52"O inkarcılar, zikri işittikleri zaman, az kaldı seni gözleriyle yıkacaklardı. Hali da, "O mutlaka bir mecnûndur" diyorlar. Halbuki o (Kur'ân), âlemler için mahzâ şereften başka bir şey değildir". Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Ayetin başındaki den tahfiflenmiş olup, alameti ise, kelimenin başındaki lamdır. Bu kelime, hem yâ'nın fethası, hem de dammesi ile okunmuştur. Zira, ve aynı anlamdadır. Nitekim traş ettiğinde fiili kullanılır. Yine, bunun yerine denilebilir ki, bu da "Canı çıktı, canını çıkardı.." kullanımına varıp dayanır. Sonra burada birkaç izah yapılabilir: 1) "Onlar, düşmanlık ve öfke bakışlarıyla, gözbebeklerini iyice sana dikip baktıktan için, nerde ise, senin ayaklarını yerden kesecekler" demek olup, bu, Arapların, "Bana öylesine baktı ki, nerdeyse beni yere vuracak ve nerdeyse beni yiyecekti.." şeklindeki sözlerine varıp dayanır. Ki bu da, "Eğer o, bu bakışı sebebiyle, seni yerle bir etmesi veya bakışlarıyla seni yemesi mümkün olsaydı, o, bunu yapacaktı.." demektir. Nitekim şair de şöyle demiştir: "Bir yerde karşılaştıklarında, birbirlerine verip veriştirirler.. Kin ve öfkeyle birbirlerine öyle bir bakarlar ki, bu bakış, insanın ayaklarını yerden keser." Ibn Abbaa da, bakışlarını kendisine yönelten bir topluluğa uğradığında, "Bana, kin ve öfkeden kızarmış gözlerle, tıpkı koçların, kasabın bıçaklarına baktıkları gibi baktılar..." demiştir. Böylece, Allahü teâlâ, bu bakışın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Kur'ân okuması durumunda çok ileri derecede şiddetlendiğini beyan etmiştir ki, biz bunu, ayetteki "zikri işittikleri zaman..." ifadesinden anlıyoruz. 2) Kimileri, bu ayeti, göz değmesi (nazar) anlamına almışlardır. Binâenaleyh burada, şöyle iki mukaddime söz konusudur: a) Nazarın, bir nebze olsun, hakikat payı var mıdır, yoksa yok mudur? b) Nazarın, gerçek olmasının kabul edilmesi halinde, buradaki ayet bu manaya tefsir edilebilir mi, edilemez mi? Birinci Mukaddimeye gelince, kimileri bunu kabul etmemiş ve "Bir cismin başka bir cisme, maddeye tesiri, ancak dokunma ve temas ile düşünülebilir. Halbuki burada, dokunma diye bir şey yoktur; dolayısıyla da, böyle bir tesir söz konusu değildir" demişlerdir. Bil ki, bu ifadenin, birinci mukaddimesi tutarsızdır. Bu böyledir, zira insan, ya ruhtan, ya da bedenden ibarettir. Şimdi, eğer birincisi ise, nefislerin (ruhların) cevherleri ve mahiyetleri açısından farklı olmaları imkânsız değildir. Bu böyle olunca da, bunlar, kendilerinin ayrılmaz vasıfları ve eseri açısından da farklı olabilirler. Dolayısıyla da, bazı ruhlar ve nefisler için, özel bir etkinin bulunması hiç de uzak görülmemeli.. Eğer ikincisi ise, yine, bir insanın huyunun ve mizacının hususi bir tesiri olan özel bir şekil üzere meydana gelmiş olması da imkânsız değildir. Velhasıl, bu demektir ki, bu konuda aklen bu böyle bir ihtimal söz konusudur. Bunun aksinin hüccet olması şöyle dursun, geçersiz olduğunda şüphe yoktur. Üstelik nakil deliller de bu yöndedir. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "isâbet-i ayn, göz değmesi vardır" ve "Bakış, kişiyi kabre, deveyi de kazana sokar" Keşfu'l-Hafa, 2/76.buyurduğu rivayet edilmiştir. İkinci Mukaddimeye gelince, kimileri ayeti bu manada tefsir ederek şöyle demişlerdir: "Göz değmesi, Esed oğulları sülalesinde meşhurdu. Onlardan meselâ birisi, üç gün yemek yemez; kendisine rastladığı her şey hakkında, "Bu gün bunun gibisini görmedim.." der de, o şeyi de böylece nazarlardı. İşte böylece kafirler, böylesi özelliği bulunan kimselerden, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında böyle söylemelerini istediler. Ama Allah onu korudu." Cübbâî bu tefsiri tenkit ederek şöyle der: "Göz değmesi, bir şeyi güzel bulmaktan dolayı olur. Halbuki, Mekke kafirleri, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bu gözle bakmıyorlardı; tam aksine onu kınıyor ve buğzediyorlardı. Dolayısıyla, bu şekilde bakmak, göz değmesini gerektirmez." Bil ki bu açıklama tutarsızdır; çünkü, Mekke kafirleri, her ne kadar din açısından Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i, her ne kadar din açısından Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e buğzediyor iseler de, belki de onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in fesahatini ve deliller getirmesini güzel görüyor, bunu beğeniyorlardı.. Hasan el-Basrî'nin, isabeti aynin ilacının, bu ayeti okuma olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Daha sonra müşriklerin, "O mutlaka bir mecnundur..." dedikleri naklediliyor ki, bunun tefsiri, bu sürenin başında geçtiği gibidir. "Halbuki o (Kur'ân), âlimler için mahzâ şereften başka bir şey değildir" ifadesine gelince bu, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in deliliğinin bir delili diye iddia ettikleri bu Kur'ân, ancak, akıllılar için bir zikirdir" demektir. Çünkü bu Kur'ân, onlar için bir hatırlatma ve öğüttür; onlar için bir açıklamadır, bir delildir; akıllarındaki tevhid delillerine bir dikkat çekmedir. Ve bunda, edebler vardır, hikmetler vardır ve tahdit edilemeyecek bir biçimde diğer ilimler vardır, öyleyse, nasıl olur da bunu okuyan kimse, vb. tarzda ileri sürdükleri şekilde olabiliri Halbuki bu Kur'ân, aslında onun faziletini ve aklının mükemmelliğini gösteren delillerden biridir. Doğruyu en iyi bilen Allah'dır. Varış O'nadır. Salât ve selâm, efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve O'nun âline, ashabına olsun. (Amin). |
﴾ 52 ﴿