27

Fakat (onlar bunu sırf) Allah'ın rızasını elde etmek için ortaya çıkardılar. Fakat buna hakkıyla da riayet de etmediler. Biz de içlerinden, (gerçek) iman edenlere mükâfaatlaranı verdik. Onlardan bir çoğu fasık idiler".

Bu ayetle ilgili iki mesele var:

Birinci Mesele

(......) tabiri, birşeyi geçmiş (gitmiş) olanın peşinden göndermektir. Bundan murad, Allahü teâlâ'nın, tâ Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'a gelinceye kadar, peygamberleri ard arda göndermiş olduğu, böylece onlardan sonra Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'yı gönderip, ona da İncil'i vermiş olduğudur.

İncil Kelimesi

İbn Cinni şöyle der: "Hasan el-Basrî, "İncil"i, hemzenin fethası ile "el-Encîle" şeklinde okumuştur." İbn Cinnî, "Bu, benzeri olmayan bir misâl (kıraattir). Çünkü bu, "Efîl" vezninde bir kelime olup, onlara göre bu kelime, "Bir şeyi, istihraç edip çıkarttığın" zaman söylenilen, tabirindendir. Çünkü hükümler bu kitabtan istihraç edilir. "Tevrat" kelimesi ise, çakmak taşı ateş çıkardığı zaman söylenilen, deyiminden alınma, "fev'ale" vezninde bir kelimedir. Bunun bir benzeri de, fu'lân veznindeki "furkân" kelimesidir Furkân da, iki şeyin arasını ayırmak manasındaki, fiilindendir. Buna göre, İncil'in hemzesini fethalı okumak caiz değildir. Çünkü bunun bir benzeri yoktur" demiştir. Zannı galibimce, Hasan Basrî, bunu ancak semâen (böyle duyduğu için), böyle okumuştur. Bunun iki izahı vardır:

1) Bu kelime, bazılarının (el-birtîl) kelimesi hakkında naklettikleri gibi şazz (çok nadir) bir okuyuştur.

2) O, İncil kelimesinin a'cemî (Arapça olmayan) bir kelime zannederek, buna dikkat çekmek için, böyle okumuştur.

İsâ (aleyhisselâm)'ın Ashabındaki Şefkat

Cenâb-ı Hakk'ın "Ona tabî olanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Onların ihdas ettikleri ruhbanlığa gelince..." ifadesi ile ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Ehl-i sünnet âlimleri, bu ayet-i kerime ile, kulun fiilinin Allah tarafından yaratılıp, kul tarafından "kesb" edildiği hususunda istidlal etmişler ve şöyle demişlerdir: "Çünkü Cenâb-ı Hakk, bu şeyleri Allah tarafından kılınmış, yaratılmış, konulmuş olduğunu; onların ise bu ruhbanlığı ihdas etmiş olduğunu belirtmiştir."

Kâdî Abdülcebbâr "Bundan murad şudur: "Allah onlara lütufta bulunmuştur. Öyle ki, onların halvette (yalnızlıkta) yaşamak ve sert elbise giymek gibi, bir takım meşakkatli şeylere katlanmak demek olan ruhbanlığa temayül ve arzuları kuvvetlenmiştir" der. Buna şöyle cevap verilir: Bu, delilsiz olarak, ayetin zahirî manasını terk olur. Kaldı ki, biz bunu kabul etsek de, o yine biz (ehl-i sünnetin) maksadını ortaya kor. Bu böyledir, çünkü iki tarafın dengeli olması durumunda, bir tarafın ağır basması imkânsızdır. Aksi halde, denge halinde, bir tarafın üstünlüğü söz konusu olur ki, bu ikisinin aynı anda olması imkânsızdır. Denge halinde böyle bir şey imkânsız olunca, kendisine baskın çıkılma durumunda da bu haydi haydi imkânsız olur. Mercûh imkânsız olunca, râcih gerekli olur. Zira, iki zıttan birinin mutlaka bulunacağı kesindir. Dolayısıyla mercuhun olmadığı yerde, mutlaka râcih bulunacaktır.

İkinci Mesele

Mukâtil şöyle demiştir: Re'fet ve rahmet ile kastedilen, onların, karşılıklı olarak biribirlerini sevip, birbirlerine karşı merhametli olmalarıdır. Cenâb-ı Hakk, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabını da,”Birbirine karşı merhametlidirler” (Fetih, 29) buyurarak, bu sıfatla vasfedilmiştir.

Üçüncü Mesele

Keşşaf sahibi, "Refet" kelimesi, "fe'âle" vezninde olmak üzere, "re'âfeten" şeklinde de okunmuştur" demiştir.

Rahbaniyyet

"Rahbaniyye" kelimesi, "ruhbanlara ait iş" anlamındadır. "Ruhban" ise, "rehbere" kökünden, "fu'lân" vezninde, "korkan" manasına bir kelimedir ve tıpkı 'den gelen "huşyân" manasındadır. Bu ifâde, "ruhbanlara ait olduğunu sanki açıkça ifade etmek için, zamme ile "ruhhâniyye" şeklinde de okunmuştur. "Ruhban" kelimesi, "râkib"in çoğulunun "rubbân" (biniciler) oluşu gibi, "râhib"in çoğuludur.

Ruhbanlık ile kastedilen ise, bu kişilerin, dindeki fitnelerden kaçarak, dağlara çekilmeleri, kendilerini bütünüyle ibadete vermeleri, üzerlerine vâcib olan ibadetlere ek olarak, yalnız yaşamak, sert elbiseler giymek, kadınlardan uzak durmak, mağaralarda ve kuytu köşelerde kendilerini ibadete vermek gibi, ileri derecede meşakkatli bir hayat tarzına katlanmalarıdır. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, Hazret-i isa (aleyhisselâm) ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki fetret döneminde, krallar Tevrat ve İncil'i değiştirmişlerdi. Derken bir gurup insan yolculuğa çıkmış (gezginci bir hayata atılmış) ve yün (rahatsız edici) elbiseler giymişlerdi."

İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un rivayetine göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona (bir gün) şöyle der: ...."Ey ibn Mes'ûd, sen Isrâiloğullarının yetmiş fırkaya ayrıldıklarını, üç fırkası hariç hepsinin ateşte olduğunu, bu üç fırkanın ise Hazret-i Isa 'ya iman eden, ona yardım için, Ölesiye Allah'ın düşmanlarıyla çarpışan fırka; savaşmaya takatlan olmayınca, marufu emredip, münkerden sakındıran fırka ve bu iki işe de güçleri olmadığı için, kalın yün abalar giyen, ıssız yerlere ve çöllere çekilen fırka olduğunu ve bunun "Ona tâbi olanların yüreklerinde bir şefkat ve merhamet koyduk" ayetinde ifade edildiğini biliyor muydun?"

Beşinci Mesele

Allahü teâlâ, "Onların ihdas ettikleri ruhbanlık" ifadesi ile, onları kınama manasını murad etmemiştir. Aksine bundan maksad, onların bu ruhbanlığı kendiliklerinden ihdas edip, bir nezir olarak yaptıklarını anlatmaktır. Dolayısıyla bunun peşisıra Cenâb-ı Hakk, "Onu üzerlerine Biz farz kılmadık" buyurmuştur.

Altıncı Mesele

"Rahbaniyye" kelimesi, muzmar (gizli) bir fiil ile mansub olup, zahir fiil onu tefsir etmektedir ve takdiri, şeklindedir. (Yani bu bir iştigaldir). Ebu Ali el-Fârisî şöyle demiştir "Bu kelimeyi, (kıldık) fiilinin mef'ûlü saymak doğru olmaz. Çünkü bizzat onların ihdas ettikleri şeyin, Allah'ın kıldığı şey olması mümkün değildir."

Ben derim ki: Bu söz ancak, iki kadir arasında müşterek bir makdûrun bulunmasının imkansızlığının sabit olması halinde tamam olabilir. Böyle meselelere dalmak nerde, Ebu Ali el-Fârisî nerde...

Cenâb-ı Hakk daha sonra, buyurmuştur ki, bu, "Bunu onlara Biz farz kılmadık" demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Fakat (onlar bunu sırf) Allah'ın rızasını elde etmek için ortaya çıkardılar" ifadesi istisna-ı munkatı'dır, yani, "Fakat onlar bunu, Allah'ın rızasını taleb etmek gayesiyle ihdas ettiler" demektir.

2) Bu, istisna-yı muttasıl olup, mana, "Biz onları, bu ruhbanlıkla, ancak Allah'ın rızasını elde etmeleri şeklinde, ibadete çağırdık" şeklindedir. Bundan murad ise, ruhbanlığın vâcib olmadığıdır. Çünkü vacibin yapılması ile kastedilen, Allah'ın ikabını savuşturup, hoşnutluğunu etde etmektir. Mendubun işlenmesinden maksad ise, ikâb-ı ilahiyi savuşturmak değildir. Bilakis bundan gaye sırf Allah'ın hoşnutluğunu elde etmektir.

Çıkardıkları İşe Uymadılar

Cenâb-ı Hakk'ın "Fakat buna hakkıyla da riayet etmedik. Biz de içlerinden (gerçek) iman edenlere mükâfaatlarını verdik. Onlardan bir çoğu fâsık idiler" ayetine gelince, bu hususta bir kaç izah vardır:

1) Bu, "bu ruhbanlığı ihdas eden bu kimseler, ona hakkıyla riayet etmediler. Bilakis ona "teslis" ve "ittihâd" (ilahın bir beşerle birleşmesi) görüşlerini kattılar. Onlardan bazıları ise, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dönemine gelinceye kadar, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın gerçek dini üzere kaldılar. Sonra da Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman ettiler" demektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'sn "Biz de içlerinden İman edenlere mükâfaatlarını verdik. Onlardan bir çoğu fasık idiler" ifadesinde anlatılan husustur.

2) Bu, "Biz bu ruhbanlığı onlara ancak, bunu Allah'ın rızasına bir vesile edinsinler diye farz kıldık. Ama sonra onlar, bu işleri işlediler. Fakat bu gaye için değil de, başka bir gaye için... Bu gaye de, dünya arzusu, riyakârlık ve gösteriş idi" demektir.

3) Bu, "Biz bu ruhbanlığı onlara farz kıldığımızda, onlar bunu yapmadılar" demektir. Buna göre ayet, onların, üzerlerine vacib (farz) olanı terketmeleri sebebiyle, onlara yapılan bir kınama olur.

4) Bu ruhbanlığa hakkıyla riayet etmeyenler, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in risaletine ulaşıp da, ona iman etmeyenlerdir. Ayetteki, "Biz içlerinden iman edenlere mükâfaatlarını verdik" cümlesi de, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman edenlere..." manasına, "çoğu fasık idiler" ifadesi ise, "Ona iman etmemiş olanlar, fasık idiler" manasınadır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den "Bana kim iman etmiş, beni tasdik etmiş ve bana uymuş ise. işte o bu ruhbanlığa hakkıyla riayet etmiştir. Kim de bana inanmamış ise, işte onlar helak olanların tâ kendileridir" şeklinde rivayet edilen hadis de buna delâlet eder.

5) Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın kavminden sâlih kişiler, bu ruhbanlığı ihdas ettiler ve ömürlerini o ruhbanlık üzere bitirdiler. Sonra onların peşinden, sözde onlara uyan, ama amel (İbadetçe) onlara uymayan bir başka topluluk (nesil) geldi. İşte o ruhbanlığa hakkıyla riayet etmeyenler bunlardır. Atâ şöyle demiştir: "Onlar ruhbanlığa, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın havarileri gibi riayet etmediler." Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "Onlardan bir çoğu fasik idiler" buyurmuştur ki bu, "Onların bir kısmı ruhbarlığa hakkıyla riayet ettiler. Ama çoğu, fasıklık yapıp, hem zahiren hem batınen bu yolu terkettiler" demektir.

İki Misli Ücret Alanlar

27 ﴿