24

"Bunlar da büyük büyük hileler yaptılar. (Halk tabakasına), "Sakın taptıklarınızı bırakmayın. Hele, Vedd'en, Suvâ'dan, Yeğûs'dan, Ye'uk'dan ve Nesr'den sakın vazgeçmeyin ha!" dediler. Hakikaten onlar, birçoklarını baştan çıkardılar. Sen, o zalimlerin şaşkınlığından başka şeylerini artırma".

Bu ayetle ilgili şöyle iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Ayetteki (......) kelimesi, (Nûh. 21) ayetine matuftur. Çünkü, kendilerine tabi olunanlar, işte bu tuzak kuran hilekâr kimseler olup, kendilerine tabi olanlara, "... sakın vazgeçmeyin!.." diyenlerdir. Zamirin çoğul getirilmesi ise, (......)den dolayıdır; çünkü (......)in manası çoğuldur.

Kübbâr Kelimesi

Hem şeddeli, hem de şeddesiz olarak (......) ve (......) şeklinde okunmuştur ki, bu kalıplar, (......) sigasının mübalağa sigalarıdır. O halde buradaki sıralama, önce (......) ortada şeddesiz olan (......) sonra da şeddeli olan (......) şeklinde olup, bunun bir benzeri de, (......) ve (......) ve (......) ifadeleridir.

Üçüncü Mesele

"En büyük tuzak" o reislerin, kendilerine tabi olanlara, "sakın vedd'i... bırakmayın..." demeleridir. Binâenaleyh bu demektir ki onlar, halkı, tevhidden alıkoyup şirki emretmişlerdir. Tevhid, en büyük dereceyi haiz olunca, hiç şüphesiz bundan men etmek de en büyük günah olur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak bu eylemi "büyük” olarak nitelemiştir.

Kelâm ilminin, diğer ilimlerden üstün olduğunu söyleyenler, bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Şirki emretmek (tavsiye etmek), en büyük çirkinliktir; rezilliktir. Binâenaleyh, tevhidi ve reşâdı (doğruyu) emretmenin de, hayırda ve dinde en büyük makamı haiz olması gerekir."

Dördüncü Mesele

Allahü teâlâ bu fiili; iki sebepten dolayı "tuzak" diye nitelemiştir:

1) Uluhiyyetin onlara nisbet edilmesinde, halkın o putlara ibadete devam etmesini gerektiren en büyük tuzak bulunmaktadır. Bu sebeple, onlar halka adeta şöyle demişlerdir: "Bu putlar, sizin ilahlarınızdır; bunlar atalarınızın da ilahları idiler!.. Şayet siz, Nuh'un sözünü kabul edecek olursanız, hem kendinizin cahil, sapık, kafir, hem de atalarınızın böyle olduğunu kabul etmiş olursunuz. İnsanın, hem kendinin hem de bütün geçmişinin aleyhine olmak üzere, bir takım kusurları, noksanlıkları ve cehaleti kabul etmesi çok zor bir şey olunca, onları dinden çevirmek amacıyla işte bu hususlara, "ilahlarınızı..." ifadesiyle işaret edilmiştir. İşte bu söz, böyle çok net olarak gözükmeyen gizli bir tuzağı ihtiva ettiği için, Allahü teâlâ onların bu sözlerine "tuzak.." adını vermiştir.

2) Allahü teâlâ, o tâbi olunanların malları ve evlatları olduğunu belirtmiştir. Şimdi belki de bu reisler kendilerine tâbi olanlara şöyle demişlerdir: "Sizin ilahlarınız, Nûh'unkinden daha hayırlıdır. Zira, sizin ilahlarınız size mal ve çocuk veriyor; Nuh'un ilâhı ise, ona hiçbir şey vermiyor. Çünkü o, fakirdir." İşte bu tuzaklarla reisler halkı, Nuh'a itaat etmekten alıkoymuşlardır. Ki bu tıpkı, Firavunun tuzağının aynısıdır. Çünkü o da, "Mısır'ın hükümranlığı benim değil mi?"(Zuhruf,51); "Yoksa ben ondan hayırlı değil miyim? O ki hakirdir, meramını bile nerdeyse açıklayamıyor..."(Zuhruf, 52.53) demiş idi.

Şirkin Menşei

Beşinci Mesele

Ebû Zeyd el-Belhi, "er-Reddu ala abectotl'l-esnâm" adlı eserinde şunu zikreder: "O anda yontularak elde edilen bu kütüklerin, göklerin, arzın, bitkilerin ve canlıların Halikı olmadığını bilmek, bedihi bir bilgidir. Zarurî bilgiler hususunda ise, insanlar arasında ihtilafın bulunması caiz değildir." Putperestlik, bu ayetin delaletiyle, Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), peygamber olarak gönderilmezden önce de mevcut olan bir din idi. Halbuki bu din, bu zamana kadar da devam edegelmiştir. Mamur beldelerde oturanların ekserisi de, bu din üzeredirler. Binâenaleyh, bu dini, yanlışlığı, fesadı ve bozukluğu aklın bedahetiyle an lası lam ayacak bir manaya hamletmek gerekir. Aksi halde bu din, şu kadar zamandan beri, alemin ekserisinde devam etmemeliydi. Binâenaleyh, bu durumda bu görüşü benimseyenlerin mutlaka bir takım te'villeri (izahları) bulunmasıdır.

1) Ebü Ma'şer Cafer ibn Muhammed el-Müneccim şöyle der: "Bu söz, "Allah cisimdir ve bir mekandadır" diyenlerin görüşünden kaynaklanmıştır. Zira onlar, "Allah nurdur ve nurların en büyüğüdür. Bu nurun mekanı olan Arş'ın etrafında dolaşan o melekler de, o en büyük nura nisbetle küçük nurlardır" diyorlardı. Şimdi bu görüşe inananlar, kendi inandıkları ilahlarının şeklinde, en büyük bir put ihdas etmişler, dolayısıyla da, mukarreb meleklerin şeklinde, büyüklük-küçüklük, değer-değersizlik açısından farklı olan putlar edinmişler; kendilerinin o ilaha ve meleklere ibadet ettikleri inancıyla, bu putlara tapmaya başlamışlardır. Binâenaleyh bu demektir ki, putperestlik dini, "tecsîm" inancından kaynaklanmıştır."

2) Bir grup Sâbiî, en büyük ilahın, râbit ve gezegen yıldızları yarattığına ve süflî alemin idaresini, bunlara havale ettiğine inanırlar. O halde beşer, bu yıldızların kulu; bu yıldızlar da, en büyük ilahın kullarıdır. Bu sebeple beşerin, bu yıldızlara tapması gerekir. Bu yıldızlar bazan doğup bazan da battıkları için, onlar, yıldızların şekillerinde bir takım putlar edindiler. Aslında amaçlan yıldızlara tapmak olduğu halde, bu putlara tapmaya başladılar.

3) Eski zamanlardaki topluluklar, alemdeki mutluluk ve mutsuzlukları yıldızlara nisbet etme hususunda, yıldızlara bakarak hüküm çıkaranların yolunda olan müneccim kimselerdi. Binâenaleyh, mesela bir felekde, enteresan bir tılsıma elverişli enteresan bir şekil, tesadüfen meydana geldiğinde, onlar bu tılsımı öğreniyorlar ve bu tılsımdan enteresan haller ve büyük neticeler elde ediyorlardı. Ve onlar, bu tılsımların kaynağına saygı duyuyor, ikram ediyor ve ona ibadetle meşgul oluyorlardı. Böylece de, her tılsım, hususi bir yıldız ve hususi bir burca uygun şekil üzere öğreniyorlar, uyguluyorlardı. İşte bu sebeple, Vedd'in, erkek suretinde; Suvâ'ın, kadın; Yeğûs'un, aslan; Ye'ûk'un, at; Nesrin de kerkenez kuşu suretinde olduğu söylenmiştir.

4) Bazı salih kimseler gelip geçmiş idi.. Zamanla putperestler bunların şekilleri üzere bir takım heykeller ediniyor ve onlara tazimde bulunmaya başlıyorlardı. Ki, onların maksatları, yaşamış olan o kimseleri tazim etmek idi. Böylece onlar, Allah katında kendilerine şefaatçi olurlar düşüncesiyle bunu yapıyorlardı. Ki, Cenâb-ı Hakk'ın, onlardan naklen, "Biz onlara ancak, onlar bizi Allah'a iyice yaklaştırsınlar diye tapıyoruz..." (Zümer. 3) buyurduğu ayetinden kastedilen husustur.

5) Bazan büyük bir kral. bazan da büyük bir şahsiyyet ölür.. Böylece de onlar, bunların şekil ve suretlerinde heykeller yapmışlar ve onlara bakıp durmaya, hizmet etmeye başlamışlardır. Şimdi, kendilerinden sonra gelenler, atalarının, bizzat bunlara taptığını sanmışlar, böylece de atalarını taklit amacıyla onlara ibadet etmeye başlamışlardır.

Belki de, bu beş isim, yani Vedd, Suvac, Yeğûs, Ye'ûk ve Nesr isimleri, ademoğullarından beş şahsın ismidir. Bunlar ölünce, İblis, bunlardan sonrakilere, "Ah keski, bunların heykellerini yapsanız da, onlara bakıverseniz, hizmet etseniz.." dedi. Onlar da, yaptılar. Bunlar ölünce de, bunlardan sonra gelenlere, İblis, "Onlar onlara tapıyorlardı" demiş.." böylece bunlarda putlara tapmaya başlamışlardı. İşte bu sebeple Hazret-i Peygamber, kendisinden rivayet olunduğu üzere, "Ben sizi, kabirleri ziyaret etmekten men etmiştim. Ama, dikkat! Şimdi onları ziyaret edin; çünkü, onları ziyarette bir öğüt ve nasihat bulunmaktadır" Müslim, Cevaiz, 106 (2/672). demiş, böylece, önce kabir ziyaretini yasaklamış, daha sonra da buna müsaade etmiştir.

6) Allah'ın bir cisim olduğunu ve hululün caiz olduğunu söyleyenler. Allahü teâlâ'nın bir inancın veya bir putun şahsına hulul edip gideceğini imkansız görmezler. Binâenaleyh, şimdi bunlar bir büyü olmak üzere elde edilen o puttan enteresan bir halin sudur ettiğini gördüklerinde, gönüllerine, ilahın o puta hulul ettiği fikri gelmiştir. Binâenaleyh, işte bundan dolayı, Rafızî'lerin öncülerinden bir grup, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, Hayber'in kapısını kökünden söküp atınca ve bu da alışılmış bir şey olmayınca, ilahın, onun bedenine hulul ettiğini ve ilahın o olduğunu söylemişlerdir.

7) Belki de onlar, bu putları, bir mihrab (kıble) gibi kabul etmişlerdir. Onların maksatları ise, Allah'a ibadet etmek idi.

Bu konuda söylenilenlerin tamamı bundan ibaret olup, bunların bir kısmı, aklî delillerle, bâtıl olan şeylerdir. Çünkü, Allahü teâlâ'nın cisim olmadığı kesin ve sabit olunca, ilah şeklinde put edinme de batıl olur ve hulul ettiği görüşü de çürümüş olur. Allahü teâlâ'nın, bütün makdûrât'a kadir bir zat olduğu sabit olunca, araya vasıtalar koyma, tılsımlara itibar etme... görüşü de batıl olmuş olur. Şeriat, put edinmeyi men etmek için gelince, o putların mihrab ve şefaatçiler olarak benimsenmiş olduğu görüşü de batıl olur.

Nûh Kavmi Putlarının Hicaz'a Geçmesi

Bu beş put, onların putlarının en büyüğü idi. Sonra bunlar, Nûh Kavmi'nden Araplara geçti de, böylece Kedd, Kelb'in; Suva', Hamedân; Yeğûs, Müzhac'ın; Ye'uk, Muradın; Nesr de, Himyer'in putu oldu.. İşte bu sebeple Araplar, Abd-i Vedd: Vedd'in kulu, ve Abd-i Yeğûs" diye adlandırıldı. Kitaplarda denilenler bunlar; ama bu hususta bir problem bulunmaktadır. Dünya, Tufan zamanında harab olmuş idi. Daha nasıl o putlar geriye kalmış ve daha nasıl Araplara intikal etmiştir?.. Nûh (aleyhisselâm)'un, bunların gemiye aldığı ve orada tuttuğu da söylenemez. Çünkü, Nûh (aleyhisselâm), bunları reddetmek ve kırmak için gelmiş idi. Daha nasıl, onları koruma hususunda, ondan bir işgüzarlık olarak bunları gemisine aldığı söylenebilir?!..

Yedinci Mesele: Vav'ın fethası ve dammesi ile (......) şeklinde okunmuştur. Leys, Vav'ın fethasıyla olan Vedd'in Nûh (aleyhisselâm)'un kavmine ait bir put olduğunu; vav'ın dammesiyle Vudd'un ise, Kureyş'in bir putu olduğunu ve Amr (İbn Luhayy)'in de, İbn Abd-i Vüdd adını aldığını söylemiştir. Ben derim ki, Leys'in görüşüne göre, burada vâv'ın dammesiyle Vudd şeklinde okunmaması gerekir. Çünkü bu ayetler, Kureyş'in halleri hususunda değil, Nuh (aleyhisselâm)'un kıssası hakkındadır. A'meş de, kelimeleri munsanf yaparak ve (......) şeklinde okumuştur, ama bu da müşkil bir okuyuştur. Çünkü bu iki kelime, ister Arapça olsun, İsterse yabancı kabul edilsinler, bunlar da, gayr-i munsanf olmanın sebepleri vardır. Bunlarda, ya marifelik ve fiil vezninde olma, yahut da marifelik ve Arapça olmamadır. Belki de A'meş, bu iki kelimenin kardeşlerini, yani ve kelimelerini munsanf olarak bulduğu için, munsanf yapmıştır.

Bil ki, Nuh (aleyhisselâm), o reislerin, kendilerine tabi olanlara, "Sakın, putlarınızı terketmeyin" dediğini nakledince, "Hakikaten onlar, birçoklarını baştan çıkardılar" buyurmuştur ki, bu hususta da iki izah yapılabilir:

1) Bu, "O reisler, bu putperestliği tavsiye edenlerden önce, pekçok kimseyi saptırmışlardı. Ve bu, onların, İlk defa saptırmaları değildir" demektir.

2) Buradaki fiilindeki vâv zamirinin, putlara raci olması. Böyle olması halinde ayetin bu ifadesi, "Şüphesiz ki onlar pekçok kimseyi saptırdılar... "(ibrahim, 36) ayeti gibi olmuş olur. Cenâb-ı Hak, bu görüşe göre, burada bahsedilen putları, tıpkı insan gibi addetmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir ifadesinde böyle addederek, "Yoksa onların, kendileriyle yürüyecekleri ayakları mı var?" (A'raf, 195) buyurmuştur.

Ayetteki, "Sen, o zalimlerin şaşkınlığından başka şeylerini artırma" ifadesine gelince, bu hususta şöyle İki soru sorulabilir:

Cümlesinin Yeri

Birinci Soru: ümlesinin ayetteki yeri ve konumu nedir?

Cevap: Nûh (aleyhisselâm) sanki, onların kötü fillerini ve kötü sözlerini dile getirmede sözü uzatınca, kalbi onlara karşı kin ve öfke ile doldu da, sözünü, onlara beddua etmek suretiyle bitirdi..

Birinin Sapması İçin Dua Caiz Mi?

İkinci Soru: Hazret-i Nûh (aleyhisselâm), onları sapıklıktan alıkoymak için gönderilmiştir. Peki, daha nasıl, Allah'ın onların sapıklıklarını artırması hususunda Allah'a dua etmesi ona yakışır?

Cevap: Buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz:

â) Belki de, ayetteki "dalalet" ifadesiyle, dinî konudaki dalâlet değil, onların dünyaları ve yaptıkları hile ve tuzakların revaç bulmaması kastedilmiştir.

b) Buradaki "dalalet" sözüyle, ilahî azab kastedilmiştir. Burcun dettli ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Günahkarlar bir sapıklık (azab) ve çûgın ateş içindedirler" (Kamer, 47) ayetidir.

Kavmin Boğulması

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Nûh (aleyhisselâm)'un sözünü nakledince,

24 ﴿