34"O yalan sayıp durduğumuz şeye, (azaba) gidin. Haydi, üç kola (ayrılmış duman) gölgesine gidin. (Ki o), gölgelendirici değildir. Alevlerden de korumaz. Çünkü o, öyle kıvılcım atar ki, herbiri sanki bir saraydır. Herbir kıvılcım adeta bir san deve kadardır. Yalan sayanların vay o gün haline!..". Bil ki, kafirlerle ilgili tehditlerin, beşinci türü de bu olup, bu ayetler de, onların ahiretteki azablarının nasıl olduğu beyan edilmiştir. Ayetteki, cümlesinin manası, "onlara, "Haydin, şimdi o yalanlayageldiğiniz o azaba giriniz..." denilir" şeklindedir. Görünen odur ki, bu sözü söyleyenler, cehennem bekçileridir, zebanilerdir. İkinci ifadesi ise, bir tekrardır. Yakûb bu ifadeyi, mazi sigası ile (......) şeklinde okumuştur. Buna göre mana, "Onlar, buna mecbur olup bundan kaçınmadıkları için, emre boyun eğip gittiler..." şeklinde olur. Bu, uzak bir ihtimaldir. Zira, eğer böyle olsaydı, o zaman, fâ ile, iyikîlî denilmesi, böylece de, sözün başı ile soru arasında bir irtibat kurulması gerekirdi. Müfessirler şöyle demişlerdir: Kıyamet gününde güneş insanların başına yaklaşır.. O vakit üzerlerinde, hiçbir elbise ve hiçbir örtü bulunmaz. Güneşin alevi onların yüzlerini yalar ve değip geçer. Nefeslerini yakar adeta.. Ve o gün, uzar da uzar.. Derken Allahü teâlâ, rahmetiyle, dilediği kimseleri kurtarır ve onları, gölgelerinden bir gölgeye sokar. İşte o zaman onlar, "Allah bize lütufta bulundu ve bizi, özlere işleyen yakıcı ateşin azabından korudu.." (Tur, 27) derler. O vakit yalanlayıcılara da, "O yalan sayıp durduğunuz azaba ve Allah'ın ikabına gidiniz.." denilir. Ayetteki, "Cehennemin dumanına.." demek olup, bu tıpkı, "kapkara dumandan bir gölge içinde... "(vakıa, 43) ifadesi gibidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu gölgeyi, bazı sıfatlarla nitelemiştir. Birinci Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın "üç kola ayrılmış..." ayetinin ifade ettiği husus. Bu ifadenin izahı hususunda üç vecih bulunmaktadır: 1) Hasan el-Basri şöyle demiştir: "Bu gölgenin olduğunu bilmiyorum. Onun hakkında herhangi bir şey duymadım.." 2) Bir topluluk ise, "üç kola ayrılmış" ifadesinden murad edilen, o ateşin hem altlarından hem de üstlerinden gelip onları çepeçevre kuşatmasıdır. Ateşin burada, "gölge" olarak isimlendirilmesi, o ateşin onları bütün yönlerden kuşatması itibariyle bir mecazdir. Bu, tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onların üstlerinde ateşten tabakalar, aklarından (ateşten) tabakalar vardır.. "(Zümer, 16) ayetinde olduğu gibidir. Allahü teâlâ yine, "Azab onları hem üstlerinden hem de altlarından bürümüştür.. "(Ankebut,55) buyurmuştur" demiştir. 3) Katâde ise, şöyle demiştir: "Doğrusu şudur: "Bundan maksat duman (duhan)'dır. Bu mana, "Duvan çepeçevre kendilerini kuşatmış..." (Kehf, 29) ayetinden elde edilir. "ateşin duvarları..." ile kastedilen, dumandır. Sonra, bu dumandan bir bölüğü onun sağına, bir başka bölüğü de soluna; bir üçüncü bölük de üstüne geçer..." Ben derim ki, bu, imkânsız değildir. Zira, gazab, insanın sağından; şehvet ise solundan gelir. Kuvve-i şeytaniyye ise, dimağındadır. İnsanın, inancı ve amelleri hususunda, ondan sudur eden bu afetlerin kaynağı ancak üçtür. Bu üç kaynaktan da, muhtelif karanlık ve zulumâtlar meydana gelmiştir. Yine, burada üç derecenin bulunduğunun söylenilmesi de mümkündür: Bunlar, his, hayal ve vehm... Bunlar, ruhun, kudsiyyet ve paklık aleminin nurlanyla aydınlanmasına manidirler. Bu üç mertebeden her birinin, hususi bir karanlık ve zulmanîliği bulunur. 4) Bir topluluk ise şunu söylemiştir. Bu, bu dumanın çok büyük olduğunu anlatan kinaye yollu bir anlatımdır. Zira, büyük duman kütlesi, pekçok kol ve dallara ayrılır. 5) Ebû Müslim ise şunu söylemiştir: hakkında, Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonra buyurmuş olduğu ifadelerin söz konusu olması da muhtemeldir. Yani, onun, gölgelendirmemesi, alevler karşısında hiçbir fayda vermemesi ve onların, adeta saraylar misali olan kıvılcımlar saçması... İkinci Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın "gölgelendirici değildir..." ayetinin ifade ettiği husus. Bu ifade, onlarla bir alay ifadesi olup, onların gölgelerinin mü'minlerin gölgeleri gibi olmayacağını onlara tarîzde bulunmak (çıtlatmak)tır. Buna göre ayetin manası, "O gölge, güneşin hararetini savuşturamayacak.." şeklinde olur. Üçüncü Sıfat: "Alevden de korumaz..." ayetinin ifade ettiği husus. Arapça'da,denilir ki, bunun manası, "Yüzünü benden uzak tut, yüzünü görmeyeyim..." şeklindedir. Çünkü, bir şeyden müstağni olan, ondan uzaklaşır; tıpkı, o şeye muhtaç olanın ona yaklaşması gibi... Keşşaf sahibi, "Bu kelimenin mahallen mecrûr olduğunun takdirinin ise, "Ateşin alevi karşısında onlara hiçbir fayda vermeyen..." şeklinde olduğunu" söylemiştir. Kaffal ise, "Bu, şu iki manaya muhtemel olabilir: a) Bu gölge ancak, cehennemde olur. Bu sebeple de onları orada cehennemin hararetinden himaye etmez, onları, onun alevlerinden de korumaz. Nitekim Cenâb-ı Hak, Vakıa Sûresi'nde "gölge"yi zikretmiş ve (vakıa, 42-44) buyurmuştur. Bu sanki, onlar oraya girdiklerinde cehennemde söz konusudur. Daha sonra ise Cenâb-ı Hak, "Ne serin, ne de cömert..." (vakıa, 44) buyurmuştur. Bu ayetteki ifâdesinin "serin değil" anlamında; cümlesinin de, "cömert de değil.." manasında olması muhtemeldir. Yani, "Onda, ateşin alevinden kendisine kaçılıp da yasaklanılacak bir farklılık yoktur.." demektir. b) Bunun meydana getirilmesinin ancak, onlar cehenneme girmeden önce, hatta, onlar, hesaba çekilmek ve arzolunmak için hapsolundukları sırada olmasıdır... O zaman onlara, "Biliniz ki bu gölge, sizi ne güneşin hararetinden korur, ne de sizden, cehennemin alevlerini uzaklaştırır" denilir" demiştiradıyallahü anhyette bir üçüncü izah şekli daha vardır ki, bunu da Kutrub söylemiştir. Buna göre, buradaki leheb kelimesi, "susuzluk" anlamına gelir. Nitekim Arapça'da, "iyice susardı, çok susamış adam.." ve "çok susamış kadın..." denilir. Dördüncü Sıfat: Cenâb-ı Hakk'ın "O, bina büyüklüğünde kıvılcımlar fırlatır.." ayetinin ifade ettiği husus. Vahidî şöyle demiştir: "Aynı anlamda olmak üzere, "kıvılcım.." denilir. Bu kelime, ateşten sıçrayarak, her yöne doğru giden ve derken yok olan şeye, kıvılcıma ad verilmiştir. Kelimenin aslı, "ortaya koyup güneşe serdiğin zaman" söylemiş olduğun "elbisemi yaydım, serdim.." deyiminden gelmedir. Kıvılcım da, yok olmak üzere, sağa sola sıçrar, yayılır. Bil ki Allahü teâlâ, gölgesi duman olan o ateşi, büyük kıvılcımlar fırlatmakla nitelemiştir. Bundan kastedilen ise, o ateşin gerçekten çok büyük olduğunu beyan edip anlatmaktır. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu kıvılcımı iki şeye benzetmiştir: a) Saraylara Bu kelimenin tefsiri hususunda iki görüş vardır: 1) Bundan murad, saray diye isimlendirilen binadır. İbn Abbas, bununla, Cenâb-ı Hakk'ın, koca koca sarayları kastettiğini söylemiştir. 2) Kastedilen bu değildir. Sonra bunun murad edilmesi halinde de, ifadenin tefsiriyle ilgili birkaç vecih vardır: Birinci Vecih: Kelime, tıpkı, (hurma)'nın çoğulunun (kıvılcım, kor) kelimesinin çoğulunun da (......) gelmesi gibi, sâd harfi sakin olan (......) kelimesinin çoğuludur. Müberred ise, "Kalın ve sert olan odun demetine (......) ismi verilir ki, bunun çoğulu şeklindedir. Abdurrahman İbn Âbis de şöyle demiştir: "İbn Abbas'a, (......) kelimesi hakkında soru sordum, o bana, "Bu, bizim kış için hazırlayıp biriktirdiğimiz, doğradığımız odunlardır. Biz onlara, adını veriyorduk" dedi.." Bu aynı zamanda, Said ibn Cübeyr, Mukâtil ve Dahhâk'ın görüşüdür. Ancak ne var ki onlar, bunun, hurmalarla büyük ağaçların kütükleri olduğunu ifade etmişlerdir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: "Bu kelime, iki fetha ile; şeklinde de okunmuştur ki, bunun anlamı, "develerin boyun" veya "atların boynu.." demektir; tıpkı, (......) kelimesinin çoğulun şeklinde gelmesi gibidir.. İbn Mes'ûd da, tıpkı (......) ve (......) kelimelerinde olduğu gibi, (......) anlamında (......) şeklinde okumuştur. Saîd İbn Cübeyr de, tıpkı (......) kelimesinin çoğulunun gelmesi gibi, kelimeyi, (......) kelimesinin çoğulu olarak (......) şeklinde okumuştur. b) İkinci teşbih, Cenâb-ı Hakk'ın, "Herbiri sanki, san bir deve" ayetinin ifade ettiği husus. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır: (......) kelimesi (......) kelimesinin çoğuludur. Tıpkı, (......) kelimesinin, ve (......) kelimesinin de (......) şeklinde şeklinde çoğul gelmesi gibi... İbn Abbas bu kelimeyi cim'in dammesiyle (......) şeklinde okumuştur ki, bu Ya'kûb'un kıraatidir. Alimler bu hususta birkaç vecih zikretmişlerdir: 1) (......) kelimesinin damme ile okunması halinde, kalın ipler, gemi halatları anlamına geldiği, bunlara (halatlar) da denildiği söylenmiştir. Alimlerden bazıları bunu kabul etmemiş ve ip hakkında kullanılan kelime için maruf olan kullanış, cim'in dammesi ve mimin şeddesi ile (......) kelimesidir. Bu anlamda olmak üzere,(A'raf. 40) şeklinde okunmuştur. 2) Bunun, "bakır kütleleri, yığınları" olduğu da ileri sürülmüştür. Ve bu husus, dilcilerin büyük bir kısmının bilmemesine rağmen, Ali Ibn Ebî Talib (radıyallahü anh) ile İbn Abbas (radıyallahü anh)'tan rivayet edilmiştir. 3) Ferrâ, (......) kelimesinin "kısaca, icmâlen anlatılmış şey deyimine varıp dayanması da mümkündür. Nitekim Arapça'da, "hesabı topladım" ve "topluca geldiler" anlamında da, denilir. Ki, buna göre mana, "Bu kıvılcımlar, adeta, biraraya getirilmiş sapsarı kalın şeyler gibi yükselirler.." şeklinde olur" demiştir. Ferrâ'nın görüşü bundan ibarettir. 4) Ferrâ şöyle de demiştir: (......) kelimesinin, (......) kelimesinin çoğulu; (......) kelimesinin de, (......) kelimesinin çoğulu olması mümkündür. Ve bu tıpkı, (dişi kuzu), ve denilmesi gibidir. İkinci kıraat ise, kelimenin (......) şeklinde okunmasıdır. Ki bu da yine (......) kelimesinin çoğulu olup, bu tıpkı, (taş), denilmesi gibidir. Ebu Ali şöyle demektedir: (......) kelimesinin sonuna tâ, cem'in müennes olmasından dolayı gelmiştir. Ve bu tıpkı, (erkek, tohumluk deve) kelimesinin sonuna tâ'nın gelip de denilmesi gibidir. Üçüncü Kıraat: şeklinde olup, bu da kalın halat demektir. Ayette cins manası kastedilerek, "san..." denildiği ileri sürülmüştür. Bu kelimenin ne demek olduğuna gelince alimlerin ekserisi bu kelime ile, "sarıya çalan bir siyahlığın kastedildiğini" söylemişlerdir. Ferrâ şöyle demektedir: "Senin gördüğün her siyah deve, mutlaka sarıya çalar. Çünkü, kıvılcım uçup, kendisinde o ateşin renginden bir parça kaldığı halde yere düştüğünde, sarıya çalan siyah deveye daha çok benzer. Bazı ulema, "burada kastedilen, siyahlık değil, san renktir. Çünkü, kıvılcıma, ateş olduğu sürece bu ad verilir.. Ateş olduğu sürece de sarı olur.. Bu, söndüğü zaman siyah haline gelir. Ve o zaman da artık, ona kıvılcım" denilmez" iddiasında bulunmuşlardır ki, bence, doğru olan görüş de budur. Bil ki Allahü teâlâ, kıvılcımı, büyüklükte binaya; renk, çokluk, birbirini izleme hızlı harekette de, sapsarı develere benzetmiştir. Şu da ileri sürülmüştür: Kıvılcımın başlangıcı büyüktür. Böylece bu, adeta bir bina gibi olur. Sonra da dağılıp parçalanır. Böylece de, o dağılıp parçalanan ve birbirini izleyen bu parçalar, tıpkı sapsarı develer gibi olmuş olurlar. Bil ki, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın, Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinin tefsirinde şöyle dediği nakledilmiştir: "Bu teşbih, Arap beldelerinde yapılmış olan bir teşbihtir. Arapların köşkleri ise, tavanları yüksek olup, tıpkı bir çadıra benzerler. Böylece, Allahü teâlâ, o ateşin, tıpkı bir kasr gibi kıvılcımlar fırlattığını beyan buyurmuştur. Ebu'l-Alâ el-Ma'arrî, İbn Abbas'ın bu açıklamasını duyunca, bunda tasarrufta bulunarak (bir değişiktik yaparak) ayetin bu ifadesini, sahtiyandan, kızıl deriden yapılmış bir çadıra benzetmiştir ki, bu da onun, "Zifiri bir gecede, zülüfleri çevreye yayılmış kıpkırmızı bir cehennem ki, çadır gibi kıvılcımlar saçıyor" şeklindeki beytidir. Zemahşeri'nin Maarri'ye Muaraza İsnadı Sonra Keşşaf sahibi, Ebu'l-Ala el-Maarrî'nin, bu beytini, bu ayete "muârâza etmek" için söylediğini iddia etmiştir. Ben de diyorum ki: Keşşaf sahibine yakışan, bunu dile getirmemesiydi, şimdi o bunu dile getirdiğine göre, bizim bunu enine boyuna ele almamız gerekir. Bu sebeple biz diyoruz ki: "Şirâre" "kıt, sahtiyan çadır"a benzetmek, bu benzetmenin şekil ve büyüklük bakımından olduğunu gösterir. Şekil açısından benzetmeye gelince, bu, şu iki bakımdandır: a) "Kıvılcım", bölünmezden önce, nokta halindeki bir ateş gibidir. Ama, bölünüp de, genişlediğinde, tıpkı genişleyen bir nokta gibi olmuş olur. Bu yönüyle de, çadıra benzer. Çünkü, çadırın başı, başlangıçta bir nokta gibidir; daha sonra ise, gittikçe, azar azar genişler. b) "Kıvılcım', ya bir küre ya da bir sütun gibidir. O halde, böyle olan kıvılcım, yuvarlak olan çadıra çok sıkı benzer. Bu ifadeyi, büyüklük bakımından bir çadıra benzetme işine gelince, burdaki durum açıktır. İşte bu benzetmenin hedeflediği, bu iki şeydir. Ama, bu teşbihi şu açılardan tenkit edebiliriz: 1) Kıvılcımın rengi siyaha çalan sarı bir renktir. Bu mana ise, sarı san develerde mevcut olup, deriden yapılan çadırda söz konusu olmaz. 2) Develer, hareketlidir. Çadır ise, hareketsizdir. Binâenaleyh, kıvılcımı, hareket eden develere teşbih etmek daha uygundur. 3) Kıvılcımlar, ardarda gelirler. Bu mana ise, sarı develerde vardır; fakat bu mana, çadırda yoktur. 4) Köşk, sahibinin kendisini emniyyette hissettiği bir yerdir. Binâenaleyh, kıvılcımı bu köşke teşbih etmek, sahibinin kendisinden emniyet ve selamet beklediği o yerden bela ve selamet beklediği o yerden bela ve afetin çıkacağına, uç vereceğine dikkat çekmektir. İşte kafirin durumu da böyledir; çünkü kafir, dininden hayır ve selametin sudur edeceğini beklerken, o dininden, kendisi için bir afet ve mihnetten başka hiçbir şeyin sudur etmediğini görecektir. Çadır ise, kendisinden, genel anlamda emniyetin beklemeyeceği bir mahaldir. 5) Araplar, bütün güzelliğin, develere sahip olmada olduğuna inanırlar. Ve, mükemmel nimetin ancak, mükemmel nimet ile elde edileceğine inanırlar. İşte bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, "Akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken onlarda sizin için güzel bir zinet, (hoş bir manzara) var... "(Nahl, 6) buyurmuştur. Binâenaleyh, kıvılcımları, ben siyah develere benzetmek, bu kimselerle alay etmek gibidir. Onlara adeta, "Siz, dininizden iyilik, nimet ve güzellik bekliyordunuz. Ancak ne var ki, bu güzellik, işte develer gibi olan bu kıvılcımlardan ibarettir.." demiştir. Bu mana ise, çadırda yoktur. 6) Develer, tek tek iken, biraraya geldiklerinde, ön ve arka ayaktan arasına düşen herkes, büyük bir bela ile yüz yüze kalmış olur ve büyük bir acıya duçar olur. Binâenaleyh, cehennemin kıvılcımlarının, peşpeşe gelişlerini, develerin biraraya gelişlerine benzetmede, son derece ileri bir zararı ifade vardır. Halbuki "çadır" böyle değildir. 7) Görünen odur ki köşk, büyüklük bakımından, çadırdan daha ileridir. Sarı sarı develer de, sayıca çadırlardan fazladır. Dolayısıyla, cehennemin kıvılcımlarını bu tür develere benzetmek, hem miktar, hem de sayı bakımından fazlalığı ifade eder. Fakat çadıra benzetmede, bu fazlalık fikri yoktur. Ayet-i kerimenin maksadı, iyice korkutmak ve çekindirmek olduğuna göre, kıvılcımları köşklere ve sarı sarı develere benzetmek daha uygun olur. 8) İki sıfatı belirleme hususunda iki ayrı şeye teşbihte bulunmak, o iki sıfatı anlatmak için tek bir şeye benzetmekten daha kuvvetlidir. Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Hak teâlâ'nın, "O (cehennem) bina gibi kıvılcımlar fırlatır" beyanını duyan bir kişinin zihni, bu ifadeyle o kıvılcımların büyüklüğünün anlatılmak istendiğini hemen anlar. Bu ifadeden sonra "Bunlar, adeta san san develerdir" cümlesini duyunca, da, zihni, bu ifadeyle o kıvılcımların çokluğunun, peşpeşe oluşlarının ve renginin kastedildiğini hemen anlar. Ama kıvılcımların çadır gibi olduğunu duyanın aklı, bu teşbihin maksadının, kıvılcımların büyüklüğünü mü, yoksa rengini mi ortaya koymak olduğu noktasına takılıp kalır. Binâenaleyh kıvılcımları çadıra benzetmek, mücmel (kapalı), köşklere ve sarı develere benzetmek ise, açık ve te'kidi bir ifade gibi car. İmdi, bu ifadenin maksadı, cehennemin korkunçluğunu ortaya koyup, insanları ondan sakındırmak olduğuna göre, o azabın, en iyi ve en mükemmel bir biçimde izah edilmesi durumunda bu korkunçluk ve sakındırma da o nisbetle ileri bir derecede olur. Şu halde, kıvılcımları köşk ve develere benzetmenin daha tam ve mükemmel olduğu sabit olur. 9) Hak teâlâ bu ayetin başında, "Gölgeye gidin" buyurmuştur. İnsan, binitli olduğu zaman, bu gidişten hoşlanır. Güzel gölgeyi de köşkü olduğu zaman bulabilir. Binâenaleyh cehennemin kıvılcımları, köşke ve develere benzetilmiştir. Böylece insana adeta, "işte binitin, bu develerdir. Gölgen de bu gibi köşklerdedir" denilmek istenmiştir ki bu, kaarşıdakini iştahlandırmak gibi birşeydir. Ama bu mana ve incelik, onları çadıra benzetmede yoktur. 10) Köşkün havaya uçmasının, çadırın havaya uçmasından daha enteresan olduğu malumdur. Çünkü köşkler, taşlardan ve ağaçlardan yapılmıştır. Dolayısıyla bu maddeler, ister sahtiyandan İster deriden elde edilmiş olsun çadırlardan daha ağır ve daha kütleseldir. Daha ağır ve daha kütlesel olan şeylerin, havada uçuşması daha ilginçtir. Demek ki köşkleri havaya uçuran o ateş, çadırları havaya uçurabilecek ateşten daha güçlü demektir. Bu ayetin maksadının, o ateşin şiddet ve kuvvet bakımından son derece ileri olduğunu anlatmak olduğu malumdur. Binâenaleyh onları, köşklere benzetmek daha evladır. 11) Bu köşklerin insan üzerine düşmesi, çadırların düşmesinden daha tehlikeli ve daha ızdırablı olur. Şu halde bu kıvılcımları köşklere benzetmek, önce havaya doğru yükselip, sonra o kafirler üzerine düştüğünde, ona alabildiğine ızdırab vereceğini ifade eder. Böylece de bu, havadan, kafirin üzerine köşkler büyüklüğünde kıvılcımların yağacağına dikkat çekme olur. Çadırların insan üzerine düşmesi ise böyle değildir. Çünkü bu neticede, o kadar da elem verici ve tehlikeli bir şey değildir. 12) Develer genelde ağır olurlar. Binâenaleyh bu kıvılcımları develere benzetmek, bunlardan herbirinin, sayısını ancak Allah'ın bilebileceği kadar çeşitli ağır belalar olduğuna dikkat çekmektedir. Dolayısıyla sanki "Bu kıvılcımlar, tıpkı çeşitli bela ve sıkıntılarla dopdolu olan develer gibidirler" denilmek istenmiştir. Halbuki bu mana ve incelik, onları çadırlara benzetmede mevcut değildir. Binâenaleyh bunları develere benzetmek daha tam ve daha mükemmel olmuş olur. Bil ki bu izahlar, bir anda aklıma peş peşe geliverdi. Şimdi, daha fazlasını istemek için Allah'a yalvarıp yakarsaydık, o bize verirdi, yani fazlı ve rahmetiyle bize birşeyler nasib ederdi. Fakat bu iki benzetmeden hangisinin daha tercihe şayan olduğu hususunda, yaptığımız izahlar yeter. Bunlardan fazlası (ıtnâb) lüzumsuz yere sözü uzatma sayılır. Allah en iyi bilendir. |
﴾ 34 ﴿