9

"Onlar, ağızlarıyla, Allah'ın nurunu söndürmeye yelleniyorlar. Halbuki Allah, Kendi nurunu tamamlayacaktır, kâfirler hoş görmese de. O, peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderendir. Çünkü o, bunu, diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır, müşriklerin hoşuna gitmese de".

Ayetteki, (......) kelimesi (......) takdirindedir. Bu lâm adeta, kendisinde mevcut olan "dilemek, istemek..." anlamını tekid etmek için, irâde fiiline bitişik olarak gelir. Ve bu tıpkı, mesela senin, "sana ikram etmek isteğiyle geldim..." demen gibidir. Nitekim bu lâm"seni baban..." sözündeki izafet manasını tekid için, lâm ilave edilerek, "Ey babası olmayasıca" denilmesi gibidir.

Onların "ağızlarıyla, Allah'ın nurunu söndürmeleri", onların, mesela Kur'ân hakkında, "Bu, apaçık bir büyüdür" şeklindeki sözleri ile, İslâm Dini'ni boşa çıkarma girişimleri ve istekleri hususunda, onlarla alay etmektedir. Böylece onların durumu, kendisini söndürmek için ağzıyla güneşin nuruna üfleyen kimsenin haline benzetilmiştir. Bu hususu Keşşaf sahibi, Keşşafında zikretmiştir.

Ayetteki, "Halbuki Allah, kendi nurunu, tamamlayacaktır" cümlesine gelince, buradaki (......) kelimesi, izafetten dolayı râ'nın kesresiyle okunmuştur. Halbuki, asıl olan, (......) kelimesinin tenvinli okunmasıdır. İbn Abbas, bu kelimeye "Dinini gâlib kılandır" manasını verirken Keşşaf sahibi, "Hakkı tamamlayan ve onu hedefine ulaştıran, zirveye çıkaran" diye mana vermiştir.

Nûr Kelimesinin Tefsiri

Buradaki (......) kelimesine, "Allah'ın dini", "Allah'ın hitabı", "Allah'ın elçisi" manaları da verilmiştir. Ki, bu sayılan üç şeyden herbiri de bu sıfatı taşımaktadır.

1) Çünkü insanların üzerinde bunların eserleri bu şekilde gözükmektedir.

2) Allah'ın nuru, ebediyen ışıldayacaktır ve asla son bulması mümkün olmayan bir kaynaktan doğacaktır ki, bu kaynak da, Hazret-i Allah'dır. Bu üç şeyden herbiri de böyledir.

3) Nûr, ilim; zumet ise, cehalettir. Yahut nûr, onları zulmetten nura çıkaran imandır. Yahut da nûr, İslâm'dır. Şöyle de denilebilir: "Din, akıl sahiplerini, kendi övgüye değer ihtiyar ve iradeleriyle, güzel ve iyi şeylere, sevkeden ilahî bir nizamdır. İşte nûr budur." Kitap ise, "açıklayan"dır. Nitekim Hak teâlâ, 'İşte bu, açıklayan kitabın ayetleridir" (Yusuf, 1) buyurmuştur. O halde, "ibâne" (açıklama) ve kitap, nurdur. Yahut da şöyle denebilir: Kitap, mucize olduğu için, bir hüccettir. O halde hüccet nurdur. Binâenaleyh kitap da nurdur.

Yahut da peygamberin nûr olduğu söylenebilir. Aksi halde peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "âlemlere rahmet" olarak nitelenemezdi. Çünkü rahmet, sır olan şeyleri ortaya koymakla olur. Bu ortaya koyma-gösterme de nûr (ışık) ile olur. Yahut şöyle diyebiliriz: Nûr, peygamberdir. Çünkü O'nun vasıtasıyla mahlûkat hidayete ulaşır. Yahut peygamber, insanlara indirileni, insanlara açıklayıp-ortaya koyduğu için, nurdur. Binâenaleyh açıklayıp, ortaya koyan zata "nûr" denebilir.

Sonra onun nûr oluşundaki faydalar ve hikmetler hususunda şu izahlar yapılabilir:

1) Bu, onun şanının yüce, burhanının (delilinin) de ulu olduğuna delâlet eder. Bu, şu iki sebepten ötürü böyledir:

a) O, "nûr" diye tavsif edilmiştir.

b) Bu nûr, Cenâb-ı Hakk'a nisbet edilmiştir.

2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'ın nurlarından bir nûr olduğu için, bütün âlemi, her kenar ve köşesini aydınlatmıştır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve nuru, âlemin sadece bir tarafına mahsus değildir. Binâenaleyh o, bütün mahlûkat için gönderilmiş bir peygamberdir. Çünkü onun, "Beyaz ve esmer derili olarak bütün insanlığa gönderildim" dediği rivayet edilmiştir. Dolayısıyla insanlar ve cinlerden kim varsa, hepsi onun ümmetidir. Şimdi eğer bunlar mü'min iseler, ümmet-i icabet; eğer kâfir iseler, ümmet-i davet (tebliğe muhatap) olurlar.

Ayetteki, "Kâfirler hoş görmese de..." ifadesi, "yahudiler, hristiyanlar ve bunların dışında kalan bütün müşrikler hoş görmeseler de..." demektir. Ayetteki, "Tabi olanlar için Kur'ân, hidayettir" manasına gelir. Ayetteki "hak" kelimesinin "Allah" manasına geldiği söylenmiştir. Buna göre mana, "hidayet ve Allah'ın dini ile gönderme..." şeklinde olur. Yine bu kelimenin, "dîrfin sıfatı olduğu da söylenmiştir. Buna göre hak olan din olmuş olur, yani "hak din" demektir. Bu "hak" kelimesine "herkesin kendisine tâbi olması gereken şey" manası da verilmiştir.

Ayetteki, "Çünkü O, bunu diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır" cümlesine gelince, buradaki "bunu" zamiri ile Allahü teâlâ, İslâm'ı kastetmiştir. Bu zamir ile, peygamberini kastettiği de söylenmiştir. Buna göre mana, "Peygamberini galib getirmek suretiyle, onu bütün dinlere üstün kılacaktır" şeklinde olur. "Peygamberini galip kılmakla, dinini de kuvvetli delillerle üstün kılar" demektir. Burada şöyle bir kaç bahis vardır:

Nurunu Tamamlamak Ne Demektir?

Birinci Bahis: Cenâb-ı Hakk, "Allah, kendi nurunu tamamlayacaktır" buyurmuştur. Tamamlama, ancak bir noksanlık bulunduğunda söz konusudur. Öyleyse bu nurun noksanlığı nedir ve nasıldır? Bu hususta deriz ki: O nuru tamamlamak, neticedeki noksanlık açısından olup, bu tamamlayış o nurun, doğudan batıya her yerde görünmesi ve heryeri aydınlatması demektir. Zira ışıldama-parıldama, ancak aydınlatma ile olur ki İşte nuru tamamlama budur. Hak teâlâ'nın, "İşte bugün sizin için dininizi tamamladım"(Mâide, 3) ayeti de, bu manayı te'yid eder. Ebû Hureyre (radıyallahü anh)'nin de, bu tamamlamanın, Hazret-i isa (aleyhisselâm) gökten indiğinde olacağını söylediği rivayet edilmiştir. Bunu Mücâhid söylemiştir.

İkinci Bahis: Cenâb-ı Hakk, burada, "Nurunu tamamlayacaktır"; bir başka ayette ise, "O'nun nurunun meseli. "(Nur,35) buyurmuştur. Şimdi bu nur, Nûr Sûresi'nde bahsedilenin aynı mıdır, yoksa başka bir nûr mudur? Deriz ki: Bu, ondan başka bir nurdur. Çünkü oradaki, "Onun nuru" ifadesi ile, muhakkik âlimlere göre, "Allah" bu ayette ise, "din", yahut "Kitab" (Kur'ân), yahut da "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)" kastedilmiştir.

Üçüncü Bahis: Hak teâlâ, önceki ayette, "kâfirler hoş görmese de..."; sonraki ayette ise, "müşriklerin hoşuna gitmese de..." buyurmuştur. Bunun hikmeti nedir?

Deriz ki: Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ona indirilen o kitabı inkâr etmişlerdir. Peygamber ve kitab gönderme ise, Allah'ın bir nimetidir. Bütün kâfirler de küfran-ı nimet (nankörlük) içindedirler. İşte bundan ötürü Hak teâlâ, önceki ayette, "kâfirler hoş görmese de..." buyurmuştur. Bir de, "kâfir" lafzı, "müşrik" lafzından daha genel ve kapsamlıdır. Binânaleyh burada geçen "kâfirler" ile, yahudiler, hristiyanlar ve müşrikler kastedilmişlerdir. Cenâb-ı Hakk da bu ayette, "nûr"dan ve onun söndürülmek istenişinden bahsetmiştir. Dolayısıyla, bu ifadeye uygun düşen, "kâfir" lafzıdır. Çünkü kâfirlik, örtmek, kapamak, gizlemek manasını taşır. Çünkü nuru söndürme çabasına giren o nurun son bulmasını-sönmesini isteyen olur. Allahü teâlâ, ikinci ayette ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, onu göndermekten ve hak dinden bahsetmiştir ki bütün bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için, büyük bir mevki, büyük bir şeref ve büyük bir mertebe demektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e verilen bu dereceleri içe sindirememe ise, aslında Allah'a karşı gelme ve itiraz etme demektir. Nitekim mesela şair

"Dikkat, bana hased edene, "Kime karşı edebsizlik ettiğini biliyor musun? Sen, bana verilene sanki razı olmadığın için, Cenâb-ı Allah'ın yaptığı şey hususunda aslında Allah'a karşı edebsizlik ettin" de" demiştir. İtiraz etme ise, şirke (müşrikliğe) uygun bir şeydir. Bir de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hased edenlerin çoğu, Kureyş kabilesindendir. Kureyş de müşrik idi. Böylece "nûr", "din" ve "peygamber" gibi ifadelerden daha genel bir ifade olduğu için Cenâb-ı Hakk, "nûr" ifadesine, İslâm'ın ve peygamber göndermenin muhalifi olan, ona karşı çıkan "kâfirler" ifadesi ile; "Peygamber" ve "din" kelimeleri, "nûr" kelimesinden daha hususî olduğu için de, buna bu ikinci ayette, "kâfir" kelimesinden daha hususî (dar) olan "müşrikler..." ifadesi ile mukabelede bulunmuştur, yani ona karşılık bunu zikretmiştir.

Ebedî Mutluluk Kazandıran Ticaret

9 ﴿