14

"Yaratıp duran (Allah) mı bitmeyecekmiş! O, latiftir, her şeyden haberdârdır..."

demiştir. Ki, bu ifade ile ilgili olarak birkaç mesele vardır:

Kulun Fiillerini Yaratan Allah'tır

Ayetin manası şudur: "Bir şey yaratan zat, mutlaka yarattığı o şeyi bilmesi gerekir." Bu mukaddime (bu öncül), bu nasla ifade edildiği gibi, aklî delillerle de ifade edilmiştir. Zira, yaratmak, bilerek, kasten, niyete mebnî olarak yoktan var etmek ve îcâd eylemek demektir. Bir şeye kastedenin, yapmaya yönelenin ise, mutlaka o şeyin hakikatini ve özünü bilmesi gerekir. Çünkü, o şeyden habersiz olan kimsenin, ona yönelmiş olması imkânsız olur. Yaratanın, mutlaka yarattığı şeyin mahiyetini bilmesi gerektiği sabit olunca, O'nun, yine mutlaka yarattığı şeyin niceliğini bilmesi gerekir. Çünkü o şeyin bundan daha fazla veya daha noksan olmaksızın, o muayyen mikdar üzere meydana gelmesi, mutlaka ve mutlaka, onu yapanın kasdı ve iradesiyle olmuş olmasını gerektirir. Kasıttan önce ise, ilim gerekir... Binâenaleyh, mutlaka, bu meydana gelen mikdann, daha fazlasının veya daha noksanının meydana gelebilmesinden daha evla ve münasip olabilmesi için, bu mikdarı bilmesi ve o mikdarı yaratmayı dilemesi gerekir. Aksi halde, daha fazlasını veya daha noksanını değil de, meydana gelmeyi buna (meydana gelen şeye) tahsis etmek hiçbir müreccih yok iken, mümkün varlığın iki tarafından birini diğerine tercih etmek olur ki, bu, muhaldir. Binâenaleyh, bir şeyi yaratanın, mutlaka ve mutlaka, yaratılan o şeyin hakikatini, kemmiyyetini ve keyfiyyetini bilmesi gerekir. Mukaddimenin böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi biz diyoruz ki; Alimlerimiz, kulun, kendi fiillerinin yaratıcısı olmadığını izah için, bu ayete tutunarak şu iki izahı yapmışlardır:

Birinci İzah: Onlar şöyle demişlerdir: "Kul şayet, kendi fiillerinin mucidi (yaratıcısı) olsaydı, o, fiillerini ayrıntılı biçimde bilirdi. Ne var ki kul, fiillerinin tafsilatını bilmemektedir. Binâenaleyh kul, fiillerinin mucidi değildir. Bu "gerekliliği" de, şu iki bakımdan izah edebiliriz:

a) Bu ayete tutunarak;

b) Mesela, on çeşit hareketin meydana gelmesi mümkündür. Bundan daha fazlasının veya daha noksanının da meydana gelmesi mümkündür. Binâenaleyh, daha fazlasının veya daha noksanının değil de, bu on çeşit hareketin meydana gelmesi, mutlaka ve mutlaka, Kadir ve hür irade sahibi bir zâtın bunu hâsseten dilemesi ve tahsisi neticesi olmalıdır. Aksi halde, daha fazlasının veya daha noksanının değil de, bu on çeşit hareketin meydana gelmesi, herhangi bir müreccih bulunmadan, muhdes ve mümkin bu varlığın vücuda gelmesini kabul ötmek gerekirdi. Çünkü, kadir ve hür İrade sahibi zat, meydana gelme İşini bu on çeşit harekete tahsis edince, onun, mutlaka meydana gelenin, daha fazla ya da daha noksan değil de on tane olduğunu bilmesi gerekir... Böylece kulun, kendi fiillerinin mucidi olması halinde, o fiillerinin tafsilatını bilmesi gerektiği sabit olmuş olur.

Kulun, kendi fiillerinin detaylarını bilmediği hususunda da, şu izahlar yapılabilir:

1) Kelâmcılar, hızlı hareket ile yavaş hareket arasındaki farklılığın, hareketsiz şeylerin bozulmasından ötürü olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh yavaş hareketi sağlayan, bazı yerlerde hareket eder, bazen de sükûn yapar.. Ne var ki bu kimse, falan yerde hareket, falan yerde de sükûn ameliyesinde bulunduğunu kesinlikle hatırlayamaz.

2) Hareketi yapan kimse, sükûnun başlangıcı ile sona erdiği yerler arasındaki mekânların sayısı hariç, o hareketlerin cüzlerinin sayısını bilemez. Çünkü bu, bu kimsenin, o meseleyi başından sonuna kadar dolduracak atomların ne kadar olduğunu bilmesine varıp dayanır. Halbuki, bunun bilinemeyeceği, malûm olan bir husustur.

3) Uyuyan ve baygınlık geçiren kimse, bazan, bir taraftan diğer tarafa hareket eder, fakat o, bu hareketini ve mahiyetini, ne de kemmiyetini (sayısını) bilemez.

4) Ebû Ali ve Ebû Hâşim'e göre fail ancak bir mekânda vücuda gelmeyi gerektiren bir iş yapar... Fakat sonra bu işi gerektiren mana, halkın çoğunun hatırına bile gelmez.

Böylece, İşte bu delillerle, kulun, fiillerinin mucidi ve yaratıcısı olmadığı ortaya çıkmış oldu..

Kulun, fiillerinin yaratıcısı olmadığı hususunda bu ayetle yapılan istidlalin İkinci izahı da şudur: Allahü teâlâ, Kendisinin gizli, aşikâr ve gönüllerde bulunan her şeyi bildiğini beyan edince, bunun hemen akabinden, "Yaratıp duran (Allah) mı bilmeyecekmiş?" buyurmuştur. Bu ifade, kendinden önceki ifâde ile ancak, Allahü teâlâ'nın, insanların gizli ve aşikâr yaptıkları ve gönüllerinde bulunan şeyin halikı ve yaratıcısı olması durumunda alakalı olabilir. Çünkü, Allah bütün bunların yaratıcısı olmasaydı "Yaratıp duran (Allah) mı bilmeyecekmiş?" cümlesi, Cenâb-ı Hakk'ın bütün bu şeyleri bilici olmasını gerektirmezdi. Durum böyle olunca da, Allahü teâlâ'nın, kullarının, ister dış uzuvlara ait, isterse kalbin fiillerine ait olsun, gizli aşikâr yaptıkları her şeyin yaratıcısı olduğu sabit olmuş olur. ayetinden maksad fiiller değil de, bedenler olamaz mı? Çünkü bu bedenleri (cisimleri) yaratan âlim zat, o eşyayı da bilen âlimdir" diye sorulacak olursa cevaben deriz ki: Onun, başkaları için bu şeyleri yaratmasından, Onun bunları bizzarur bilici olması neticesi çıkmaz. Çünkü bir şeyin failinin, başka bir şeyin de âlimi olması gerekmez. Ama, onun, bu şeylerin yaratıcısı olmamasından onları bilici olması neticesi çıkar... Çünkü, bir şeyin yaratıcısının, onu bilmesi gerekir.

Bu ayet hakkında, şu muhtemel üç izah yapılabilir:

İkinci Mesele

a) İfadesinin mahallen merfü olması, mef'ûlün ise, muzmer olması... Buna göre ayetin takdiri manası, "Yaratan yarattığı şeyi bilmez mi?" şeklinde olur.

b) ifadesi, mahallen mansub, fail ise mukadderdir. Buna göre, ayetin takdiri manası, "Allah, yarattığını bilmez mi?" şeklindedir. Bu iki ihtimalden birincisi daha uygundur; çünkü, ikincisi, Cenâb-ı Hakk'ın, yarattığı şeyin zatını bildiğini, fakat onun hal ve sıfatlarını bilmediğini ifade eder. Halbuki bu ayetin maksadı ise, yarattığı şeylerin zatından ziyade sıfatlarını bildiğini ifade etmektir.

c) Ayetteki, (......)'in (......) takdirinde kullanılmış olması. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, (şems,5) ayetindeki (......)'nın, (......) manasında kullanılması gibidir. Bu takdire göre (......) mahlûkatın gizli aşikâr yaptıkları şeyler ile gönüllerinde sakladıkları hususlara işaret etmiş olur. Ki bu da, Allah'ın, kullarının fiillerinin yaratıcısı olmasını gerektirir.

Latif, Habîr

"O, latiftir, her şeyden haberdardır" cümlesine gelince, bil kif alimler, "latifin ne demek olduğu hususunda İhtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak meselâ bazıları, "Bununla, âlim - bilen" manasının kastedildiğini söylerlerken, diğer bazıları, "Hayır, bununla, Allah, kendisinin, faillerin pek çoğuna nasıl yapıldığı saklı ve kapalı olan latîf, göze görünmez fiillerin faili olduğunu ifade ettiğini söylemişlerdir. İste bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk'ın kulları için ve onlar hakkındaki tedbirinin incelikleri kastedilerek, "Allah'ın kullarına olan lütfü, çok acîbtir." denilir.." demiştercivr. Bu izah, doğruya daha yakındır; aksi halde, Latîf sıfatından sonra el-Habîr kelimesinin yer alması, (faydasız) bir tekrar olmuş olur.

Emre Verilen Yeryüzü

14 ﴿