9

"Onlardan evvel Medine'yi yurt ve iman evi edinmiş olan kimseler, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı, gönüllerinde bir ihtiyaç (arzu meyli) bulmazlar. Kendilerinde fakirlik ve ihtiyaç olsa bile, onlan öz canlarından daha üstün tutarlar. Kim nefsinin hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte felaha erenler, onların tâ kendileridir".

Ayetteki "dâr" (yurt)'dan maksad Medine'dir. Çünkü Medine, hicret yurdu olup, ensar, muhacirler gelmezden önce oraya yerleşmişlerdi. Buna göre ayetin manası, "Medine'ye, bu iman yurduna muhacirlerden önce yerleşenler..." şeklindedir.

İki Sual

Eğer, "Ayet hakkında şu iki soru var:

1) "İmana yerleşti" denilmez.

2) Bunun söylenebileceğini farzetsek bile, "ensar, imana muhacirlerden önce yerleşmemiştir" denilirse, birinciye şöyle birkaç bakımdan cevap verilir:

a) Bu, "Onlar o yurda yerleştiler ve imanlarında ihlaslı oldular" manasındadır. Bu tıpkı şâirin, "Andolsun ki savaşta ben seni kılıç ve mızrak kuşanmış (yani taşırken) gördüm" beytinde olduğu gibidir.

b) Bunlar, ona imkân bulup, oünda dosdoğru olmaları sebebiyle, imanı adetâ bir karargâh ve vatan edinmişlerdir. Bu tıpkı, Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh)'ye nesebini sorduklarında "Ben İslâm'ın oğluyum" demesi gibidir.

c) Cenâb-ı Hakk, Medine'yi "iman" diye isimlendirmiştir. Çünkü iman orada zuhur etmiş, kök salmıştır.

İkinci suale de şu iki bakımdan cevap verilir:

a) Bu sözde, bir takdîm-tehir bulunmakta olup, takdirî manası, o yurda muhacirlerden önce yerleştiler ve mü'min oldular" şeklindedir.

b) Burada, muzafın hazfı sözkonusudur ve takdir, "Onlar, muhacirlerin hicretlerinden önce o yurda ve imana yerleştiler" şeklindedir.

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Onlara verilen şeylerden dolayı gönüllerinde bir ihtiyaç (arzu meyli) bulmazlar" buyurmuştur. Hasan el-Basrî, "Bu, "kendilerine verilmeyip muhacirlere verilen o fey'den ötürü bir haset, bir yangınlık ve bir kin hissetmezler" demektir. Burda Cenâb-ı Hakk, haset öfke ve kini, "hacet" (ihtiyaç) kelimesi ile ifade etmiştir. Çünkü bu duygular, ihtiyaç anında hissedilir. Böylece Cenâb-ı Hakk, kinaye yoluyla, "lâzımı" zikrederek melzûmu kastetmiştir.

İsar (Yaşatma Şevki)

Daha sonra Hak teâlâ, "Kendilerinde fakirlik ve ihtiyaç olsa bile, onlan öz canlarından daha üstün tutarlar" buyurmuştur. Arapça'da, birşeyi kendisine has kıldığı zaman, "Onu kendine tercih etti" oenilir. Ayetteki "tercih etme" fiilinin mef'ulü mahzûf olup, takdiri, "Ensar, muhaciri, -nallarına ve evlerine hatta kendi canlarına tercih ederler" şeklindedir.

İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ensara şöyle demiştir: "Eğer isterseniz, evlerinizden ve mallarınızdan muhacirlere bir pay verebilirsiniz. Ben de size ganimette, onlara verdiğim gibi, bir pay veririm. Yok eğer istemezseniz ganimet (fey) onların olur, evleriniz ve mallarınız size kalır" demiştir. Onlar da: "Hayır, bilakis biz onlara, hem evlerimizden ve mallarımızdan vereceğiz, hem de fey'de onlara ortak olmayacağız" demişlerdir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk bu ayeti indirmiş ve böylece, ensarın muhaciri kendilerine tercih edişlerinin, mal hususunda zenginliklerinden dolayı olmadığını, aksine kendileri de ihtiyaç ve fakirlik içinde oldukları halde bu fedakârlığı gösterdiklerini beyân etmiştir. Bu ayetteki "hasâsa" kelimesinin aslı, ferahlık, kalburdaki her delik veya kapı, bulut veya baş örtüsü manasındaki "hasas"dır. Müfredi "hasase"dir.

Müfessirler, ensarın, misafirleri olan (muhaciri) yemek hususunda kendilerine tercih edişleri, misafir doyuncaya kadar kendilerinin yemekten oyalandıkları ile ilgili birçok şeyler anlatmışlardır. Sonra bu ayetin, bu tercih ediş (fedâkârlık) hususlarında nazil olduğunu söylemişlerdir. Doğru olan, bu ayetin, onların, fey konusunda muhacirleri kendilerine tercih edişleri hususunda nazil olduğudur. Hem sonra diğer tercih ediş hususlarının buna dahil olması da imkânsız değildir.

Buhl ve Şuhh

Cenâb-ı Hak daha sonra, "Kim nefsinin hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte felaha erenler onların tâ kendileridir" buyurmuştur. Şuhh kelimesi, hem zammeli, hem kesrelidir. "Şuhh" ve "şıhh" şeklinde de kıraati vardır. Bil ki "şuhh" ve "buhl" (cimrilik) arasındaki mana farkı şudur: Buhl, cimriliğin bizzat kendisidir. Şuhh ise, insanın içinde bulunan ve bu cimriliğe sebep olan halin (vasfın) adıdır. Şuhh, insan "nefs"inin sıfatlarından olduğu için, hiç şüphesiz Cenâb-ı Allah, "Kim nefsinin şuhhundan (cimriliğinden - mal sevgisinden) korunursa, işte felaha erenler" yanı, "istediklerine nail olanlar, onların tâ kendileridir" buyurmuştur. İbn Zeyd şöyle demiştir: "Allah'ın alınmasını nehyettiği şeyi alan ve verilmesini emrettiği şeyi vermeyen nefsinin şuhhuna (cimriliğine) tabî olmuş olur."

Ashabın Halefleri

9 ﴿