbinin yüceliğini tanır ve böylece O'ndan haşyet duyar. Ayetteki, "Rabbinin huzurunda durma..." ifadesiyle ilgili şu iki izah yapılabilir: a) Bu, "Rabbinin huzurunda duracağı o makamda (yerde)..." demektir, bu da, "Rabbine ibadet ettiği yerde, ibadet ederken, korkan..." demektir ve tıpkı, "Burası, Allah'ın mabedidir, Bâri'nin mabedidir, yani, burası, kulun Allah'a ibadet ettiği yerdir" ifadesi gibidir. b) Bu, "Kendisinde, Allah'ın kullarını görüp gözettiği yer" manasınadır. Bu mana, Hak teâlâ'nın, "Her nefsin bütün kazandığına kâim olan, yani onları muhafaza eden ve onlara muttali olan Allah, böyle olmayan gibi midir?" (Ra'd, 33) ayetinde olduğu şekildedir. Bu mana ifadesinden alınmış olup, "Onun gerçek muhafızı, kendisine hiçbirşey gâib olmayan, gözünden birşey kaçmayan" demektir. Buradaki "makam" kelimesinin, tıpkı, "Falanca, falanca canibinden korkar" yani "falancadan korkar" denilmesinde olduğu gibi, manada bir tesiri olmayan bir kelime olduğuda ileri sürülmüştür. Bu izaha göre, "hâif" ile "haşî" arasındaki fark alabildiğine ortaya çıkar. Çünkü "hâif", Allah'ın huzurunda, Rabbinin makamından endişelenmiş ve korkmuştur. "Hâşi" ise, eğer ona, "istediğini yap. Çünkü hesaba çekilmeyeceksin, yaptığından mesul olmayacaksın" denilecek olsa bile, bu kimsenin, Cenâb-ı Hakk'a ta'zimin dışında birşey yapması mümkün değildir. "Hâif'e gelince, eğer kendisinden mes'ûliyyetin kaldırıldığı söylenecek olsa, o çoğu kez nefsinin arzuladığı şeylere yönelir. Nasıl böyle bir fark olmasın ki, Allah'ı tazimlerinden ötürü Allah'ın has olan kulları, yeme-içme diye birşey bilmezler, hep Allah'ın huzurundadırlar. O'nun cemâlini seyre dalmışlardır, celâl denizinde yüzüyorlar. İkinci izaha göre ise, bu ikisi arasında fark olsa bile, biribirlerine yakın manadadırlar. Dördüncü İncelik: Bu, "iki cennet" ifadesiyle ilgilidir. Bu inceliği, buradaki ifadenin tesniye (ikili) getirilişi hakkındaki görüşleri zikrettikten sonra açıklayacağız. Bu cümleden olarak, kimileri, bununla tek bir cennet kastedildiğini, bunun tıpkı, "(Siz ikiniz), onu cehenneme atın" (Kâf, 24) ayetindeki gibi olduğunu söylemişler ve bu hususta da şâirin şu şiirini delil getirmişlerdir: "İki defa yürüdüğüm, o ikili çöl... Ki ben onu, (elimde kendisiyle oyalandığım) bir okla geçtim kat ettim, iki okla değil...". Bu şiiri delil getirerek, şâirin bununla aslında tek bir çölü kastettiğini söylemişlerdir. Buna delil olarak da, "Onu kastetti" ifadesindeki "onu" zamirinin müfred getirilişini göstermişlerdir. Fakat bu görüş yanlıştır. Çünkü bu şiirdeki, "sehm" ifadesi, "mehmeheyn" ile iki çölün katedildiğine delâlet eder. Çünkü eğer şâir bununla, tek bir çölü kastetmiş olsaydı, onlar onu katetme (geçme) hususunda, münakaşa etmez, hayretlerini ifade ederlerdi. Hayret edilecek şey de bu kimsenin, bu iki çölü tek bir sefer elbisesi ile ve tek bir "sehm" ile katetmek istemesidir ve bunun çok kuvvetli bir azmin ifadesi oluşundandır. Zamire gelince bu, şiirden anlaşılan bir manaya raci olup, takdiri, "Her iki çölü de katettin (geçtin)" şeklindedir. Bu ifade bir ism-i maksur olup, lafzı müfred, manası tesniyedir. Nitekim Arapça'da, Her ikisi de malumdur veya makuldür" denilir. Hak teâlâ da, "Her iki cennet (bahçe)de, yemişini verir" (Kehf, 33) buyurmuş ve (her ikisi) lafzını müfred getirmiştir. Dolayısıyla burada zorlanmaya gerek yoktur. Allahü teâlâ'nın İki cennet, yahut sayısız cennetler vermesine engel yoktur. Mana nasıl böyle olmasın ki, Allahü teâlâ, daha sonra yine, tesniye ile, gibi ifadeler kullanmıştır. İkinci mana ise, doğru olandır. Çünkü onlar, iki cennettirler. Bu iki cennet hususunda şu izahlar yapılabilir: 1) Bu, "Birisi cinler, birisi insanlar için olan iki cennet" manasınadır. Çünkü bahsedilen, bu iki tür varlıktır. 2) Bu, "Birisi taatlar için, diğeri ise masiyetleri terkten ötürü verilen cennettir" demektir. Çünkü mükellefiyet, bu iki şekilde olmuştur. 3) Bu, "birisi mükâfaat olarak, diğeri ise mükâfaata ilave olarak verilen cennet" demektir. Şöyle de denebilir: Bununla, birisi maddî, diğeri ise ruhî (manevî) olan iki cennet kastedilmiştir. O halde maddî olan cennette bulunanlar, na'imdedirler; rûhîde olanlar ise, "ravh" içindedirler. Bu manaya göre ifade, tıpkı "Artık ravh (rahatlık), güzel rızık ve naîm cenneti (onundur)" (vâkıa, 89) ayetindeki gibi olur. Bu böyledir Çünkü hâif, mukarrebîndendir. Mukarreb ise, ravhda, reyhanda (güzel kokulu rızıkta) ve nâîm cennetindedir. Bu husustaki incelik de şudur: Cenâb-ı Hakk, günahkârların cehennem ateşi ile o kaynar su arasında gidip-geleceklerini söyleyip, bu gidilen yerler iki tür şey olunca, başkası için de, yani Allah'dan havfeden (korkan) için de, günahkâr hakkında zikrettiğinin dengi olarak, iki cennetten bahsetmiştir. Fakat mücrimlerden bahsettiği yerden, onların gidip-geldiklerinden, ateşten uzaklaşırken, bir diğer azaba düştüklerinden bahsetmiştir. Burada ise, cennetliklerin, bu iki cennet arasında gidip-geldiklerinden bahsetmemiş, aksine bunları, âdeta krallar kılmıştır. Binâenaleyh Allah'dan havfeden bu kullar, cennette kendilerine bir saygı, haklarında bir ikram olsun diye, dolaştırılmazlar, gidip-gelmezler, aksine, başkaları hizmet için onların etrafında pervane olur. Bu hususu, "Müttakilere va'dolunan cennetlerin misâli şöyledir..." (Ra'd, 35) ve "Şüphesiz müttakiler cennetlerdedirler" (Duhan, 51-52) gibi ayetlerin tefsirinde anlattık. Çünkü Allahü teâlâ, bu ayetlerin birinde tek bir cennetten, diğerinde ise cennetlerden bahsetmiştir. Binâenaleyh bunlar, ağaçları-evleri birbirine bitişik olup, oraya çöl gibi, boş arazi gibi, hiçbir fasıla girmediği için tek bir cennet, geniş oldukları için, çeşitti ağaçlar ihtiva ettikleri için, çok evler-köşkler bulunduğu için, birçok cennetler olarak sayılmışlardır. Ayrıca yine maddî-manevî lezzetler ihtiva ettikleri için, iki cennet kabul edilmişlerdir. O halde ifadelerin böyle değişik şekillerde getirilişi, övgü içindir. |
﴾ 47 ﴿