10"O halde, Allah'a, O'nun peygamberine ve indirdiğimiz o nura iman edin. Allah, ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır. (Evet, "yaptığınız şeyler mutlaka size haber verilecektir"). O günde ki, (Allah), o toplama günü için hepinizi bir araya getirecek, işte bu aldanma günüdür. Kim, Allah'a iman eder, iyi amellerde bulunursa, O, bunun kötülüklerini örter, onu, altlarından ırmaklar akan cennetlere, -kendileri içlerinde ebedî, sermedî kalıcı olmak üzere- kor. İşte, büyük kurtuluş budur. O küfredenler, ayetlerimizi yalan sayanlara gelince, onlar da -içinde ebedî kalıcılar olarak cehennem sakinleridirler. O ne kötü gidiş yeridir". Ayetteki, "O halde, iman ediniz..." hitabının önceki ifadelerle olması mümkündür. Çünkü, Allahü teâlâ geçmiş ümmetlerin başına gelen ilahî cezadan bahsedip, bu ceza da onların Allah'ı inkâr edip peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle olunca, Cenâb-ı Hakk, "Onların başına gelen o cezanın sizin de başınıza gelmemesi için, şimdi siz, Allah'a, Resulüne ve indirdiğimiz nûr'a, yani Kur'ân'a iman ediniz. Çünkü Kur'ân, tıpkı karanlıktan nûr'la, (ateşle) yol bulmuş hidâyete erildiği gibi, sayesinde, şüpheli şeyler konusunda hidayete erilen bir kitaptır.' buyurdu. Cenâb-ı Hakk, Öldükten sonra dirilmenin olacağı hususunda apaçık deliller ihtiva ettiği için, burada "nûr"u, yani Kur'ân'ı zikretmiştir. Keşşaf sahibi de, Cenâb-ı Hakk'ın buradaki "Resul" sözüyle, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, "nûr" sözüyle de Kur'ân'ı kastettiğini söylemektedir. "Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır." Yani, "Allah, gizli-âşikâr yaptığınız her şeyi bilendir. Öyleyse, her iki durumda da O'nu gözetin, O'nu sayıp O'ndan çekinin" demektir. Cenâb-ı Hak, "O günde ki, (Allah), o toplanma günü için hepinizi bir araya getirecek" buyurmuştur ki, O, bu beyanı ile göktekileri ve yerdekileri kendisinde bir araya getireceği kıyamet gününü kastetmiştir ki, "İşte bu, aldanma günüdür". et-Teğâbun, "el-ğabun" kökünden "tefâül" vezninde bir masdar olup bu, hakkını alma ve ticaret hususunda kullanılan ve gabn kökünden gelen bir kelimedir. Nitekim Arapça'da, birisi, birisinden değerinin altında bir fiatla bir şey aldığında, "onu aldattı..."denilir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Bir takım kimseler cehennemde azâb görürken, bir takım kimseler de cennette nirnetlenirler. İşte bu güne, kendisinde, ehl-i hakkın ehl-i bâtılı; hidayet ehlinin dalâlet ehlini ve iman ehlinin küfür ehlini aldatacağı (yani kâr ve kazançta olan taraf bunlar, aldanan taraf ise ötekiler olduğu) için, bu ismi aldığı da ileri sürülmüştür. Bu sebeple, bundan daha açık bir aldanış yoktur. Kısaca, bu ifade aslında, alışverişte kullanılan bir ifadedir. Ne var ki, Cenâb-ı Hakk, ahiret hayatını verip dünya hayatını; hidayeti verip dalâleti satın aldıkları için, bu kelimeyi kâfirler hakkında da kullanmıştır. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, onların yapmış oldukları bu ticarette kazançlı çıkmadıklarını belirtmiş, mü'min kimselere de, kazançlı bir ticarete irşâdda bulunarak, "Size, sizi elim bir azabtan kurtaracak olan bir ticareti göstereyim mi?" (Saf, 10) buyurmuştur. Yine, mü'minlerin, kendi nefislerini (canlarını) cenneti elde etme mukabilinde sattıklarını da belirtmiştir. Böylece, bu demektir ki, kâfirlerin pazarlığı zarar etmiş, mü'minlerin pazarlığı ise kârlı olmuştur. Ayetteki, "Kim Allah'a iman eder, iyi amellerde bulunursa..." ifadesine gelince, bu, "Kim, peygamberin bildirdiği haşir, neşir, cennet-cehennem, vs. şeyler hususunda, Allah'ı tasdik eder ve bu iman içinde (imanını koruyarak) ölünceye değin salih amel işlerse...) demektir. Ayetteki, ifâdeleri, nûn ile de okunmuştur. (......) ayetine gelince bu, "Allah'ın birliğini, O'nun kudretini inkâr eden ve öldükten sonra dirilmeye delâlet eden ayetlerini yalanlayan kimselere gelince, "onlar da ebedî kalıcılar olarak cehennem sakinleridirler. Orası ne kötü gidiş yeridir!" demektir. Ayetlerle ilgili birkaç bahis vardır: Birinci Bahis: Cenâb-ı Hakk, "Allah'a ve izafet terkibini kullanarak O'nun Resulüne iman edin..." demiş de, buradaki "nûr" ile Kur'ân kastedilmiş; Kur'ân O'nun kelâmı ve O'na nisbet edilmişken, izafet üslubuyla, "indirdiğimiz nuruna" buyurmamiştır. Biz deriz ki, (......) ifâdesindeki eliflâm da, izafet anlamında olup, buna göre Cenâb-ı Hakk adeta, demiş gibidir. İkinci Bahis: Ayetteki zarf olan (......) ifâdesi, ne ile mansûb olmuştur? Biz deriz ki: Zeccâc, bu kelimenin, ayetteki (Teğâbun, 7) ifâdesi ile mansub olduğunu söylemiştir. Keşşafta ise ya, (......) (Teğabun,7), yahut ta kendisinde tehdit manası olduğu için (......) (Teğabun, 8) ifâdesiyle mansub olduğu zikredilmiştir. Buna göre adeta, "Allah'a yemin olsun ki, sizi bir araya getirdiği günde sizi cezalandıracaktır" denilmek istenmiştir. Yahut da bu kelime, gizli bir (hatırla, an) kelimesiyle mansubtur. Üçüncü Bahis: Cenâb-ı Hakk imanı ifâde ederken, muzarî sigasıyla, küfrü ifade ederken de, mazi sigasıyla buyurmuştur (niçin)? Biz deriz ki: Bu sözün takdiri, "Kâfir olanlardan ve ayetlerimizi yalanlayanlardan kim Allah'ı tasdik ederse, O onu cennetlerine sokar; kim de, onlardan iman etmezse, işte bunlar da cehennem sakinleridirler" şeklindedir. Dördüncü Bahis: Cenâb-ı Hakk, müfret sigasıyla buyururken, çoğul lafzıyla buyurmuştur (niçin)? Biz deriz ki; bu, edatının, lafzına ve manasına göre böyle olmuştur. Beşinci Bahis: "içinde ebedî kalıcılar olarak..." ifadesinden sonra, Cenâb-ı Hakk'ın yeniden, "Orası ne kötü gidiş yeridir!" demesinin hikmeti nedir? Çünkü, o cehennemde ebedî kalmak, oranın bir kötü gidiş yeri olmasının ta kendisidir..." Biz deriz ki: Bu, her ne kadar, aynı manaya gelen iki ifade ise de, oranın kötü bir yer olduğuna açıkça delâlet etmez. Binâenaleyh, ikinciyi açıkça ifade etmek, birinciyi tekid etmiştir. |
﴾ 10 ﴿