29"Ehl-i kitab hakikaten Allah'ın fazlından hiçbir şeye nazil olamayacaklarını, muhakkak bütün inayetin Allah'ın elinde bulunduğunu, onu dileyeceği kimselere vereceğini bilmedikleri için mi (böyle küfürde inâd ediyorlar)? Allah büyük lütuf sahibidir". Bu ayetle ilgili iki mesele var: Vahidî şöyle demiştir: "Bu ayet müshil olup, müfessirlerin bu ayetin, kendinden önceki ayetle münasebet ve ilgisinin nasıl olduğu hususunda açık ve net bir izahları yoktur" demiştir. Bil ki müfessirlerin çoğu, ayetin başındaki, edatınım, "zaid" olduğu ve takdirin, "Ehl-i kitab bilsin diye..." şeklinde olduğu görüşündedirler. Ebû Müslim el-İsfehânî ile bir başka topluluk da şöyle demiştir: "Bu edat "zâid" değildir." Biz, Allah'ın yardım ve tevfîki ile, bu ayeti, her iki görüşe göre de tefsir edeceğiz. Meşhur olan görüş, bu lafzının zâid olduğudur. Bil ki buna göre burada, şöyle bir mukaddime takdir etmek gerekir: İsrâiloğulları olan ehl-i kitab, "Vahiy ve risalet ancak bizdedir. Kitab ve şeriat da ancak bize verilir. Allahü teâlâ bu yüce şerefi, bütün insanlar arasından bizi seçip, bize vermiştir" diyorlardı. Sen bunu bildiğinde biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk o ehl-i kitaba, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e iman etmelerini emredip, bu imanlarına karşılık büyük bir mükâfaat va'dedince, bunun peşisıra bu ayeti getirmiştir. Bundan maksat, nübüvvetin sadece kendilerine has olup, ancak onlar için söz konusu olduğu inancını kalplerinden söküp atmaktır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk, "Biz bunu, en mükemmel biçimde beyân ettik ve ehl-i kitab, Allah'ın lütfunun muayyen bir topluluğu tahsis etmeye kadir olamayacaklarını risalet ve nübüvveti belli bir kavimle sınırlayamayacaklarını, inayetin Allah'ın elinde olduğunu ve onu dilediğine verdiğini, bu hususta, O'na kesinlikle İtirazın söz konusu olmadığını bitsinler diye, va'd u vaîdi iyi, teferruatlı biçimde açıkladık..." buyurmuştur. İkinci görüşe göreyse, bu (......) zâid değildir. Buna göre, bil ki, (......) deki fail zamiri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve ashabına râcidir ve ifadenin takdiri, "Ehl-i kitâb, Hazret-i Peygamber ve mü'minlerin, Allah'ın lutfundan hiçbir şeye kadir olamayacağını bilmedikleri için..." şeklindedir. Onlar, kendilerinin buna kadir olmadıklarını bilmedikleri zaman, buna muktedir oldukları zannına kapılırlar. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "Bütün inayet Allah'ın elindedir..." buyurmuştur ki, bu, "Bütün inayetin Allah'ın elinde olduğunu bilsinler diye..." demektir. Buna göre takdir, "Biz, ehl-i kitab, Allah'ın fazlını ve ihsanını muayyen bir topluluğa tahsis etmeye kadir olabileceklerini zannetmesinler, bilakis, fazlu keremin, ancak Allah'ın etinde olduğuna inanıp itikad etsinler diye, işte biz böyle böyle yaptık..." şeklinde olur. Bil ki bu görüş, ancak, bu ayete bir ziyâde takdir eder ve ifadesinin takdirinin, "Fazlu keremin, Allah'ın elinde olduğuna inansınlar diye..." şeklinde olduğunu söylersek söz konusu olur. Birinci görüşte ise, mevcut olan bir şeyin hazfine gerek duyarız; malumdur ki, takdir, haziften daha evladır. Çünkü söz, takdire ihtiyaç duyduğunda, zahiri, asla yanlış anlaşılmaz. Ama, hazfe gerek duyulduğunda, zahiri, yanlış bir manayı akla getirebilir. Böylece anlıyoruz ki, bu ikinci görüş, daha evlâdır. En iyisini bilen Allah'tır. Keşşaf sahibi, "Ayetin başı, ve nûn'un yâ'ya idğamı ile (......) şeklinde de okunmuştur" demiştir. İbn Cinnî, el-Muhteseb adlı eserinde, el-Kutrub'tan, Hasan el-Basri'nin, bu fiili, lamın kesresi ve yâ'nın sükûnu ile (......) şeklinde okuduğunu nakletmiştir. Yine, İbn Mücahid, Hasan el-Basrî'nin bunu, lam'ın fethası ve hemzesiz olarak yâ'nın cezmiyle, (leylâ) şeklinde okuduğunu nakletmiştir. İbn Cinnî, "Kutrub'un zikrettiği daha yakındır. Çünkü, bu hemze hazfedildiği zaman, geriye (lenlâ) kalır. Bu durumda, nûn'un lâm'a idğamı gerekir ve (lellâ) olur. Böylece, üç lâm bir araya gelmiş olur; dolayısıyla ortadaki sakin olduğu için ve makabli de kesreli olduğu için yâ'ya çevrilir, böylece de, olur. İbn Mücahid'in Hasan el-Basrî'den olan rivayetine gelince, bunun izahı şöyledir: Lâm harf-i cerrini sen bir zamire eklediğinde, fethalı kılar ve meselâ, (lehû) dersin. Zahir ismi, buna kıyaslayan bazı alimler vardır..." demiştir. Ebû Ubeyde, bazı kişilerin, (ibrahim. 46) ifâdesi (......) şeklinde okuduğunu nakletmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın "Bütün inayetin Allah'ın elinde olduğunu..." ifadesi, "Allah'ın mülkünde ve tasarrufundadır" anlamındadır. "Yed-el" kelimesi, bir meseldir. Allahü teâlâ, o fazlını dilediğine verir. Çünkü O, kadirdir, muhtardır; ihtiyarına göre hareket eder. "Allah büyük fazl sahibidir" İhsanının büyük olması gerekir. Bundan murad, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in halinin, nübüvveti, şeriatı ve kitabı hususunda büyüklüğünü göstermektir. En doğrusunu, Allahü teâlâ bilir. Dönüş ve varış, ancak O'nadır. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Allah, efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, âline ve ashabına salât ve selâm eylesin. |
﴾ 29 ﴿