25"Andolsun ki biz, elçilerimizi, açık açık burhanlarla gönderdik ve insanların, adaleti ayakta tutmalan için, beraberlerinde de kitabı ve mîzânı indirdik. Bir de, kendisinde hem çetin bir sertlik hem de insanlar için menfaatler bulunan demiri indirdik. Çünkü (bununla), Allah, Kendisine ve peygamberlerine gıyaben, kimlerin yardım edeceğini belli edecektir. Şüphesiz ki Allah, en büyük kuvvet sahibidir, yegane gâlibtir". Ayetteki beyyinat (burhanlar) kelimesinin tefsiriyle ilgili iki görüş vardır: Birincisi, Mukâtil ibn Süleyman'ın görüşüdür. Buna göre, el-beyyinât, apaçık mu'cizeler ve kesin delillerdir. İkincisi, Mukâtil ibn Hayyân'ın görüşüdür. Buna göre ayet, "Bizonları, Allah'a itaata ve Allah'tan başkasından yüz çevirmeye davet eden amellerle gönderdik" anlamındadır. Birinci görüş, daha sahihtir. Çünkü, peygamberlerin nübüvveti, ancak bu mucizelerle sabit olmuştur. Cenâb-ı Allah daha sonra, "... insanların adaleti ayakta tutmaları için, beraberlerinde de kitabı ve mîzânı indirdik. Bir de, kendisinde hem çetin bir sertlik hem de insanlar için menfaatler bulunan demiri indirdik..." buyurmuştur. Bil ki, bu ayetin benzerleri de, "Allah, hak ile kitabı ve mîzânı indirendir" (Şûra, 17) ve "Semâyı yükseltti ve mîzânı (ölçüyü) koydu" (Rahman, 7) ayetleridir. Burada birkaç mesele vardır. Kitap-Mîzân-Demirin İlişkileri Bu, kitab, mîzân ve demir arasındaki münasebet konusundadır. Bu münasebet birkaç şekildedir: 1) Bu, benim söylediğim şu münasebettir: Mükellefiyet İki şeye dayanır: Birincisi, yapılması gerekeni yapmak, ikincisi, terkedilmesi gerekeni terketmektir. Birincisi, bizzat maksût olan bir şeydir. Çünkü, eğer, bizzat maksût olan şey "terk" olsaydı, hiç kimsenin yaratılmaması gerekirdi. Çünkü terk, ezelde mevcut idi. Yapılması gereken şeyler ise ya nefse (ruha) ait işlerdir ki bunlar da bilgi (maarif) nevindendir. Yahut bedene ait işlerdir ki bunlarda azaların işleridir. Kitap, ruha ait (fikri) işlere vesile olan bir şeydir; zira hakkı batıldan; delili şüpheden ayırdeden odur. "Mîzân" da, kendisiyle, gerekli olan bedenî fiillerin yapılmasına ulaşılan vasıtadır. Çünkü, amellerdeki meşakkatli mükellefiyetlerin ekserisi, insanların birbirleriyle ilişkisine yöneliktir. Mîzân da, adaletin zulümden, fazlalığın noksanlıktan kendisiyle ayırdedildiği bir şeydir. Demire gelince, onda da şiddetli bir sertlik vardır. O, insanları, gerekli olmayandan alıkoyucudur. Velhasıl, kitab, kuvve-i nazariyyeye (düşünce kudretine); mîzan, kuvve-i ameliyyeye; demir de, gerekli olmayanı def etmeye bir işarettirler. Kısımların en şereflisi, ruhanî maslahatlara; sonra, cismanî maslahatlara riayet edip, sonra da gerekli olmayandan alıkoyma olunca, ayeti kerimede de bu tertibe riâyet edilmiştir. 2) Muamele, ya Hâlık (Allah) ile olur, ki bunun yolu "kitâb"tır; ya halk (insanlar) ile olur, ki bunlar da, ya dostlarımızda ve onlarla adil bir biçimde muamele yapıyoruzdur; ki bu da "rnîzân" ile sağlanır; yahutta düşmanlarımızdır. Ve onlarla muamelelerimiz de, demir ile, kılıç iledir. 3) İnsanlar üç kısımdır: Ya, sâbikûn'durlar. Ki bunlar, halka, kitabın muktezâsına göre muamele ederler; kendilerine insaflı davranılmasa bile, onlar insaflı ve âdil olurlar. Şüpheli (haram şüphesi olan) hususlardan uzak dururlar. Yahut da, muktesidûn (orta yolu izleyenler)dırlar. Onlar, insaflı davranan ve başkalarından da insaftı davranmalarını bekleyenlerdir. (Kendilerine insaflı davranılması halinde insaflı davranırlar). Dolayısıyla, bunlar için bir mîzân, Ölçü gerekir. Üçüncü kısım ise, zalimlerdir. Ki bunlar, kendilerine âdil davranılmasını istedikleri halde, kendileri adil davranmayan kimselerdir. Bunlar için de, demir ile zecr, yasak gereklidir. 4) İnsan, ya hakikat makamında olur; ya bu, nefs-i mutmainne ve mukarrebûn makamıdır-, bu makamda, ruhu, ancak Allah ile sükûnet bulunur ve ancak Allah'ı-hitâbı ile amel eder. Nitekim, "iyi bilin ki, kalbler ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur.." (Ra'd. 28) buyurmuştur. Yahut ta insan, tarikat makamında olur. Ki bu, nefs-i levvâme ve ashâb-ı yemîn makamıdır. Bu insan için de, ifrat ve tefrit aşırılıklarından sakınabilmesi ve sırat-ı müstakim üzere kalabilmesi için, ahlâkı bilme hususunda bir ölçü gereklidir. Yahutta insan, şeriat makamındadır. Ki bu, nefs-i emmâre makamıdır. Onun için burada, bu konuda, meşakkatli ve demir gibi sert olan, mücahede ve riyazât gereklidir. 5) İnsan, ya keşf ve vusul sahibi olur; bu durumda da onun, ancak kitabta ünsiyyeti olur; yahut, talep ve istidlal sahibi olur, bu durumda da ona, delil ve hüccet mîzân gerekir, ya da, inat ve diretme sahibi olur, ki bu durumda da onun demir ile yeryüzünden sürülmesi gerekir. 6) Din, ya usûl ya da fürû'dur. Bir diğer ifâdeyle, ya marifettir, ya da ameldir. "Usûl", kitab'tan alınır. Fürû'a gelince, bundan maksat, insanların fayda ve maslahatlarını, âdil düzenlerini bulunduğu fiil ve amellerdir. Ve bu, mîzân ile elde edilir. Binâenaleyh bu, adalete riayet etmeye bir işarettir. Demir ise, bu iki yolu terkedeni tedip etmek için kullanılır. 7) Kitâb, Allahü teâlâ'nın, adalet ve insanlık davranmayı gerektiren ahkâmdan olmak üzere Kitâb-ı Kur'ân'da zikrettiği şeylere bir işarettir. Mîzân, adalet ve insaf üzerine bina edilmiş bu ahkâma, insanları yöneltmeye bir işarettir ki, bu, yöneticilerin işidir. Demir de, eğer insanlar başkaldırırlarsa, onları kılıçla adalet ve insafa yöneltmenin gerektiğine bir İşarettir. Bu, Kitâb'ın erbabı olan âlimlerin mertebesinin, kılıç erbabı olan yöneticilerin mertebesinden önce geldiğine delâlet eder. Bunlar arasındaki münasebet ve ilgi noktaları çok daha fazladır. Bizim zikrettiklerimizde ise, diğerlerine bir işaret vardır. Alimler, mîzân ve demirin indirilmesiyle ilgili iki görüş zikretmişlerdir: 1) Allahü teâlâ bunları gökten İndirmiştir. Rivayet olunduğuna göre Cebrail (aleyhisselâm), mîzânı indirmiş ve onu, Nûh (aleyhisselâm)'a vermiş ve "Kavmine, bununla ölçüp tartmalarını emret" demiştir. İbn Abbas'tan şu rivayet edilmiştir: Hazret-i Adem (aleyhisselâm), yanında, örs demiri, kelpeten, çekiç, körük ve iğne olarak beş şey olduğu halde, cennetten indirilmiştir. Bunun sıhhatine, İbn Ömer'in rivayet ettiği şu hadis de delâlet eder: Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allahü teâlâ, gökten yere dört bereket indirmiştir Demiri, ateşi, suyu ve tuzu indirmiştir" Kenzû'l-Ummâl 15/41651. 2) Bu indirmenin anlamı, var etme ve hazır hale getirmedir. Nitekim Allahü teâlâ, "Sizin için, davarlardan sekizçiftindirdi..."(Zümer, 6) buyurmuştur. Kutrub, "bizonu indirdik" sözünün anlamının, "en-nüzul" kökünden olmak üzere, "biz onu hazırladık" şeklinde olduğunu; Arapça'da, "Emir, falancaya güzel bir ziyafet hazırladı" denildiğini söylemiştir. Bazı alimler de, bu ifadenin, "O hayvanı, saman ve soğuk su ile yemledim.." ve "Ekmek ve süt yedim.." cinsinden bir söz olduğunu söylemişlerdir. Mîzân (terazi)'nin faydalan hususunda, insanların, onunla adaleti yerine getirmeleri olduğu hususu zikredilmiştir. "el-kıstu ve el-ıksatu" kelimeleri, insaflı, âdil davranma anlamındadır. Bu ise, kendi payını aldığın gibi, başkasının payını da vermendir. Âdil olan da, "muksif'tir. Allahü teâlâ, "Şüphesiz ki Allah muksıt (âdil) olanları sever" (Mâide, 42) buyurmuştur. El-kâsıtu kelimesi ise, zulmeden anlamındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Zalimlere gelince, bunlar, cehennem yakıtıdırlar" (Cin, 15) buyurmuştur. Demir'e gelince, onda şiddetli bir sertlik vardır. Çünkü, harp aletleri ondan yapılır; keza bunda da birçok faydalar vardır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, sizin için, ona zırh yapma sanatını öğrettik..." (Enâm, 80) sözü, bu faydalardan birisine işarettir. Bu faydalardan birisi de şudur: Alemin faydası, ya usûlle, ya da fürû ile ilgilidir. Usûle, yani temel olanlar dört tanedir: Ziraat, dokumacılık, inşaat ve idarecilik... Bu böyledir, çünkü insan, yiyecek yemeye, giyecek elbiseye ve oturacak konuta muhtaçtır. Ve insan, yaratılış icabı, medenîdir. Binâenaleyh, onun menfaati, ancak, kendi cinsinden olan bir grubun bir arada bulunması ve onlardan herbihnin, hususî bir iş ile meşgul olması ile tamamlanır. İşte o zaman, herbirinin menfaati, hepsiyle beraber düzen ve nizama girer. Bu nizamın, bir takım sıkışıklıklara yol açması ise, kaçınılmazdır. Yine, bu durumda, bir kısmının diğerine vereceği zarara mani olacak bir kişi gereklidir ki, bu da, yöneticidir. Böylece, âlemin düzeninin, ancak bu dört iş ile nizâm ve düzen içinde bulunacağı sabit olmuş olur. Bunlardan ziraat, demire muhtaçtır. Bu ihtiyaç, toprağı altüst etme ve ekme konusundadır. Sonra, hububat oluşup elde edildikten sonra da, onun başaklarından çıkarılıp savrulması gerekir. Bu da demirle tamamlanır. Sonra, bu hububatın öğütülmesi gerekir. Bu da, demirle olur. Sonra, bu unun pişirilmesi gerekir ki, bu da ateş ile samanladır. Ateşte pişirmek için de, demir kaplara ihtiyaç vardır. Meyvelere gelince, onların da, kopuklarından temizlenmesi, yemeye elverişli bir biçimde dilimlenmesi gerekir. Bu da ancak demirle yapılır. Malumdur ki, dokuma da, araç gereçleri hususunda demire muhtaçtır. Sonra, yine elbise kesiminde ve dikiminde, yine demire ihtiyaç duyulur. Bina işine gelince, malûmdur ki, bunun tam ve mükemmel bir biçimde yapılması, ancak demir ile mümkün olur. Yine, güç kudret vasıtalarının ancak demir ile tam ve mükemmel olduğu malumdur. İşte böylece, âlemin pekçok menfaatinin, ancak demir ile tam olabileceği ortaya çıkmaktadır. Yine, altının, bu menfaatlerin hiçbirinde demirin yerini tutmadığı da ortaya çıkar. Dolayısıyla, eğer dünyada hiç altın bulunmasa, dünya menfaatinden hiç birine halel gelmez. Ama, eğer, demir mevcut olmasaydı, dünya menfaatlerinin hepsi bozulur, halel görürdü. Hem sonra, demire olan ihtiyaç şiddetli olunca, Allahü teâlâ, onun bulunmasını kolay; miktarını da bolca yaptı. Altına ihtiyaç da az olduğu için, onun bulunuşunu zor kıldı. İşte böylece, Allahü teâlâ'nın kullarına karşı, rahmet ve cömertlik eseri zuhur etmektedir. Çünkü, insanların kendisine daha çok muhtaç olduğu şeyin bulunuşunu daha kolay kılmıştır. Bundan dolayı, bazı hukemâ, şöyle demişlerdir: "Kendisine ihtiyaç duyulan" en önemli şey, havadır. Eğer, onun kalbe (akciğere) ulaşması bir an kesilecek olsa, insan derhal ölür. Bundan dolayı, pek yerinde olarak Cenâb-ı Allah, onu kolayca elde edilen bir şey kılmış ve teneffüs sebep ve araçlarını hazırlamıştır. Böylece insan, bu hususta herhangi bir zorlanmaya ihtiyaç duymaksızın, yaratılışı gereği, daima teneffüs etmektedir. Hava'dan sonra en çok ihtiyaç duyulan şey, sudur. Ama suya olan ihtiyaç havaya olan ihtiyaçtan daha az olduğu için, Allah, suyu elde etmeyi, havayı elde etmekten biraz daha meşakkatli kılmıştır. Sudan sonra en çok ihtiyaç duyulan şey, yemektir. Yemeğe olan ihtiyaç, suya olan ihtiyaçtan daha az olduğu için, Allahü teâlâ, yemek elde etmeyi su elde etmekten daha meşakkatli kılmıştır. Sonra, ihtiyaç derecesi ve kıymet açısından, yemekler de derece derecedir. Binâenaleyh, kendisine daha çok ihtiyaç duyulan yemeğin bulunması daha kolaydır. Bulunması ve elde edilmesi daha zor olan her yiyecek, kendisine daha az ihtiyaç duyulan bir yiyecektir. Kıymetli taşlara ve madenlere olan ihtiyaç gerçekten çok az olduğu için, pek yerinde olarak onlar son derece azdırlar. Böylece anlıyoruz ki, daha çok ihtiyaç duyulan herbir şeyin elde edilmesi daha kolaydır. Allah'ın rahmetine olan ihtiyaç, herbir şeye olan ihtiyaçtan daha fazla olduğu için, Allah'ın fazlından, o rahmetin bulunmasını en kolay şey kılmasını niyaz ediyoruz. Şair şöyle demiştir: "O Allah'ı takdîs ve tenzih ederim ki insanların pek ihtiyaç duymadıkları şeyleri izzetinin teallisine mazhar kılarak nadir kılmış. Faka; ruh sahibi her varlığın muhtaç olduğu havayı onlara musahhar ve amade eylemiştir." İmkânları Din Yolunda Kullanmak Allahü teâlâ daha sonra, "Çünkü (bununla), Allah, kendisine ve peygamberlerine gıyaben kimlerin yardim edeceğini bilecektir. Şüphesiz ki Allah, en büyük kuvvet sahibidir. Yegâne galibör" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: Mesele "Kendisine ... kimlerin yardım edeceğini..." ifadesi. "dinine kimin yardım edeceğini, peygamberlerine, onların gıyabında, din düşmanlarıyla cihâd ederek, kılıçlar. mızraklar, vb. silahlar kullanmak suretiyle kimin yardım edeceğini bilecektir" anlamındadır. İbn Abbas, "Allah'a yardım ederler, ama O'nu göremezler" demiştir "Eğer Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder" (Muhammed, 7) ifâdesi de buna yakındır. Allahü teâlâ'nın ilminin "hâdis-sonradan olma" olduğunu söyleyen kimse, ayetteki Allah bilecektir, bilsin, diye" ifâdesini delip çevirmiştir. Bu kimseye, "Allahü teâlâ, burada, bilmek ile, malûmu (bilineni) kastetmiştir. O sanki şöyle buyurmaktadır: "Böylece, peygambere yardım edecek kimsenin o yardımının vaki olması için" buyurmuştur" denilerek cevâp verilir. Cübbâî, "Ayetteki, "İnsanların adaleti ayakta tutmaları için" ifâdesinde, Allahü teâlâ'nın, mîzân ve demiri indirdiğine O'nun kullarından istediğinin, onların adaleti yerine getirmeleri ve peygamberine yardım etmeleri olduğuna bir delâlet vardır. Allah'ın herkesten istediği bu olunca, Mücebbire (ehl-i sünnet)nin, "Allah, bazı insanlardan bunun aksini murad etmiştir" şeklindeki sözleri batıl olur"demiştir. Buna şöyle cevap verilir: Allahü teâlâ, bunun aksinin mevcut olacağını bildiği, iki zıt arasını cem etmek de imkânsız olduğu ve muhal olan irâde edilemeyeceğine göre, Allah'ın, bunu herkesten dilemiş olması nasıl mümkün olur? Yardım bazan, bir münafıktan ya da, gayesi, dünyada menfaat sağlamak olan kimselerden vaki olduğu gibi, açıktan açığa yapıldığından, Allahü teâlâ, esas muradının, gıyaben yapılan yardım olduğunu murad etmiştir. Bu, o yardımın ihlâs-ı kalb ile meydana gelmesidir. Sonra, Allahü teâlâ, kendisinin, bütün işlere muktedir ve mâni olunamaz bir azîz olduğunu beyan etmiştir. |
﴾ 25 ﴿