28"Biz yeri, bir toplantı yeri yapmadık mı?.. Dirilere de ölülere de... Orada, sabit sabit, yüce yüce dağlar meydana getirmedik mi? Size, tatlı bir su da içirmedik mi? Dini yalan sayanların o gün vay haline!..". Bil ki, kafirlerle ilgili tehditlerin dördüncü çeşidi de, bu ayetlerin ifade etti husustur. Bu böyledir, zira Cenâb-ı Hak onlara enfüsteki, yani kendilerindeki nimetlerini hatırlattı. Bu ayette ise, onlara kendi varlıklarının dışında (afakta) olan nimetlerini hatırlatmıştır. Bu ayetlerin sonunda da, "Dini yalan sayanların o gün vay haline" demiştir ki, bunun sebebi de, biraz önce bahsettiğimiz şu husustur: Nimetler çoğaldıkça, ceza ve ikâb da, yük de o nisbette çoğalır, çetin ve şiddetli olur. Böylece de, dünyada zemme; ahirette de, ilahi cezaya müstehak olma, o nisbette ileri olur. Cenab-ı Hak, o ayeti bu ayetten önce getirmiştir. Çünkü, enfüsteki nimetler, afâkta olan nimetlerin bir aslı ve temeli gibidir. Zira, şayet hayat, sem' ve basar, sapasağlam uzuvlar., olmasaydı, yaratılanlardan hiçbir şekilde yararlanılamazdı!.. Kifat Bil ki, Allahü teâlâ burada, şu üç şeyden bahsetmiştir: Birinci Nev: Cenâb-ı Hak, yeryüzünü önce ele almıştır. Zira, bizim dışımızda olan şeylerden bize en yakın olanı, yeryüzüdür. Arapça'da, "el-kifâf' yapışmak, toplanmak, sığınmak anlamlarına gelir. Nitekim, "yapıştırdım, ekledim, kattım, uladım" anlamında, denilir. Yine, içine konulan herhangi bir şeyi zay etmediği zaman, bir dağarcık hakkında, denilir. Ve yine, küçük tencereye, bakraca, kaba kaçağa, dif (kıft) denilir. Keşşaf sahibi şöyle der: ekleme ve ulamaya verilen ad olup, bu tıpkı, Arabların, "eklenen, bir araya gelen şeylere" demeleri gibidir. Ve yine Arapça'da, "Bu kapı, diğerlerin cımâ'ı, yani kendisine açıldığı ana kapıdır denilir. Ve yine sen, "bir şeyi bağladım dersin. Sonra da o şeyi bağladığın o ipe, "sidâd" adını verirsin..." (......) kelimeleri, işte (......) kelimesi ile mansubturlar. Buna göre adeta, "Biz, yeryüzünü, canlıları, cansızları bağrına basan olarak, bu biçimde yaratmadık mı?" denilmek istenmiştir. Yahut da bu ifadeler, (......) kelimesinin delâlet ettiği"toplarız, cem ederiz.." fiili ile mansubturlar. Buna göre mana, "Biz sizleri, canlılar ve ölüler olarak bir araya toplarız.." şeklinde olur. Bu durumda da bu iki kelime, mef'ul zamirinden (sizi... toplarız) haldir. Dil bakımından yapılacak açıklama bundan ibarettir. Manaya gelince, bu hususta şu izahlar yapılabilir: 1) Yeryüzü, canlıları, sırtında (üzerinde), ölüleri de karnında (içinde) bir araya getirir. Buna göre mana, "Diriler, evlerinde otururlar, ölüler de, kabirlerine gömülürler.." şeklinde olur. İşte bundan dolayı, Araplar, yeryüzüne, "ana" adını vermişlerdir. Çünkü yeryüzü, insanları bağrına basması açısından, tıpkı çocuğunu bağrına basıp onun işlerini uhdesine alan bir anne gibidir. İnsanlar yeryüzünde de bir araya gelip, onun sinesinde birleştikleri için de, yeryüzü adeta, o insanları bağrına basmış gibi olur. 2) Yeryüzü, canlılardan ayrılan o pisleri, şeyleri kendisinde topladığı için, canlıların "kifât"ı, yani derleyip toplayıcısı olarak kabul edilmiştir. Ama, yeryüzünün, insanlar onun üzerinde olmaları halinde, canlıları toplaması meselesine gelince, hayır; buna, "kifât" ismi verilmez. 3) Yeryüzü, insanın, yeme-içme gibi ihtiyaçları hususunda kendisine muhtaç olduğu şeyleri kapsayan bir mahal, yer olduğu için, "canlıların toplayıcısı - kifât'ı" olarak addedilmiştir. Çünkü, bütün bunlar, yerden biter. Zararlı şeyleri def etmeye elverişli, mamur ve derli toplu binalar da, yeryüzünde ve oradan inşa edilmişlerdir. 4) Ayetteki kelimelerinin manası, yerle ilgilidir. Buna göre diriler, yerin bitirdiği şeyler; ölüler de, bitirmediği şeyler olmuş olur. Ayette geriye iki soru kalmaktadır. Birinci Soru: Yeryüzü, hem canlıların hem de ölülerin birlikte "kifât" (yani hiçbir şey kalmayıp hepsi bunun içine girdiği ve böylece de marife olarak ifade edilmesi gerektiği halde) olduğu halde, niçin nekire olarak denilmiştir? Cevap: Bunlardaki nekirelik, tefhim ve tazim için olan nekireliktir. Buna göre adeta, "Yeryüzü, sayısız canlıları, sınırsız ölüleri bağrına basmakta, oarındırmaktadır!.." denilmek istenmiştir. İkinci Soru: Bu ayet, mezar soyan kimse (nebbâş)nin elinin-ayağının kesilmesinin farz olduğuna delalet eder mi? Cevap: Kaffâl, Rabfa'nın, bu ayetin, yeryüzünün ölülerin "kifâf'ı, toplayıcısı olduğuna delalet ettiğini, dolayısıyla da yeryüzünün ölüler için bir "hırz", yani korunma yeri olduğunu; korunmuş ve muhafazalı yerden hırsızlık yapan kimsenin elinin-ayağının kesileceğine delalet ettiğini söylediğini nakletmiştir. Bu ayetlerde ele alınan nimetlerin ikinci çeşit nimeti ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Orada, sabit sabit, yüce yüce dağlar meydana getirmedik mi?" ayetinin ifade ettiği husustur. Binâenaleyh (......) kelimesinin manası, "yeryüzünde çakılıp kalan, oradan hiç kopmayan" demek olup, (......) ifadesinin anlamı da, "koca koca, yüksek..." demektir. Çünkü, her ulu ve koca olan şey "samih"tir. Nitekim kibirli insana da, "Burnunu dikmiş..." denilir. Dağların yaratılmasının faydalarına gelince, bu husus, bu kitabımızda daha önce geçmişti. Üçüncü çeşit nimet ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Size, tatlı bir su da içirmedik mi?.." ayetinin ifade ettiği husus olup, furat, Arapça'da, son derece tatlı, demek olup, bunun tefsiri Cenâb-ı Hakk'ın, (Furkan, 53) ayetinin tefsirinde geçmişti... |
﴾ 28 ﴿