9

"Siz de (o zaman) üç sınıf oldunuz. Sağcılar, ki o sağcılar ne mutludurlar; solcular ki o solcular da ne bedbahttırlar!".

Bu, "Kıyamet günü siz üç sınıfsınız" demektir. Cenâb-ı Hak bu üç sınıfı, "ashâb-ı meymene..." diyerek açıklamıştır.

Bu ayetlerle ilgili bir kaç mesele var:

Birinci Mesele

Ayetteki "ta" edatı, bir tefsire ve taksimattan ötürü meydana gelen durumun bir anlatımına delalet eder. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki önce, "Siz, sağcılar, solcular... olarak üç sınıfsınız" demiş, daha sonra da herbirinin durumunu tek tek anlatmaya geçerek, demiş, böylece önce, taksimi bırakmış ve bu taksimin delâlet ettiği şey ile yetinmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak daha sonra, her üç kısmı da, halleri ile birlikte anlatmıştır. Ayetteki, "Siz de üç sınıf oldunuz" ifadesinin önce söylenmiş olması bu kısımları (şimdilik) teker teker ele almaktan müstağnî kılar. Daha sonra Hak teâlâ, bu kısımların her birini, hallerini anlatarak tekrar ele alacaktır.

Kitabını Sağdan Alanlar

Ashâb-ı meymene (sağcılar), cennetliklerdir. Bunlara bu adın verilmesi, bunlar ya, amel defterleri sağ taraflarından verilenler oldukları içindir, yahut da, onların sağ tarafları Allah'dan olan bir nûr ile aydınlandığı içindir. Nitekim Hak teâlâ, "Onların nurları, önlerinde ve sağlarında (onlarla birlikte) koşar" (Hadid, 12) buyurmuştur. Yahut da, "yemîn" sözü ile, güzel ve iyi olan şeylere işaret edildiği için, bu kökten olan "Meymene" ile isimlendirilmişlerdir. Çünkü Araplar, "Sanih" kelimesini kullanıp, bununla uğur ve bereket umarlar. "Sânih', uçurulduğunda, yahut ürkütüldüğünde, insanın sağ tarafından giden, sağ tarafına konan hayvan demektir.

Bu hususun temelinde ise söyle hikmetli bir iş yatmaktadır: Allahü teâlâ, mahlûkatı yaratınca, herseyde kudret ve irâdesine bir delil bulunmuştur. Öyleki insanın kendinde bile, sayısız-sınırsız deliller vardır. Allah'ın "iradesi" ve "ihtiyarı"nın delili, farklı farklı şeylerin, birbirine benzer iki yerde varedilmesi, yahut da, birbirine benzeyen iki şeyin ayrı ayrı yerlerde var edilmesidir. Çünkü insanın durumu, girift şeylerin başında gelir. Zira o, birbirine benzer şeylerden yaratılmıştır. Sonra Allahü teâlâ, insanın sağ tarafına, sol tarafında bulunmayan bir gücü-kuvveti vermiştir ki eğer ehl-i ilim, Allah'ın kudret ve iradesinden başka, bunun böyle oluşuna bir sebeb ortaya koymak için bir araya gelseler, bunu izah edemezler. Herne kadar aklı ve zekası olduğunu iddia eden bazı kimseler, "sağ tarafta ciğer vardır. Bu cieğer sayesinde, gıdalanma kuvveti elde edilmiş olur. Sol tarafta ise dalak vardır. Bunda ise, menfaati açık bir özellik yoktur. Dolayısıyla sağ taraf, ciğerin sağ tarafta yer almasından ötürü, kuvvetli olmuştur" demişler ise de... Buna karşılık biz yine diyoruz ki:'Bu, Allah'ın irade ve ihtiyacı bulunduğunun bir delilidir. Çünkü sağ taraf da sol taraf gibidir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, ciğeri sağ tarafta yaratması, O'nun irâde ve ihtiyarı bulunduğunun bir delilidir. İnsanın sağının, solundan daha güçlü olduğu sabit olunca, sağı, sola tercih ettiler, daha kıymetli kabul ettiler ve meselâ sağ tarafı büyük-önemli şeyler için, kullandılar. Böylece saygınlığrbulunan bir kimse için, "Bu, ashab-ı yemindendir," denilir oldu ve insanlar bunun için "azız" vezninde, bir lafız icâd ettiler. Binâenaleyh bu işin, işte bu tarz üzere, tıpkı "sem?", "basîr" ve değişiklik arzetmeyen "tavîl", "kasîr" gibi olması gerekir. İşte bundan ötürü de, bu kelime "yemîn" şeklinde olmuştur ve "kuvvete" delâlet eder.

Bunun mukabilinde ise, bu vezinle nida esnasında, kınanan ismin kendisine tahsis edildiği vezin üzere el-yisâr (sol) kelimesini vaz ettiler, koydular. Bu, "fiâl" veznidir. Çünkü, kınama ve kınanan isme nida esnasında, kesreli olarak bu vezin getirilir; şöylece meselâ, "ya ficâru", (ey fâcir), "ya fisaku" (ey fâsık), "ya hibâsu" (ey kötü kişi) denilir, "el-yemîn" kelimesinin el-yisâr anlamında olduğu, derken, sonraları, şu andaki anlamında olmak üzere) el-yemîn (sağ...) anlamında kullanılmaya başladığı ca söylenmiştir, meymene kelimesine gelince, bu kelime, "mef'ale" vezninde (ism-i mekân)dır. Buna göre o, kendisinde yemîn olan mekânı olan her şeyi ifâde etmektedir, şte bu yeminin yeri ve mekânı olup, buna, bizim tıpkı oyun sahasına mel'abe dememiz gibi meymene denilir.

Üçüncü Mesele

Allahü teâlâ mahlûkatını, rahmetinin baskın çıktığına delil olmak üzere, üç kısma ayırmıştır. Bu böyledir, çünkü insanın yanı dört tanedir; sağı solu, önü ve arkası... Sağ, sol mukabilinde, arka ise ön... Sonra Cenâb-ı Hak, "ashâb-ı yemin" ifadesiyle, kitapları kendilerine sağ yanlarından verilen ve en şerefli cihetin ehli olup ikrama mazhar olan kurtulmuş kişilere, "ashab-ı şimal" ile, ashâb-ı yeminin aksi durumunda olan ve kitapları kendilerine sol yanlarından verilerek hor ve hakîr durumda olan kimselere işaret buyurmuş; sonra, kendilerine hesap sorulmayacak olan ve, hesapsız olarak, sağ ya da soldaki insanların önüne geçecek olan es-sâbikûn"u zikrederek, onların en sağdan en yüce menzil ve makamda olacaklarını onların Allah'ın huzuruna yaklaştırılmış olup, başkaları için söz söyleyebildiklerini, başkaları için şefaatçi olduklarını, insanların işlerini gördüklerini... anlatır. Bunlar, ashâb-ı yeminden daha yüce bir mertebenin adamıdırlar.

Sonra, Cenâb-ı Hak, ashâb-ı şimalden daha geride olan ve kendilerine olan kızgınlığın şiddetinden dolayı yüzlerine bile bakılmayacak olan en gerideki bir başka topluluktan bahsetmemiştir. Üstelik taksimatlarda adet de dörtlü iken, faziletinden dolayı bu taksimat, üçlü olmuştur. Bu, tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte onlardan kimi, nefsine zulmedendir, onların bazısı mutedûdir, onlardan bir kısmı da, Allah'ın izniyle hayırlı işlerde öncü olandır..."(Fatır,32) ayetinde olduğu gibidir. Cenâb-ı Hak, burada, hepsinden geriye kalan bir başka gruptan bahsetmemiştir.

Sıralamadaki İncelik

Beyân edilirken, önce sâbikun'un, sonra ashâb-ı yemin'in ve nihayet ashâb-ı şimalin durumu anlatıldığı halde, ayette, önce ashâb-ı yemîn ile başlayıp, sonra ashâb-ı şimale, ondan sonra da sâbikûn'a geçilmiş olmasının hikmeti nedir? Buna şöyle diyerek cevâp veririz: Kıyamet ve onda vâki olacak dehşetengiz şeyler ancak, kendisini, günah ve isyanlardan alıkoyacak muhabbetullaha sahip olmayan kimselerdin zikredilir. Ama, Rableri ile meşguliyetleri kendilerini sevindiren ve sûru. andıran kimselere gelince, onlar azabtan dolayı hiç hüzünlenmezler. Bu sebeple Allahü teâlâ, "Kıyamet koptuğunda..."(Vâkıa,1) bunda gizli kalmayacak biçimde bir korkutma bulunup, sevabı uman, ikâbdan korkan kimseleri korkutmak da daha evlâ olunca, Cenâb-ı Hak, haber fayda vermeyeceği için değil, mazeret kapısını kesmek için zikrettiği şeyi zikretmiştir. Sâbikûna gelince, onlar, terğîb ve terhibe muhtaç değildirler. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, dinleyen ve rağbet eden ashâb-ı yemîn'i zikretmiş, daha sonra da, her ne kadar hiç kimse Allah'ın cezbesi olmaksızın oralara yaklaşamaz ise de, ashâb-ı yemin gayret edip de onların derecelerine yaklaşsınlar diye, sabikûnu zikretmiştir. Çünkü, sâbikûn, nail olduğu her şeye Allah'ın cezbesiyle nâit olmuştur. Nitekim şu hadiste buna işaret edilmektedir:"Rahmanın cezbelerinden tek cezbe, yetmiş yıllık ibadetten daha hayırlıdır" Keşfû'l-Hafa 1/332. (Benzer Hadis).

Beşinci Mesele

Cenâb-ı Hak'ın ifâdesinin anlamı nedir? Biz deriz ki, bu, bir belagat türü olup, bunun anlatılmasıysa şöyledir: Konuşan kimse bir şeyi beyân etmeye başlar, sonra konuşmaktan vaz geçer ve dinleyenin onu dinlemeye güç yetiremeyeceğine işaret eder.. Bu meselâ, bir kimsenin birine, "Sana başımdan geçen şeyi haber vereyim" deyip, sonra da tam o sırada, kendine cevap verircesine, "Bunun seni hüzünlendirmesinden de korkmuyorum!" demesi gibidir. Bu, şuna da benzer: Bir kimse, "Falancayı kim tantr?" der.. Onun bu sözü, o kimseyi, tanımlayıp tavsif etmesinden daha beliğdir. Çünkü dinleyen kimse, onun vasfını duyduğunda, "Onun olup olacağı son hal buymuş..." der. Ama kişi, "Falancayı tanıyan var mı?" dediğindeyse, onu dinleyen kimse kendi aklında bir şeyler tasarlar ve sonra da der ki: "O falanca, o haber veren benim nezdimde, benim tahayyül ettiğimden daha büyük ve benim bildiğimden daha azametlidir!" der.

İ'rab Meselesi

Bu ifâdenin i'râbı nedir ve bundan anlaşılan mâna (nedir)? Biz deriz ki ifâdesi bir mübtedâ olup, konuşan kimse, önce haberini zikretmek istemiş, ama bunu zikretmekten vazgeçerek terketmiştir. Ayetteki Hakk'ın ifâdesi ise, teaccüb anlamında olan bir istifham (soru) cümlesidir. Nitekim sen, bir şeyi bildiğini iddia eden kimseye, soru sorarak, onu imtihan ederek ve cevâbı bilmediğini zan ve iddia ederek, "O halde, bunun manası nedir bakalım?!.." dersin. Öyle ki sen, onun, senin soruna cevâp verememesini ister ve arzularsın... Eğer cevâp verse, bundan hoşlanmazsın.. Zira senin bu sözün, anlaşılan, mefhumu olan bir ifâdedir. Buna göre sen sanki, "Sen cevâbı bilmiyorsun..." demiş olursun..

Bunu iyice anladığında, bil ki, konuşan kimse sanki başlangıçta bir şeyi haber vermiş, sonra ise, hiçbir şey haber vermemiş gibidir. Zira, haber vermede, sözü uzatma vardır. Sonra ise, sözüne devamla, imtihan edip, o kimsenin, o şeyin hükmünü bilmediğini iddia ederek bunu (yani, "o halde, bunun manası nedir bakalım?" ifâdesini) söylemiştir. Bu böyledir, "çünkü bir kimse bir söze başlayıp, sözün başını zikretse, sonra da haber vermekten vazgeçse, onun bu susması bazen, onun, muhatabının o şeyi, haberi zikretmeksizin bilmiş olduğunu anlamasından dolayı olur.

Bu şuna benzer: Bir kimse, bir başkasına "Zeyd'in ulaşmış olduğunu" bildirmeyi istese ve "Muhakkak ki Zeyd..." dese, sonra, onun sözünü tamamlamasından önce de Zeyd gelse ve bakışları Zeyd'e ilişerek, onu yanında oturur görse, işte o zaman susar ve "geldi!.." demez. Çünkü, artık, bunu söylemenin bir faydası kalmamıştır. Bazan da daha işin başında haberi zikretmekten vazgeçer kişi; çünkü o, kendisine, "kim geldi?" diye soran kimseye, sözün sadece baş kısmının yeteceğini bilmektedir. Zira o, "Zeyd" derse, bu cevap yeterli olur; nitekim biz de, bu soruya, "Zeyd" diye cevap veririz, "geldi..." ifâdesini tekrarlamayız. Haber bazan da, olayın çok uzun olduğuna işaret etmek için zikredilmez. Bu tıpkı, kızgın olan bir kimsenin, "Zeyd kim?" deyip susması, sonra da, "Onun hakkında ne diyeyim ben?!..." demesi gibidir. İşte bu bilinince, diz deriz ki: Cenâb-ı Hak, "sağ ehli..." buyurunca,

O, sanki bir haber vermeyi dilemiş, ancak, daha sonra susmuş, ama kendi kendine, tıpkı, "kim geldi?.."nin sorusunda, "Zeyd" ifâdesinin yeterli olması gibi, "susmak, haberin durumunu çok açık ve belli olduğunu vehmettirebilir..." demiş, bunun üzerine de bunun, O'nun mübtedâ üzerinde susmasının, meselenin açık ve aşikâr olması sebebiyle olmayıp, bilakis gizli ve müphemliği sebebiyle olduğuna açık bir delil ve işaret olsun diye, adeta imtihan edip, anlaşılmayacağını iddia üslubuyla "O sağcılar, nedir bilir misin?!." yani "sağcıların ne olduklarını sen nereden bileceksin?" buyurmuştur. İşte bu, çok güzel bir izahtır. Bu hususta, açık olan bir başka izah şekli daha vardır ki, bu da onun, tek bir soru cümlesi olduğunun söylenmesidir. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, "Sağ ehli; nedir onlar?" buyurmuş, böylece de istifham üslûbunu seçmiştir. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hak, zamirin yerine zahir isim getirmiş ve "Sağ ehli.. Nedir o sağ ehli?!.." buyurmuştur. Zahir ismi getirilmesi, onları açıktan açığa, iki defa zikretmesi sebebiyle, onların şanlarının büyüklüğüne işaret etmek içindir. Cenâb-ı Hakk'ın (vakıa.8-9) (Hakka, 1-2) ve (Karia, 1-2) ayetleri hakkındaki açıklama da bunun gibidir.

Şimal ve Meş'eme

Günahkârların hallerinin beyanında "şimal" (vakıa. 41) kelimesi kullanıldığı halde, "meymene" kelimesinin mukabilinde "meş'eme" (vakıa, 8-9) kelimesinin seçilmesinin hikmeti nedir? Biz diyoruz ki: el-yemîn kelimesi, önce, malûm olan yani, tarafı ifâde için vaz olunmuş, kullanılmıştı. Daha sonra insanlar, bu kelimeden tefâülde (uğur çıkarmak) bulundular da, bu kökten pekçok kelimeyi değişik yerlerde kullandılar. Ve meselâ, "Bu meymûn'dur, uğurludur, hareketlidir", "Bunda, yünün u bereket umuyorum" vb. dediler. Öte yandan, mukabili cihet içinde, işaretle, "az birşey" zayıflığına kökünden alınma el-yesâr, el-yesâr kelimesini vaz ettiler. Böylece bu kelime, her nerede gelirse, "el-yemîn" (sağ taraf) mukabilinde kullanılır oldu. Bu sebeple yümna'nın mukabili olarak eyser; meymene'nin karşılığı olarak da meysere denilmiş; fakat eş-şimâl lafzı, elyemîn lafzı gibi muamele görerek, meselâ eşmel ve meşmele denilmemiştir. Ama, tıpkı, meymene lafzının kullanılışı gibi, meş'eme lafzı da kullanılmıştır. Binâenaleyh, "el-yemîn" kelimesine mukabil, kökünden gelen bir lafız kullanılmamıştır. eş-şe'âmu lafzına gelince bu, el-yemînu lafzının mukabilinde olmayıp, tam aksine "el-yemînu" lafzının mukabilindedir.

Bu iyice kavranılınca, şimdi biz diyoruz ki: Onlar yemînle ilgili olarak bu lafızları vaz edip kullandıktan sonra bunu terketmediler; "yemîn" lafzını, insanoğlunun bilinen tarafı, yönü hakkında kullanmakla; "şimal" lafzını da bu tarafın mukabili olan taraf hakkında kullanmakla iktifa ettiler. Onlar için bu konuda, şu diğer iki lafız da söz konusudur:

1) "Şimal" lafzı. Bu böyledir, zira onlar, gökteki yıldızlara nazar edip, onların geçiş yerlerini insan tarafına doğru alıp, semâ'yı insanın yüzünün iki tarafında addedip, insanda müşahede ettikleri gibi, bu iki taraftan (sağ ve soldan) birini daha kuvvetli addedince, işte o tarafın kuvvetinden dolayı, en kuvvetli olan tarafa "cenûb" (güney) adını verdiler. Ve bu tıpkı, "gadûb - çok kızgın", "re'ûf - çok merhametli" denilmesi gibidir. Sonra da, bu "cenûb'un mukabilinde, âlemin ümrânlığını içine alan bir başka yan ve cihet görünce de, buna da, şimal - kuzey adını verdiler.

2) "el-meymenetu" ve ey men lafızları mukabilindeki, meş'eme ve eş'em kelimeleri... Bu yüzledir, zira onlar, tefe'ûl (uğur ve hareket ummak için) el-yemîn kökünden el-yünûm, vs. kökleri iştikak ettirince, kişi, herhangi bir tarafına uğursuzluk nisbet edilmesinden hoşlanmayacağı için, kendi uzuv ve yanları için değil, sadece öncekine mukabelede bulunmak için şu'mu lafzını vaz ettiler. Onlar bunu vaz edip, iş de bu şekilde sürüp gidince, yemin lafzını, (kişi)nin "sağ tarafı" manasından alarak başka şeylerde de kullanmaya başladılar. Binâenaleyh, Allahü teâlâ kâfirleri, farklı iki lafız ile zikredip meselâ, "Ashabu'l-meş'eme" ve "Ashâbu'ş-şimâl" gibi ifadeler kullanıp, o ilgili işin kolaylığına delâlet eden el-yesâ ve el-meysere lafızlarını kullanmayınca, işte burada o iki ismin en kötüsü ile, buyurmuştur. İşte bundan dolayı Araplar, kendi orduları hakkında, ' şu'm" lafzından kaçınarak, el-meymenetu ve el-meyseretu kelimelerini kullanmışlardır.

Sabikun (öncüler)

9 ﴿