57"Oralarda gözünü yalnız eşlerine hasretmiş (öyle dilber)ler vardır ki, bunlardan evvel ne bir insan, ne bir cin asla kendilerine dokunmamıştır. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?". Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır. Birinci Bahis: Bu bahis, ayetin önceki ifâdelerle olan münasebet ve bu ıünasebetin son derece güzel olması hakkındadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, öncelikle, Bnnetliğin yerini beyân etmiştir, ki bu, cennettir, daha sonra da onun sayesinde ezinebileceği şeyi beyân etmiştir. Çünkü, bir bağa bir bahçeye giren kimse, her eyden önce, bir kere içi rahatlar, geniş nefes alır. İşte, bunu anlatmak için, Cenâb-ı Hak, "Çeşit çeşit ağaçlar ...Bu iki (cennet) de akar iki kaynak vardır" (Rahman. 48-50) buyurmuş, daha sonra, yeme, içmeyle ilgili olanları zikrederek, "Bu iki cennette her ıeyveden çifte çifte neviler vardır" (Rahman. 52) buyurmuş, daha sonra da, bu yeyip içmeyi müteakiben de, istirahat mahallini, yani yatakları, döşekleri beyan buyurmuş, daha sonra da, yatakta, orada bulunacak olanları açıklamıştır. İkinci Bahis: ifâdesinin, "oralarda" zamiri, neye racidir? Biz deriz ki, bu hususta şu üç izah yapılabilir: 1) Bahsedilen lütuflara ve nimetlere raci olup, "O nimetler içinde gözünü hasretmiş (öyle dilber)ler..." demektir. 2) Bu zamir, furuş (yataklar) kelimesine raci olup, "O yataklar içinde gözünü hasretmiş (Öyle dilber)ler..." demektir. Ama, bu iki izah zayıftır. Birincisinin zayıf oluşuna gelince, o iki cennetin nimetler içinde yer alması, iki kaynak ve meyvelerin iki cennette bulunması sebebiyle gözlerini dikmiş olan o kadınları, bu göz dikişlerini, endilerini nimetler içinde bulunmalarına tahsis etmenin hiç bir faydası yoktur, cincisinin zayıf oluşuna gelince, Cenâb-ı Hak, "döşeklere yaslanarak..." buyurarak döşekleri, cennetliklerin zarfı kılmış, o döşeklere raci olacak olan zamiri de, astarları" diyerek tekrarlamış, ama, buyurmamıştır. Dolayısıyla, âdesi, daki zamirin bir tefsiri olmuş olur. Böylece de, bir başka noktayı beyan tmeye ihtiyaç duyulmuş olur. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bundan sonra, yeniden, orada "döşekler" kelimesi geçmediği halde "İçlerinde güzel huylu... kadınlar vardır" (Rahman. 70) buyurmuştur. O halde, bu durumda en doğru olan, şu üçüncü izah olup, bu da ifadesindeki zamirin, "iki cennet" kelimesine raci oluşudur. Burada zamir, çoğul getirilmiş, Rahman 50 ve 52. ayetlerinde ise tesniye getirilmiştir. Çünkü biz, cennetin şu üç değerlendirmeye sahip olacağını beyân etmiştik. a) Cennetin ağaçları, birbirine bitişik olup, ağaçlar arasında geniş çöller kurak araziler ve bataklıklar bulunmamaktadır. Bu açıdan, o cennetler adeta, herhangi bir şeyin, onları biribirinden ayıramadığı tek bir cennet gibi olmuş olurlar. (Onun için bazan, cennetteki kelimesiyle ifade buyurulmuştur). b) Cennetin, hayırları derleyici iki türü ihtiva etmiş olmasıdır. Çünkü, o cennetlerde, dünyada mevcut olanlar bulunduğu gibi, dünyada olmayan türler de vardır; cennetlerde, bilinen ve bilinmeyen her şey vardır; cennetlerde, vasfedilen ve edilemeyen şeyler vardır ve cennetlerde, maddî olan ve maddî olmayan lezzetler vardır. Binâenaleyh, "cennet" sözü bu iki türü kapsadığı için, o adeta iki cennet gibi olmuş olur. (Onun için de, bir başka "iki cennet" diye ifadelendirilir). c) Geniş ağaçları, mekânları, nehirleri ve meskenleri çok ve bol olduğu için, cennet, adeta "cennetler..." makamında olmuş olur. (Bu sebeple Kur'ân'ın bir başka yerinde cennet, "cennetler" diye zikir edilir). Binâenaleyh bu demektir ki, cennet, bir açıdan bir tane, bir başka açıdan iki tane ve bir başka açıdan da ikiden fazla, ilh'dir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, biz diyoruz ki: Kadınların dünyada iken, hem eşleriyle birlikte bulunmak, hem de yatakta, eşleriyle birlikte mübaşeret için tek bir yerde, aynı anda, bulunmak mümkün değildir. Bu, ya o mekânın darlığından dolayı, ya da imkân olmayışından dolayıdır; yahutta bu, o kadınların zelil (umursanmaz cinsten) oluşlarının delilidir. Çünkü, her erkek, bir evde, kadınlarıyla birlikte, ancak o kadınlar kendilerine iltifat edilmeyen cariyeler oldukları zaman bir araya gelebilir. Ama, bunların her biri, üst düzeyde ve malları çok kimseler olunca, bunları, bir evde, aynı yerde toplamak mümkün olmaz. Bil ki, dünyada, şehvet, eşlerdeki güzellik sebebiyle arttığı gibi, eşlerin, küçük ve üst düzeyden olunca da artar: İnsanların genel anlamdaki durumlarının farklı farklı oluşları, bunun delilidir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, şimdi biz diyebiliyoruz ki, cennetteki hazlar, o kadınlarda, hem şekillerinin güzelliği, hem güzel oluşları, hem asil, şerefli ve mükemmel olmaları ile bir arada bulunmaktadır. Binâenaleyh, o kadınların birinde dahi, bütün bunlar mevcuttur. Onların cariye ve uşaklarında da böyledir. Dolayısıyla, söz konusu cennet, bunlarda bulunan bu mükemmellik sebebiyle hep zirveye doğru tırmanır. Binâenaleyh, bu durumda, herbirine uygun geniş yerlerin bulunması gerekir. Bu sebeple, birbirlerine bitişik olmaları açısından tek olan o cennet, kendisinde oturanların ayrı ayrı yerlerde olması açısından, çoktur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "oralarda" buyurmuştur. Ama dünyada meskenlerin çok geniş bir alana yayılması durumu yoktur. Bu durum cennetin azametine delildir. Bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "o iki cennette" buyurmuştur. İşte bu da, söz konusu inceliklerdendir. Üçüncü Bahis: Ayetteki ifâdesi, hazfedilen ve sıfatı yerine geçen bir mevsûfun sıfatı olup, bu hazfedilen mahzûf da, ya (kadınlar) ya da (eşler) kelimesidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Oralarda, gözlerini kocalarına tahsis etmiş kadınlar, eşler vardır" buyurmuştur. Bunda da şöyle bir incelik vardır: Allahü teâlâ, o kadınları ancak vasıflarıyla zikretmiş, onları, kendi cinslerini ifâde eden ad ile zikretmemiştir. Bu cümleden olarak, meselâ bir seferinde, "hüru în" (pek güzel) gozlü huriler de... (vardır)" (Vâkıa,22) bir seferinde, "yaşıt kızlar" (Vakıa,37), bazan da "gözünü yalnız eşlerine hasretmiş (dilberler)" buyurmuş, fakat, "falan, falan kadınlar..." diye ismen zikretmemiştir. Bunun şu iki sebebi vardır: a) Bu, onların kendilerini teşhir etmekten pek sakındıklarına bir işarettir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak bu kadınları, cinslerine ait isimlerle zikretmemiştir. Çünkü cins ismi, sıfatın ortaya koyamayacağı gerçekleri anlatır. Zira sen, meselâ, "Hareket eden, dileyen, yiyen, içen..." dediğinde, bu kimseyi, böyle pek çok vasıfla nitelemene rağmen, "hayvan veya insan" demek suretiyle anlatışından daha fazla ortaya koyamazsın. b) Onları yüceltmek için... Zira böylece onların güzellikleri, kendilerine cennet va'dedilmiş olan ehli cennet gözünde artar. Çünkü padişahların kızları, ancak sıfatlarla anlatılırlar. (......) tabiri "menetmek" manasına olan, "kasr" kökündendir, yani "O kadınlar gözlerini (bakışlarını), başkalarına bakmaktan alıkorlar" demektir. Yahutta bu ifade, "kusur" kökündendir ve "O kadınlar gözlerinin bakışlarını, kasrederler (kısaltırlar) ve onların gözünde, başkalarına bakma diye birşey yoktur" manasında olur. Diyorum ki: Görünen o ki, bu ifade "kasr" kökündendir. Çünkü bu mana medh ifade eder. "Kusur" kökü ise böyle değildir. Bu tabirin, "Onlar gözlerini (bakışlarını) alıkoydular" manasında, "kasr" kökünden olduğu da söylenebilir. Mananın böyle olmasına göre, bu ifade, "failin mef'ûlüne izafeti" kabilinden olur. Bunun böyle oluşunun delili ise, "kasr" kökünün medh ifade edip, "kusur" kökünün böyle olmayışıdır. Bu izaha göre, burada şöyle bir incelik vardır: Allahü teâlâ daha sonra, "Bunlar "çadırlar içinde maksûrat (ehl-i perde) hurilerdir"(Rahman, 73) buyurmuştur. O halde bunlar, bir taraftan maksûrat (kasredilmiş-Perdelenmiş) iken bir taraftan kâsırât (kendi kendilerini perdelemiş, bakışlarını eşlerine hasretmiş) olurlar. Bu hususta şu iki izah yapılabilir: 1) Onlar, tıpkı iffetli kimselerin meşgul oluşları gibi, gözlerini (bakışlarını) alıkoymuşlardır (başkalarına bakmazlar). O halde bunlar, tıpkı kendisini çadırlar içinde tapalı tutan, bakışlarını başkalarına bakmaktan alıkoyanların âdeti gibi, kendilerini çadırlara kasretmiş adetâ hapsetmişlerdir. 2) Bu, onların yüce kıymetlerini ve iffetlerini anlatan bir ifadedir. Çünkü kendinden kaynaklanan bir alıkoyma vasfı bulunmayan ve kendilerini idare edecek, onlara bakacak velileri olmayan kadınlarda bir tür zillet vardır. Ama kendileri için çok güçlü, başkalarına manî olabilecek velileri (akrabaları) bulunan kadınlar ise, dışarı çıkmaktan, başkalarına görünmekten çekinirler. İşte bu onların saygınlıklarına delalet eder. Ama onların, içlerinde, dışarı çıktıklarında sağa-sola bakma gibi bir duygu olmadığı zaman da, kendi kendilerine iffetlidirler demektir. Böylece Cenâb-ı Hak, "maksûrât" (Rahman, 72) ifadesi ile, yani "onları velileri perdelerler, cennette ise onların velisi Allahü teâlâ'dır" ifadesi ile, saygınlıklarına; "kasırfit" ifadesi ile de, onların iffetli olduklarına işareti birlikte zikretmiş olur. Bu inceliği tamamlayan bir diğer unsur da şudur: Allahü teâlâ onların iffetlerine delalet eden, ortaya koyan ifadeyi, saygınlıklarına delalet eden ifadeden önce getirmiş ve mesela, iki cennetin en üstününden bahsederken "kâsırât" ifadesini, bu kadar üstün olmayanından bahsederken "maksûrât" ifadesini zikretmiştir. "Maksûrât'a delalet eden şey, onların saygınlığına delalet eder. Çünkü onlar, kendi kendilerine kapananlar diye değil de, kapatılanlar diye tavsif edilmişlerdir ve bu, onları başkasından perdeleyen birisinin olduğuna bir işarettir. Mesela bu kimse çadırını diker, perdesini asar. Ama bunu bizzat kendisi yapan, kapısını eliyle kitleyen kadın böyle değildir. Bu hususu, bu ayetin biraz sonraki tefsirinde anlatacağız. (......) ifadesinde, bunların iffetli oluşuna, mü'minlerin, onların nazarında çok kıymetli olduğuna - güzel gözüktüğüne, dolayısıyla kocalarım, kendilerini başkalarından alıkoyacak bir biçimde sevdiklerine bir delalet vardır. Bu ifade yine, onların utangaç - edepli - terbiyeli olduklarına delalet eder. Çünkü "tart", göz kapağının hareket etmesi (açıp - kapanması) demektir. Halbuki hûrilik (seçkin olma) kadının göz kapağını bile hareket ettirmeyip, başını kaldırmamasını gerektirir. Ayetteki, "Kendilerine asla (hiç kimse) dokunmamıştır" ifadesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılabilir: 1. Onlara başkası hakim olmamış; 2. Onlarla cinsi münasebette bulunulmamış; 3. Kendilerine dokunulmamış. Bu mana, onların hallerine ve saygınlıklarına daha uygundur. Fakat "tams" kökü bu manada, açık değildir. Eğer bundan, dokunma manası kastedilmiş olsaydı, Cenâb-ı Hak, bu mananın en açık şekilde anlaşılacağı lafzı zikrederdi. Nasıl böyle olmasın ki, Hak teâlâ, "Eğer (o nikâhlılarınızı) kendilerine temas etmeden (dokunmadan) önce boşarsanız..." (Bakara. 237) ve "Kadınlarınızdan ayrılın..."(Bakara.222) buyurmuş, cinsî münasebeti, açık bir lafızla değil, kinayeli bir lafızla anlatmıştır. İmdi, "Fakat bahsettiğiniz problem devam etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, dünyada, "Yahut kadınlara lemsettiğinizde (dokunduğunuzda)..." (Mâide, 6) ayetinde de buyurduğu gibi, cinsî münasebeti, bu ayetin tefsiri hususunda, ileri sürülen sahih görüşe göre, "lems" kelimesiyle anlatmıştır. Biz bunu, hernekadar imamımız eş-Şâfii'nin görüşünün aksine de olsa, ileride ele alacağız. Yine Hak teâlâ, cinsî münasebeti, Bakara, 237. ayette de, "mess" ile ifade etmiştir. Fakat ahireti, cinsî münasebeti kinaye yoluyla anlatmamıştır" denilirse, biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak şehveti ifâ sözkonusu olup, bu da bedeni zayıf düşürüp, ibadete manî olduğu için, dünyadaki cinsî münasebeti, kinayeli lafızla anlatmıştır. Halbuki bu münasebet, bazan, tıpkı içkinin kötülüğü gibi, bazan da çok yemenin kötülüğü gibi bir kötülük arzeder. Ahirette ise bu iş, bütün kötülüklerden ve mahzurlarından arındırılmıştır. Nasıl böyle olmasın ki, meselâ cennetteki içki, lezzet veren şeylerdendir ve oranın yemesi-içmesi süreklidir (ve mahzursuzdur). Binâenaleyh Allahü teâlâ, kötülüğüne bir İşaret olsun diye, dünyada bu hususu, mecazî lafızlarla, alabildiğine kapalı kinayeli ifadelerle anlatmıştır. Ahiretteki bu işi ise, açığa yakın, yahut da neredeyse çok açık lafızlarla zikretmiştir. Çünkü "tems", cinsî münasebete daha açık şekilde delalet eder. Zira cima ve "vika", "biraraya gelmek, birlikte olmak, üzerine çıkmak" manasındadır. İşte bu husus, ahiretteki cinsi münasebetlerin, bütün kötülüklerden ve mahzurlardan beri olduğuna bir işarettir. Ayette, "Onlardan önce" ifâdesinin getirilişinin hikmeti nedir? Deriz ki: Eğer Cenâb-ı Hak sadece, "Onlara ne bir insan ne bir cin dokunmamıştır" demiş olsaydı, bu mü'min kimsenin de, o hurîlere dokunmayacağını ifade ederdi. Halbuki hiç de böyle değildir. Sekizinci Mesele Cinler, cinsî münasebette bulunmadıkları halde, bu ayette, "cinlerin" de zikredilişinin hikmeti nedir?" Cevaben diyoruz ki: Hiç de öyle değildir. Aksine cinlerin de çoluk-çocukları ve üremeleri vardır. İhtilaf, onların insanlar ile cinsî münasebet yapıp yapmayacakları hususundadır. Meşhur olan görüşe göre, bunlar, insanlarla da cinsî münasebette bulunabilirler. Eğer böyle olmasaydı, cennette, soy-sop diye birşey olmazdı. Binâenaleyh insanların o hurilerle teması cinlerin onlarla cinsî münasebeti gibidir. Yani cinlerin teması olmadığı gibi insanların da teması olmuş değildir. |
﴾ 57 ﴿