12"Ey iman edenler, siz peygamberle başbaşa kalmak istediğinizde, bu özel görüşmeden önce bir sadaka verin. Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer (birşey) bulamazsanız, bilin ki Allah gafur ve rahîmdir". Ayetle ilgili birkaç mesele var: Bu mükellefiyet, şöyle pek çok faydaları kapsamaktadır: 1) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ona yapılacak olan fısıldaşmayı yüceltme, kıymetini artırma faydası... Çünkü insan birşeyi güçlükle elde ettiği zaman, onu gözünde daha çok büyütür ve kıymetini daha çok bilir. Ama onu kolaylıkla elde eder ise, onu önemsiz ve değersiz görür. 2) Fısıtdaşmadan önce verilecek olan böyle bir sadaka sayesinde, fakirler pek çok fayda sağlarlar. 3) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Müslümanlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e soru sorma işini pek ileri götürdüler ve hatta ona meşakkat verdiler. Allahü teâlâ da peygamberinin yükünü hafifletmek istedi. İşte bu ayeti kerime nazil olunca da, pek çok kimse tamah gösterdi. Bunun üzerine soru sormaktan vazgeçtiler. 4) Mukâtil b. Havyan şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in meclisinde, zenginler fakirlerden daha çok ve baskın olup, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile çokça fısıldaşıyorlardı. Öyle ki Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onların bu çok oturuşlarından hoşlanmadı. Cenâb-ı Hakk da, fısıidaşmadan önce, sadaka vermeyi emretti. Zenginler ise bundan kaçındılar. Fakirler de, sadaka vermek için birşey bulamadılar. Fakat diğer yandan, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in meclisine bir iştiyak duydular. Bu sebeple, "Keşke birşeylere sahip olsaydık da, bunu infâk ederek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in meclisine ulaşabilseydik" diye temenni ettiler. İşte bu mükellefiyet ile, fakirlerin Allah katındaki dereceleri fazlalaşırken, zenginlerin dereceleri alcalmıştır. 5) Bundan kastedilen şeyin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir kolaylık sağlamak olması da muhtemeldir. Çünkü ihtiyaç sahipleri, dertlerini ısrarla arzediyorlar ve ümmete tebliğde bulunma ile ibadet yapma arasında taksim edilmiş olunan vaktini işgal ediyorlardı. Yine bunda, herhangi bir kimsenin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile kalbin dünyaya yönelik herhangi bir şey hususunda meşguliyetini gerektiren bir meseleden ötürü fısıldaşmış olduğunu zannedeceği sebebiyle, kimi mü'minlerin kalbini meşgul eden bir şeyin bulunması da muhtemeldir. 6) Bununla, âhireti arzu edenle dünyayı isteyen kimseler birbirinden seçilir. Çünkü mal, bütün isteklerin mihenkidir. Ayetin zahiri, fısıldaşmadan önce sadaka vermenin vâcib olduğuna delâlet eder. Çünkü emir, vücûb (farziyyet) ifade eder. Bu husus, Cenâb-ı Hakk'ın, ayetin sonundaki, "Eğer birşey bulamazsanız, bilin ki Allah gafur ve rahîmdir" ifadesiyle de kuvvet kazanır. Çünkü bu ancak, yokluğu sebebiyle, vücûbiyyeti zâih olan şey hakkında söylenebilir. Alimlerden, bunun vâcib olmayıp, mendub olduğunu söyleyenler de vardır. Bu görüşte olanlar, şu iki şekilde delil getirmişlerdir: a) Cenâb-ı Hakk, "Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir" buyurmuştur. Böyle bir ifade, ancak farzlar için değil, nafile ibadetler için kullanılır. b) Eğer bu sadaka vâcib olsaydı, onun vâcibliği, peşisıra gelen bir söz ile zail olmazdı. Bu söz de, "Mahrem konuşmanızdan evvel, sadakalar vermekten korktunuz mu..."(Mücadele, 13) ayetidir. Birinci delile şöyle cevap verilir: "Nasıl ki mendub olan şey, daha hayırlı ve daha temiz olmakla vasfediliyorsa, vâcib olan da, bu sıfatlarla vasfedilir." İkinciye ise şöyle cevap verilir: Bu iki ayetin, tilâvet, (okunuş sırası) bakımından birbirlerine bitişik olmalarından, bunların nüzul bakımından da peş peşe olmaları gerekmez. Bu, tıpkı dört ay on gün İddet belemenin vâcib olduğuna delâlet eden ayet hakkında, "Bu ayet, nasih ayet mensûhdan tilâvet bakımından daha önce ise de, bir yıl iddet bekleme hükmünü nesh eder" dememiz gibidir. Daha sonra âlimler, bunu nesheden ayetin mensûhdan ne kadar sonra geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Kelbî, "Bu hüküm ancak günün bir saatinde yürürlükte kalmış, daha sonra nesholunmuştur" derken, Mukâtil b. Hayyân, "Bu hüküm on gün yürürlükte kalmış, daha sonra nesholunmuştur" der. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: "Allah'ın kitabında öyle bir ayet vardır ki ne benden önce bir kimse onunla amel etmiştir, ne de benden sonra herhangi bir kimse onunla amel edecektir: Şöyle ki: Bir dinanm vardı. Ben onu on dirheme bozdurdum. Hernezaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile başbaşa kalmak istesem, bundan önce bir dirhem tasaddukta bulundum. Daha sonra bu hüküm neshedildi ve hiç kimse bununla amel edemedi." İbn Cüreyc, Kelbî ve Ati yoluyla İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre, ashab, sadaka vermeden, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le fısıldaşmaktan nehyolunmuşlardı. Bundan dolayı Hazret-i Ali müstesna, hiç kimse Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'le başbaşa kalmamıştı. O da bunun için bir dinar tasadduk etmişti. Daha sonra (sadakasız olarak) fısıldaşma ruhsatı veren ayet nazil olmuştu. Kâdf şöyle demiştir: "Rivayetteki en kuvvetli husus, sadece Hazret-i Ali'nin Hazret-i Peygamber'le fısıldaşmasından önce tasaddukta bulunduğu, daha sonra bu hükmün neshedildiğidir. Hernekadar sahabenin faziletlilerinin de, bunu yapmaya vakit ve imkân buldukları halde bunu yapmadıkları, sadece Hazret-i Ali'nin bunu yapmış olduğu sübût bulmuş ise de, biz diyebiliriz ki: "Onlar bunu yapmamışlar, çünkü bunu yapmak için vakit yetmemiştir. Aksi halde sahabenin mümtaz şahsiyetlerinin, böyle birşeyden geri durmayacaklarında hiç bir şüpheniz yoktur." Ben derim ki:. Sahabenin mümtaz şahsiyetlerinin buna vakit bulduklarını, ama yapmadıklarını farzetsek bile, bu onlara bir tenkid yöneltmeyi gerektirmez. Böyle bir şeyi yapmaya yönelmek, ancak fakirin kalbine sıkıntı verir. Çünkü o bunu yapmaya güç bulamaz, dolayısıyla kalbi daralır-üzülür. Bu iş, zenginin kalbine de bir korku verir. Çünkü zengin bu işi yapmaz da, bunu başkası yaparsa, başkasının bu işi, onu yapmayan kimselerin tenkid edilmesine sebeb olur. İşte bu iş, fakirlerin üzülmesine, zenginlerin de korkmasına bir sebeb olunca, bunu yapmamada büyük bir günah ve zarar bulunmamış olur. Çünkü ülfet ve sevince sebeb olan şey, korku ve hüzne sebeb olandan, daha önce ve daha evlâdır. Keza, bu fısıldaşma, ne vâcib şeylerden, ne de mendub taatlerdendir. Hatta daha önce açıkladığımız gibi, ashabın sadaka vermekle mükellef tutulmalarının sebebi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in başbaşa kalma arzuları arttığından, bu arzulan sınırlamak idi. İşte bu fısıldaşma hususunda evlâ olanı, onun terkedilmesi olunca, bunun yapılmaması da herhangi bir tenkid sebebi olmaz. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu ayet nazil olunca, Allah'ın Resulü beni çağırdı ve dedi ki: "Ne dersin, bir dinar tasadduk etsinler mi?" Ben, "Buna güç yetiremezler" deyince, "Ya ne kadar olsun?" dedi. Ben de, "Bir buğday veya bir arpa tanesi kadar..." dedim. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Şüphesiz sen, pek azta yetiniyorsun" buyurdu. Bunun manası, "Şüphesiz senin malın az. Dolayısıyla sen, malına göre takdirde bulundun" şeklindedir. Ayetteki, "Böyle yapmanız sizin için daha hayırlı ve daha temizdir" ifadesi, "Böyle bir tasaddukda bulunmanız, dindarlığınız için daha hayırlı ve daha temizdir. Çünkü sadaka bir temizliktir ve temizlenmedir." demektir. "Eğer (birşey) bulanmazsanız (bilin ki) Allah gafur ve rahimdir." cümlesinden maksad, fakirlerdir. Bu ayet, tasadduk edecek birseye sahip olmayanın, bağışlanmış olduğuna delâlet eder. Ebü Müslim el-İsfehânî, neshin olduğunu kabul etmez ve şöyle der: "Münafıklar, sadaka vermekten kaçınıyorlardı. Bunlardan bir gurup, münafıklığı bırakmış ve gerçek iman ile, zahiren ve bâtınen mü'min olmuşlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, onları diğer münafıklardan ayırmayı dilemiş ve de, gerçek mü'min olmuş olan bu kimselerin, hâlâ nifakta kalmış olanlardan ayırdedilmesi için, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile fısıldaşmadan önce tasaddukta bulunulmasını emretmişti. İşte bu emir, o zaman için belirlenmiş olan bu maslahattan ötürü olunca, şüphesiz o vakte mahsus olmuş olur." Ebû Müslim'in sözünün özü şudur: Bu mükellefiyet (emir), belli bir gaye için belirlenmiştir. Dolayısıyla da bunun, o belli gaye elde edildiğinde sona ermesi gerekir. Binâenaleyh bu nesh değildir. Ebû Müslim'in izahı güzel olup, bunda bir sakınca yoktur. Ama cumhur nezdinde bilinen ve meşhur olan ise, bu sadaka hükmünün, "... korktunuz mu?" (Mücadele, 13) ayeti ile nesholunduğudur. Alimler arasında, bu sadakanın, zekâlın farz olduğunu bildiren hükümle neshedildiğini söyleyenler de vardır. |
﴾ 12 ﴿