21

"Rabbinizden mağfirete ve genişliği yerle göğün eni kadar olan ve Allah'a ve peygamberine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete (ulaşmak) için yarışın.. İşte bu, Allah'ın fazlu keremidir ki, kime dilerse ona verir. Allah, büyük fazl sahibidir".

Cenâb-ı Hakk bu ifâde ile adeta, "Sizin, öğünmeniz, üzerinde bulunduğunuz gayeden başka bir şey için olsun. Bundan da öteye, bu yarışınızın, ahireti elde etmek için olmasına özen gösteriniz" demek istemiştir. Bil ki, Cenâb-ı Hakk, "Rabbinizden mağfirete yanşm.." ifadesiyle yarışmayı emretmiş, daha sonra da burada, bu yarışmanın nasıl olması gerektiğini açıklayarak, "Yarış meydanlarında, akranlarına yetişmek için koşanların koşması gibi koşunuz" buyurmuştur.

Ayetteki, ifâdesi hakkında şöyle iki mesele bulunmaktadır:

Birinci Mesele

Bundan, "mağfireti gerektiren şeylere koşmanın" kastedilmiş olduğunda şüphe yoktur. Bu cümleden olarak, kimileri, bu ifâdeye, "tevbeye koşunuz" manasını verirken. kimileri de, "mükellef olduğunuz diğer şeyleri yapmaya koşunuz" manasını vermişlerdir ki, bunun içine "tevbe" de girer. En doğru olan da budur. Çünkü, mağfiret ve cennet, ancak günah olan herşeyden vaz geçme ve taat olan her şey ile meşgul olmakla elde edilir.

Emir Fevr İfade Eder

"Emr"in, fevrîliği (hemen yapılmayı) ifâde ettiğini söyleyenler, bu ayetle istidlalde bulunarak, şöyle demişlerdir: "Bu ayet, yarışmanın vücûbiyyetine delâlet etmektedir. Dolayısıyla, geri durmanın mahzurlu ve günah olması gerekir.

Gök ve Yer Genişliğinin Anlamı

Ayetteki, "Genişliği yerle göğün eni kadar olan... cennete..."ifâdesine gelince, -ki Cenâb-ı Hakk, Âl-i İmrân Sûresi'nde de, "eni gökler ve yerin eni kadar olan cennete..." (Al-i İmrân, 133) buyurmuştur. Alimler bu hususta şu izahları yapmışlardır:

1) "Yedi kat gök ve yedi kat yer şayet, dümdüz bir levha haline getirilseler ve yanyana birbirine eklenseler. cennet, onun eni kadar olurdu" demektir. Bu, Mukâtil'in görüşüdür.

2) Atâ'nın İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, İbn Abbas, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ifâdeleri ile, itaat eden herkes için böylesi vasıfta bir cennetin olacağını kastettiğini söylemiştir.

3) Süddî şöyle demiştir: Allahü teâlâ, cennetin "enini", yedi kat yerin ve yedi kat göğün enine benzetmiştir. Halbuki, cennetin boyunun, eninden daha fazla olduğunda ise şüphe yoktur. Böylece Cenâb-ı Hakk, cennetin boyunun, bunun kat kat fazlası olduğuna dikkat çekmek için, "en"i zikretmiştir.

4) Bu, kullar için, onların düşünebilecekleri, kafa ve gönüllerine çıkabilecekleri şeye bir benzetmedir. Onların anlayışlarına göre, en büyük şey ise, göklerin ve yerin miktarıdır. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür.

5) İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın tercih ettiği görüşe göre, cennetler dörttür. Çünkü Hak teâlâ, "Rabbisinin makamından korkan için iki cennet vardır" (Rahman, 46) ve "Bunların altında da iki cennet vardır" (Rahman, 62) buyurmuştur. O halde burada kastedilen, o cennetlerden tek birini, eni bakımından, yedi kat gök ile yedi kat yere teşbihtir.

Cennetlerin Hazırlanmış Olması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Allah'ın ve peygamberine iman edenler için hazırlanmış bulunan (cennet'e)..." buyurmuştur, Bu ifadeyle ilgili bir kaç mesele vardır:

Mu'tezile'nin Te'vili

Alimlerimizin ekserisi, cennetin yaratılmış olduğuna, bu ayeti delil getirmişlerdir. Mutezile ise, bu ayeti, şu iki sebepten ötürü zahirî manasına göre almanın mümkün olamayacağını söylemiştir:

1) Hak teâlâ'nın, "Yemişlerini (meyveleri) devamlıdır.."(Rad,35) ifadesi, cennet meydana geldikten (yaratıldıktan) sonra, sıfatlarından birisinin de, onun fena bulmayacağına delâlet etmektedir. Fakat eğer cennet şu anda mevcut olmuş olsaydı, "Allah'ın vechi hariç, herşey helak olacaktır (son bulacaktır)" (Kasas, 88) ayetinin delaletiyle, o da fâni olurdu.

2) Ehl-i sünnete göre cennet yaratılmış olup, şu anda yedinci göktedir. Halbuki cennetin, bunlardan birisinde olması ile, onun eninin yedi kat göğün eni kadar olması düşünülemez. Binâenaleyh bu iki sebepten ötürü, ayeti mutlaka te'vil etmek gerekir. Bu te'vil de şu iki şekilde yapılabilir:

a) Allahü teâlâ kadir olunca, O'na karşı koymak mümkün olmaz. Hakîm olunca da, va'dinden dönmesi söz konusu değildir. Halbuki Allahü teâlâ, kendisine itaat edenlere cenneti vadetmiştir. Binâenaleyh cennet, mutlaka olacak bir şeyi, olmuş-bitmiş bir şeye teşbih edilerek, o cennetlikler için adeta hazırlanmış gibi olur. Nitekim kişi, arkadaşına, onu mükâfaatlandırmaya kesinkes azmedip, ama mükâfaatı vermediğinde, "senin için mükâfaat hazırlandı" der.

b) Bu ifade ile, "Ahiret günü, Allah o cennetleri, mü'minler için hazırlar" manası kastedilmiştir ki bu tıpkı, "Kıyamet günü nida ettiğinde..." manasında, "cehennemlikler, cennetliklere şöyle nida ettiler..." (A'raf, 44) demesi gibidir.

Mu'tezile'ye Cevap

Mu'tezile'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verebiliriz: Hak teâlâ'nın, "Allah'ın vechi (zâtı) hariç, herşey helak olacaktır" (Kasas, 88) ayeti, genel bir ifadedir. "İman edenler (muttakiler) için hazırlanmış" ayeti ile, "(Cennetin) yemişleri devamlıdır" (Rad, 35) ayeti ise, husûsîdir. Husûsî ifadeler, umûmî ifadeden önce nazar-ı itibara alınırlar. Mu'tezile'nin "Cennet yaratılmış olup, yedinci göktedir" ifadesiyle ilgili iddiasına gelince, biz diyoruz ki: Bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, cennetin sıfatlarını belirtirken, "Cennetin tavanı, Rahman'ın arşıdır" buyurduğu gibi, "Cennetler, yedinci kat göğün üstünde yaratılmışlardır" demektir. Binâenaleyh birşeyin üzerinde, ondan daha büyüğünün yaratılmasında uzak görülecek ne vardır? Yedinci kat gök üzerinde yaratılmasına rağmen, Arş da, mahlûkatın en büyüğü değil midir?

İkinci Mesele

Ayetteki, "Allah'a ve peygamberlerine iman etmişler için hazırlanmış..." ifadesinde, son derece büyük bir ümit ve emel vardır. Çünkü Cenâb-ı Hakk, cennetin, Allah'a ve peygamberlerine iman etmiş olanlar için hazırlandığını bildirmiş ve bu imanın yanında başka birşey de zikretmemiştir. Mutezile, hernekadar "iman" lafzının, şeriatın kullandığı manada, bütün taatlan (ibadetleri) içine aldığını iddia etse bile, iman lafzının, bâ harfi cerri ile müteaddî (geçişli) olduğu zaman, asıl manası yani "tasdîk" manası üzere kaldığını da İtiraf ederler. Dolayısıyla bu ayet, onların aleyhine bir hüccettir.

Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetin peşinden, "İşte bu Allah'ın fazlı keremidir ki, onu kimi dilerse, ona verir" buyurması da, bahsettiğimiz manayı te'kid eder ve "Cennet bir muamele (alışverişle elde edilen bir şey) değil, bir lütf-u ilâhîdir. Dolayısıyla Allah o cenneti, ister itaatta bulunandan, ister asî olsun, dilediği (mü'min) kullarına verir" demektir.

İmdi, eğer, "Bu durumda siz ehl-i sünnetin, bütün günahkârlar için cennetin söz konusu olduğunu ve onlar için kesinlikle bir cezanın olmayacağını söylememiz gerekir" denilirse, biz deriz ki: "Evet, cennetin, günahkârlar için de söz konusu olduğunu kesinkes söylüyoruz ama, ilahî cezaya hiç maruz kalmayacaklarını söylemiyoruz. Çünkü günahlar, günahları oranında bir müddet azab görecekler, sonra cennete nakledilecekler. Orada, artık süresiz kalınca, cennet bunlar için de hazırlanmış olur.

Eğer, "Mürted de, bir zaman Allah'ı tasdik etmiştir. Binâenaleyh bunun da, bu ayetin muhtevasına girmesi gerekir" denilirse, derim ki: Bu umûmî hükümden, istisna edilmiş bir durumdur. Dolayısıyla bu umûmî nas, bunun dışında kalanlar için hüccet olmaya devam eder.

Cennet Lütuf Eseri

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "İşte bu, Allah'ın fazl-ı keremidir ki, onu kimi dilerse, ona verir" buyurmuştur. Alimlerimizin çoğu, cennet nimetlerinin, mü'minlerin yaptıkları amellerin karşılığı değil, sırf Allah'ın lütfü olduğunu söylemişlerdir. Mu'tezile'den Ka'bi'nin görüşü de böyledir. Alimlerimiz, bunun doğruluğuna bu ayeti delil getirmişlerdir, ama Mu'tezilî Kadî (Abdulcebbar), buna şöyle cevap verir: "Sizin bu dediğiniz şey, cennetin hakedilmesi ile cennetin Allah'ın lütfü olması konusunu bağdaştırmak mümkün olmadığı zaman söz konusudur. Ama iki sıfatın te'lifî mümkün olduğu zaman, böyle bir istidlal (delil getiriş) doğru olmaz. Biz ise, bu iki vasfın arasında bir zıtlık olmadığını söylüyoruz. Çünkü, sayesinde mükellefin, bu hakedişi elde edebildiği şey (sebepleri) de lütfeden Allahü teâlâ'dır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, cenneti haketmenin sebeplerini de lütfeden olunca, cenneti de lütfetmiş olur. Bu sabit olduğuna göre, "Onu kime dilerse, ona verir" ifadesinin mutlaka, "onu hakeden kimselere verir" manasında olması gerekir. Eğer böyle olmasaydı, daha önceki, "Rabbinizden (olan) mağfiret ... için yarışın" ifadesinin bir manası olmazdı.

Bil ki Kâdî'nin bu izahı zayıftır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, cenneti kazanmasının sebeblerini lutfedici olması, cennetin bizzat kendisini de lütfeden olmasını gerektirmez. Çünkü bir insana bir kâğıt-kalem verilse, sonra da bu, kalemle, kâğıt üzerine Kur'ân yazsa ve yazdığı Kur'ân'ı, kâğıtla-kalemi kendisine verene satsa, karşı tarafın ödediği paranın, bir lütuf olduğu söylenemez. Aksine bu kimse o parayı almayı haketmiştir. İşte burada da böyledir. Kfidî "nin, "Mutlaka haketmesi gerekir. Aksi halde ayetteki, "Rabbinizden (olan) mağfiret... için yarışın" ifadesinin bir manası kalmaz" şeklindeki sözüne gelince, buna da şu şekilde cevap verebiliriz: Bu, enteresan bir istidlaldir. Çünkü lütfeden kimse, yaptığı lütuf hakkında, istediği şartı koşabilir ve "Ancak şu şartla lütfederim (bu iyiliği yaparım)" diyebilir.

Daha sonra Hak teâlâ, "Allah büyük fazl sahibidir" buyurur. Bununla, Cenâb-ı Allah, cennetin halinin-özelliğinin, büyüklüğüne dikkat çekmek istemiştir. Bu böyledir, çünkü büyük lütuf sahibi, sayesinde kendisini medh-ü sena ettiği, bir bağışta bulunduğunda, bunun, mutlaka ve mutlaka büyük olması gerekir.

Musibet Hata Sonucu

21 ﴿