23"O, öyle Allah'dır ki, Kendisinden başka hiçbir Tanrı yoktur. O, Melik'dir, Kuddüs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir. Aziz'dir, Cebbâr'dır, Mütekebbir'dir. Allah, müşriklerin şirk koştukları şeylerden münezzehtir". "O, öyle Allah'dır ki, Kendisinden başka hiçbir Tanrı yoktur. O, Meliktir..." ifâdesinin tefsiri daha önce geçmişti. Cenâb-ı Hakk, daha sonra "el-Kuddüs" buyurmuştur. Bu, damme ve fetha ile okunmuştur. Fethalı okunuş, Allah'ın isimlerinde, ahkamında, fiillerinde, sıfatlarında ve zâtındaki müzekkerliğe daha çok delâlet eder. Biz, bu kelimeyi, Hadid Sûresi'nin başında açıklamıştık. (Bakara, 30) ayetinin tefsirinde de biraz izah geçmişti. Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Bu, "Allah, bereketleri çok olandır" anlamındadır. Ayetteki, "es-Selam" ile ilgili iki izah vardır: 1) Bu, "selâmet ve esenlik" anlamındadır. "Darü's-selâm: esenlik yurdu" ve "selâmün aleyküm: selâmet üzerinize olsun" ifâdesi de bu anlamdadır. Cenâb-ı Hakk, bütün noksanlıklardan en mükemmel manada uzak olmasından dolayı, bu kelime ile nitelenmiştir. Nitekim, "çok ümitvar, ümitli" anlamında, "çok yardımsever" anlamında ve "çok adil" anlamında da denilmesi de, aynı üslub üzeredir. İmdi, eğer, "Bu tefsir açısından, el-Kuddüs ile es-Selâm arasında bir fark kalmaz. Tekrar ise, aslın hilafına olup, (olması gerekir)" denilirse biz deriz ki, Allah'ın Kuddüs oluşu, geçmişte ve halde, bütün kusurlardan münezzeh ve berî olduğuna bir işarettir. es-Selâm oluşu ise, gelecekte de hiçbir kusur ve noksanlığın O'na arız olmayacağına işarettir. Çünkü, kendisine bir kusur arız olan kimsenin, selâmet ve esenliği zail olur, artık o "es-Selâm" olarak kalmaz. 2) Allah, "selâmeti veren ve sağlayan, güvenlik veren" anlamında es-Selâm'dır. Ayetteki, "el-Mü'min" vasfı ile ilgili iki izah vardır: 1) Allah, velilerini, azabından emin kılandır. Bu manada, "Onu emin kıldı, kılar; emin kılandır" denilir. 2) Allahü teâlâ, "doğrulayıp tasdik eden" anlamında mü'mindir. Bu ya, peygamberlerini, onlara ait mucizeleri izhar etmek suretiyle tasdik etmesi anlamındadır. Yahutta, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetinin, diğer peygamberlere şehâdette bulunarak, Allah'ın onları doğrulaması anlamındadır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "(Ey Ümmet-i Muhammed), insanlar üzerine şahitler olasınız diye..." (Hac, 78) buyurmuştur. Hem sonra Allahü teâlâ, onların, bu şehadetlerinde doğru olduklarını tasdik eder. Bu kelime, mîm'in fethasıyla da, şeklinde de okunmuş olup, bu, (kendisine inanılan) takdirindedir. Ama, "Musa kavminden ... seçti..." (A'raf, 155) ayetinde de, câr maa'l-mecrûr olan ifâde hazf edilmiştir. Ayetteki, "el-Müheymin" isminin müfessirler, "hiçbirşeyin kendisinden gizli ve saklı kalmadığı, şahit, hazır" anlamında olduğunu söylemişlerdir. Kelimenin köküyle ilgili iki görüş vardır: 1) Halit ve Ebû Ubeyde, "Bu kelime, bir kimse bir şey üzerinde gözcü ve murakıp olduğunda kullanılan kökündendir" demişlerdir. 2) Diğer lügat alimleri ise, "Bu kelimenin aslı,kökünden olmak üzere (Müheymin)'dir. Binâenaleyh bu, el Mü'minu anlamındadır" demişlerdir. Bu kelimenin geniş izahı, (Mâide. 84) ayetinin tefsirinde geçmişti. Ibnu'l Enbarî, "el-Müheymin, rızıklarını vererek, mahlükatı üzerinde kâim ve hakim olan" demektir" demiş ve şu şiiri nakletmistir: "iyi bitin ki, peygamberlerinden sonra insanların en hayırlısı iyi kötü bir hususta insanları kontrol eden ve onlan izleyendir." Ibnu'l-Enbarî, "Buradaki el-Müheymin kelimsi, anlamındadır" demiştir. Ayetteki "el-Azîz" kelimesi, ya "nazîri, benzeri bulunmayan", ya da, "gâlib olan, kahir olan" anlamındadır. Ayetteki "el-Cebbâr" ism-i şerifiyle birkaç izah vardır: 1) Bu, "fakiri zengin kıldı" ve "kırığı onardı" anlamında olan (Cebere) fiilinden (......) veznindedir. el-Ezherî, "Ömrüme yemin olsun ki, O Allah, her kırığı ve fakir olanı onarandır (Câbir) O, razı olduğu dinini de onarandır (Câbir), ayakta tutandır" demiştir. El-Accâl da, "O Allah dinin onardı da, o da sapasağlam, dimdik, möstakîm oldu" demiştir. 2) Bu kelime, "Onu, istediği şeyi yapmaya zorladı" anlamındaki, ifâdesindendir. Süddî, "Allah, insanları kahr u galebesi altına alır ve onları, dilediği şeye zorlar" demiştir. el-Ezherî de, "Bu, Tenûm lehçesine ait bir kelimedir. Hicazlıların çoğu bu kelimeyi kullanırlar" demiştir, İmâm-ı Şafiî, bu kelimeyi elifsiz olarak kullanır ve meselâ, "Suttan onu, şu işe zorladı" dedi. Ferrâ, bu anlama gelen el-Cebbâr kelimesinin, kökünden olduğunu söylemiştir. Ki, kelimesi, "Zorladı" anlamında olan meşhur bir kullanımdır. Ve Ferrâ, "iki fiil hariç, vezninden ism-i mübalağa vezninin geldiğini hiç işitmedim. Bu ikisi de, (......)den el-Cebbâr; (......)'den ed-Derrak "yetişen, idrak eden, çok kavrayan" kelimeleridir" demiştir. Buna göre, Cebbar, el-Kahhâr anlamındadır. 3) İbnu'l-Ehbarî, "Allah'ın sıfatı olarak el-Cebbâr kelimesi, kendisine ulaşılamayan, yetişilemeyen anlamındadır. Bu manada olmak üzere, toplayıcının elinin yetişemediği hurmaya da, "el-Cebbâre" denilmiştir" demiştir. 4) Ibn Abbas (radıyallahü anh), "Cebbar, büyük padişah, melik anlamındadır" demiştir. Vahidî de, "Zikrettiğimiz bu manalar, Cebbarın, Allah'ın sıfatı olarak ifâde ettiği manalardır. Bu kelimenin bir de, insanların vasfı olarak şu anlamlan bulunur: 1) Bu kelime, musallat edilen, zorba anlamındadır. Nitekim, "Sen onlar üzerinde bir zorba, cebbar değilsin..." (Kaf, 45) ayetinde böyledir. 2) Bu kelime, iri cüsseli, müheykel anlamındadır. Nitekim, "Muhakkak ki otada, İri bedenli bir topluluk bulunmaktadır" (Mâide. 22) Cebbar ayetinde böyledir. 3) Allah'a ibadetten yüz çeviren, kaçman anlamındadır. "O, beni, bir Cebbar, azgın kılmadı" (Meryem, 32) ayetinde böyledir. 4) Bu kelime, "çok öldüren" anlamındadır. "Siz ... cebbarlar, çok öldürenler olarak onları yakalayıverdiniz" (Şuarâ, 130) ve "Sen (ey Musa) ancak, yeryüzünde bir cebbar olmak istiyorsun.,."(Kasas, 19) ayetlerinde böyledir" demiştir. Ayetteki, el-Mütekebbir sıfatıyla ilgili birkaç izah vardır: 1) İbn Abbas (radıyallahü anh), "O Allah, rubûbiyyeti ile büyük ve yücedir. O'nun gibi hiçbir şey yoktur" demiştir. 2) Katâde, "O, Kendi dışındaki her şeyden yüce ve büyüktür" demiştir. 3) Zeccâc, "O, kullarına zulmetmekten münezzeh ve yücedir" demiştir. 4) İbnu'l-Enbarî, el-Mütekebbir, anlamındadır. el-Kibriyâ da, Araplar nezdinde el-Mülk, saltanat anlamındadır. "Ve, yeryüzündeki mülk ve saltanat (kibriyâ) da sizin olsun diye mi?,."(Yunus, 78) ayetinde de bu anlamdadır" demiştir. Bil ki, mütekebbir, insanlar hakkında kullanılırsa, bir kınama ifâde eder. Çünkü mütekebbir, kibirlenen, büyüklenen kimsedir. Bu ise, insan için bir noksanlıktır. Çünkü, insanın bir büyüklüğü ve yüceliği söz konusu değildir. Çünkü onda olan, ancak hakirlik, zillet ve meskenettir. Dolayısıyla, büyüklük tasladığı zaman, o yalancı olmuş olur. Bundan ötürü, bu sıfat, onun hakkında mezmüm bir nitelik olmuş olur. Ama Cenâb-ı Hakk'a gelince, bütün yücelik ve kibriyâ türleri O'na aittir. O, büyüklüğünü ortaya koyduğunda, kullarını, Celâl ve Yüceliğini bilmeye irşâd ve sevk etmişolur; böylece bu, Allahü teâlâ için, son derece mükemmel bir med ye övgü ifâde eder. İşte bundan dolayı, bu ismi zikrettiği zaman, peşisıra, "Allah, müşriklerin şirk koştukları şeylerden münezzehtir" buyurmuştur. Buna göre sanki, "Muhakkak ki insanlar bazan büyüklük taslayıp, bu kibriyâ (büyüklük) sıfatında, Allah'a ortaklık iddiasında bulunurlar. Oysa ki, Cenâb-ı Hakk, insanlar için olan tekebbürden münezzehtir. Çünkü insanlar, zatları itibarıyla eksik-kusurlu varlıklardır. Dolayısıyla, onların tekebbürleri (büyüklük taslamaları), zatlarında mevcut noksanlığa bir de yalan noksanlığı ilave etmek olur. Allahü teâlâ'ya gelince, bütün yücelikler ve izzet O'na aittir. Bu sebeple O, Yücelik izhâr ettiğinde, bu, bir kemâle, bir başka kemâl daha ilave etmektir. Cenâb-ı Hakk, o müşriklerin, büyüklük sıfatını mahlûkata (putlara) vermek suretiyle, Allah'a ortak koştukları şeylerden münezzehtir. |
﴾ 23 ﴿