23"Allah bunu, elinizden çıkana tasalanmayasınız, O'nun size verdiği ile sevinip şımarmayasınız diye böyle kader olarak yazmıştır. Allah çok böbürlenen hiçbir kibirliyi sevmez". Ayetle ilgili birkaç mesele var: Ayetin başındaki "lâm", sözün başlangıcının, sonu için bir sebeb kılındığını ifade etmektedir. Bu tıpkı senin şu sözün gibidir: "Seni dövmek için kalktım." Çünkü buradaki lâm, ayağa kalkmanın, dövmenin bir sebebi olduğunu ifade etmektedir. Ayette de böyledir. Çünkü Allahü teâlâ, bu şeylerin, kaza ve kader ile olup, değişmeyen bir kitabta (yazgıda) bulunduklarını haber vermesinin, insanın meydana gelen şeye karşı sevinip şımarmasının aşırı olmamasını; meydana gelmeyen şeyden dolayı da üzüntüsünün çok şiddetli olmamasını gerektirdiğini beyan etmiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in,"Kim Allah'ın kader sırrını bilirse, musibetler ona kolay ve hafif gelir" hadisi ile kastedilen de işte budur. Ehl-i sünnete göre vukua gelen her şeyin vaki olması, vukua gelmeyen her şeyin ise vaki olmaması kesindir. Bu şu dört sebepten ileri gelir: 1) Allahü teâlâ, o şeyin vakî olacağını bilmiştir. Binâenaleyh eğer o şey vuku bulmayacak olsa, Allah'ın ilmi, cehalete dönüşmüş olurdu (ki bu imkânsızdır). 2) Allahü teâlâ, onun olmasını irâde etmiştir. Eğer o şey vâkî olmasaydı, Allah'ın iradesi bir temenniye dönüşmüş olurdu (ki bu da imkânsızdır). 3) Allah'ın kudreti, o şeyi meydana getirmeye taalluk etmiş (yönelmiştir). Eğer o şey meydana gelmemiş olsaydı, bu kudret bir acziyyete dönüşmüş oturdu. 4) Allahü teâlâ, sırf doğruluk olan kelamı (sözü) ile, o şeyin meydana geleceğini söylemiştir. Eğer o şey meydana gelmemiş olsaydı, bu doğru haber, bir yalana dönüşmüş olurdu. O halde meydana gelmiş olan bu şey, eğer meydana gelmeseydi, bu dört sıfat, kemâl ifade etmekten, noksanlık ifade eder hale, kadîm oluşdan da, sonradan olma haline dönüşürdü. Böyle olması imkânsız olunca, biz, bu şeylerin meydana gelmesine manî olacak hiçbirşeyin bulunmadığını anlarız. Bu tür düşüncelerin ortaya çıkması durumunda da, mihnet ve sıkıntılar insana kolay gelir. Hüzün ve keder yok olur, mihnet ve sıkıntılar o insana kolay gelir. Mu'tezile'ye gelince, haydi diyelim ki, onlar mezkûr dört esastan kudret ve irade konusunda (ehl-i sünnet) ile çekişirler. Fakat onlar, "ilim" ve "haber" konusunda, ehl-i sünnetle aynı görüştedirler. Haber Matbu nüshada haber, cebr diye dizilmiş ise de, zannımızla mânâ, bu kelimenin haber olmasını gerektirmektedir. Vallahu a'lam (ç.). bu iki sıfat hakkında gerekli olansa, artık bu iki sıfat sebebiyle gerekli olması ile dört sıfat sebebiyle gerekli olması arasında ne fark olabilir ki? Felsefecilere gelince, haber zaten onların görüşüdür. Çünkü onlar, insan fiillerinin meydana gelmesini, bir takım zihnî tasavvurlara ve hayatî tahayyüllere bağlamışlardır. Sonra onlar, bu tasavvur ve tahayyülleri, takdir edilmiş: belirlenmiş bir takım metodları olan ve de aksine şeylerin vuku gelmesi imkânsız olan, felekî devirlere (dönüşümlere) bağlamışlardır. Hiçbir müessir kabul etmeyen, Dehriyye'nin ise, olayların meydana gelişinin tesadüfi olduğunu söylemeleri zorunludur. Bu şeyler tesadüfi olunca da, ihtiyarî ve iradî olmamış olur. Böylece de "cebr" kaçınılmaz olur. Bunu ister kabul ister reddetsinler, hiçbir akıllı bundan kaçamaz. İşte bu, ehl-i sünnetin, bu ayet ile nasıl istidlal ettiğinin beyânı ve izahıdır. Mu'tezile ise şöyle der: "Bu ayet, kulun kudret ve irade sahibi olduğuna delâlet etmektedir. Bu hususu, şu birkaç şekilde açıklayabiliriz: 1) Ayetteki "Elinizden çıkana tasalanmayasınız diye..." ifadesi, Allahü teâlâ'nın insanlara, bu musibetlerin bir kitabta yazılmış olduğunu haber verişinin, insanların hüzünlenme ve fazlaca sevinmeden kaçınmaları için olduğunu haber verişinin,. insanların hüzünlenme ve fazlaca sevinmeden kaçınmaları için olduğuna delâlet etmektedir. Eğer insanlar, bu fiillere muktedir olamasalardı, bu "lâm"ın (sebeb belirtisin), herhangi bir anlamı olmazdı. 2) Bu ayet, Allahü teâlâ'nın insanlardan hüzün ve şımarıklığın (aşırı sevincin) meydana gelmesini istemediğine delalet eder. Bu da mücebbirenin (ehl-i sünnetin), "Allah, onların bütün bu fiillerini diler" şeklindeki görüşlerinin hilafınadır. 3) Allahü teâlâ bu ayetin sonunda, "Allah çok böbürlenen hiçbir kibirliyi sevmez" buyurmuştur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bu işi dilemediğine delâlet eder. Çünkü "sevme" ile "irâde etme" aynı manayadır. Bu durum da, mücebbirenin (ehl-i sünnetin), "Olan herşey, Allah'ın muradı (iradesi) ile olmuştur" şeklindeki görüşünün aksinedir. Cenâb-ı Hak, (için, diye) ifadesi ile, fiilin başına, illet (sebeb gösteren) lâm getirmiştir. Bu, Allah'ın fiillerinin bir maksad ve gayeye bağlı (muallel) olduğunu gösterir." Ben derim ki: Akıllı olan, gerçekten bu ayetin, hem cebr, hem de kader fikrine nasıl taalluk ettiğine ve her iki mezheb mensuplarının daha çok kendi örüşlerine deflet bulmalarına hayret eder. Ebû Ali el-Fârisî şöyle demiştir: "Sadece Ebû Amr, kasr ile okuyarak, (size gelen) şeklinde; diğer kıraat imamları ise, med ile (Onun size verdiği) şeklinde okumuşlardır. Ebû Amr'ın delili şudur: "Bu ifade, ayette (elinizden çıkan) ifadesinin dengi (karşılığı)dır. (......)'deki fiil, gâib sigasıyladır. deki fiilde aynı şekildedir. Her iki fiilde ism-i mevsûle râcî olan âid zamiri, fail olması sebebiyle, merfû olan müzekker bir zamirdir." Diğer kıraat imamlarının delili de şudur: Bu fiil med ile okunduğu zaman, verme işi Allah'a nisbet edilmiş olur. Dolayısıyla bunu veren Allahü teâlâ'dır. Bu fiildeki fail zamiri, Allah lafzına râcî olan bir zamir olur. Burada mahzûf bir hâ zamiri vardır ve takdiri, "Size verdiği o şey" şeklindedir." Müberred şöyle demiştir: Allahü teâlâ'nın bu ayet ile muradı, üzülme ve şımarmayı mutlak olarak yasaklamaktır. Daha doğrusu bunun manası şudur: "Sizi, kendinizi helak edecek bir şekilde üzülmekten kaçının, elinizden kaçan fırsatlardan elde edeceğiniz, mükâfaat ve kârların hesabını yapmayın. Aynı şekilde, sizi, şımartıp azgınlaştıracak bir şekilde olan aşırı sevinç ve şımarıklıklara da düşmeyin." Bunun delili, ayetteki, "Allah çok böbürlenen hiçbir kibirliyi sevmez" cümlesidir. Ayet, bu ifade ile birlikte, kişinin böbürlendiği ve iyice şımardığı bir sevincin Allah katında kınanmış olduğuna delâlet etmektedir. Allahü teâlâ'nın nimetlerine karşı sevinmeye ve bunlara şükretmeye gelince, bu kınanmamıştır. Bütün bunlar, İkrime'nin İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan naklettiği şu rivayetin, manasına uygundur: Sevinmeyen veya mahzunluk duymayan hiç kimse olmaz. Ama siz musibet halinde sabır, nimet ve sevinç halinde şükür ile donanın." Kâdî Abdul Cebbar (Mu'tezilî) ise bu ayet ile, Allahü teâlâ'nın, kulların fiillerini murad eden olmadığı hususunda istidlalde bulunmuştur ki buna şöyle cevap verilir. Ehl-i sünnetten, pek çoğu "sevme" ile "irade etmeyi birbirinden ayırd etmiş ve "sevme, özel bir irâde etmedir. Sevme, mükâfaat verme iradesidir. Dolayısıyla, bu iradenin olmadığını söylemek, mutlak manada irade olmadığı manasına getmez" demiştir. |
﴾ 23 ﴿