37"Bu, konuşmayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler. Yalanlayanların o gün vay haline...". A'meş, buradaki yevm (gün) kelimesini mansub (üstünlü) okumuştur. Buna göre mana, "Size anlatılan bütün bu şeyler, o gün başınıza gelecek" şeklindedir. Bil ki kafirlerle ilgili tehdidlerden altıncı çeşid de bu ayetlerin ifade ettiği husustur. Çünkü Allahü teâlâ, onların, yaptıkları kötü İşleri için bir mazeret ve delilleri olmadığını, dolayısıyla o azabı savuşturmayacakları, derken orada onlar için, şöyle çeşitli azabların hep birlikte yapıldığını beyan buyurmuştur: a) Mahcub olma azabı..." Çünkü onlar, şahidlerin (bütün insan ve cinlerin) huzurunda rezil ve rüsvay olacaklar ve bütün kusurları-ayıpları ortaya çıkacak. Akl-ı selîm sahibi herkes, mahcub olma azabının, kılıçla öldürülmekten ve ateşte yakılmaktan daha çetin ve zor olacağını bilir. b) Kaçak bir kölenin, sahibinin kapısında beklemesi ve sonunda O'nun eline düşmesi. Hem de yakalanması öyle bir vaziyette olmaktadır ki O "Benim huzurumda söz (hüküm) değişmez" (Kaf, 29) diye kestirip atmıştır ve O'nun yalan söylemesi de imkansızdır. c) Bu kimse, o durakta, kendileriyle alay ettiği ve önemsemediği hasımlarının, mükafaat elde ettiklerini ve kendilerine saygı gösterildiğini görür. Ama kendisinin de rezilliği ve ilahi cezayı hakettiğini anlar. İşte bütün bunlar, manevi-ruhani azabın üç çeşididir. Dördüncü azab ise, maddi olandır. Bu da, onların cehennemi ve onun dehşetini görüp yaşamalarıdır. Bunlardan Allah'a sığınırız. Binâenaleyh bu kimseler hakkında, işte bu tür azablar, hatta künhünü ancak Allah'ın bilebileceği türden azablar biraraya gelince, Allahü teâlâ bu kimseler hakkında "Yalanlayanların o gün vay haline..." buyurmuştur. Ayetle İlgili İki Soru Ayetle ilgili olarak şöyle iki soru var: 1. Ahirette Yalan Söylemek Mümkün Mü? Birinci Soru: Hak teâlâ'nın, "Bu, konuşamayacakları bir gündür" ifadesiyle, "Şüphesiz siz, kıyamet gününde, Rabbinizin huzurunda davalaşırsınız" "(Onlar derler ki) Rabbimiz Allah'a yemin olsun ki biz müşrik değildik"(En'am, 23) ve "Onlar Allah 'dan hiçbir sözü gizleyemezler" (Nisa, 42) ayetleri nasıl birleştirilebilir? Rivayet olunduğuna göre bu soruyu, Nafi b. el-Ezrah İbn Abbas (radıyallahü anh) sormuştur. Buna şu şekillerde cevap verilebilir: 1) Hasan el-Basrî. ayette mahzûf bir şeyin olduğunu ve takdirinin, "Bu, kendisinde hüccet ve delil ile kavuşamadıkları ve kendilerine mazeret beyan etme izni verilmediği bir gündür" şeklinde olduğunu söylemiştir. Çünkü onların yaptıkları bütün bu işlerinde, geçerli bir mazeretleri olmadığı gibi, verebilecekleri doğru bir cevabları da yoktur. Binâenaleyh bunlar, sapasağlam bir hüccet ve doğru cevablarla konuşamadıklarına göre, sanki konuşamamışlardır. Çünkü birşey ifade etmeyen bir takım şeyler söyleyen kimse, sanki hiç konuşmuyor gibidir. Bunun bir benzeri de, herhangi bir manası olmayan bir takım sözler mırıldanan kimseye, "Sen birşey söylemedin ki!.." denilmesidir. 2) Ferrâ şöyle demiştir: "Hak teâlâ bu ifadesiyle, "dillerinin tutulup o anda konuşamayacaklarını kastetmiştir. İşte bu kadar bir vakitte (kısa zaman için) onlar konuşamazlar demektir ve bu tıpkı, "Falanca geldiği gün sana geleceğim" denilmesi gibidir. Buradaki "gün" ile, falancanın geldiği "an" manası kastedilmiştir. Yoksa günün bütünü kastedilmemiştir. Çünkü bu gelme işi, kısa bir süre içerisinde olur. Bütün günü kapsamaz. 3) "Konuşamayacaklar" ifadesi, mutlak (genel) bir ifadedir. Mutlak, ne türler.ne de vakitler hususunda genellik ifade etmezler. Bunun delili ise, şöyle diyebitmendir: "Falanca hiç konuşmaz" dersin. Bu, konuşmama durumunun, bazı şeyler konuşmama ile hiçbirşeyi konuşmama arasında müşterek bir noktadır. Aynı şekilde yine sen, "Falanca şu anda konuşmuyor" dediğin gibi, "Falanca kesinlikle konuşmaz" da dersin ki bu, konuşmama halinin devamlı ve muvakkat olması bakımından müşterek bir haf olduğunu gösterir. Durum böyle olunca da, "konuşamayacaklar" ifadesinin doğru olması için, bazı şeyleri, bir zaman için konuşamamaları yeterli sayılır ki bu, başka bir vakitte, başka şeyleri konuşabil melerine ters düşmez. Şu halde, "konuşamyacaklar" ifadesinin geçerli olabilmesi için, onların sorulduğu anda, mazeret ve sebepleri ileri sürememeleri yeterlidir. Yaptığımız bu izah, akıl açısından, ilk iki cevabın doğruluğuna da bir işarettir. Eğer, "Bir kimse "Bugün konuşmayacağım" diye yemin etse, ama "bugün"ün herhangibir diliminde (anında) konuşsa, yeminini bozmuş olur" denilirse, biz deriz ki: Yeminler örfe dayalı bir şeydir. Bahsettiğimiz şey ise, lafzın lafız olması açısından manasını incelemektir. 4) Bu ayet, cehennem bekçilerinin o kafirlere söylediği, "Haydi üç kola (ayrılmış duman) gölgesine gidin"(Mürselat, 29) ifâdesinin peşisıra gelmiştir. Binâenaleyh onlar da bu söze uymuş ve o tarafa doğru gitmişlerdir. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Onlar, dünyada iken taatla emrolunmuşlardı ama buna hiç iltifat etmemişlerdi. Fakat şu anda herşeyden zor ve mükellefiyeti yüklenmede nasıl itaatkar ve uyumlu olabildiler." Bu da şu manayadır: "Onlar dünyada İken çekişmeyi ve karşı çıkmayı bir tarafa bıraksalardı, şimdi böyle bir zor mükellefiyeti istemeye istemeye üstlenme ihtiyacını duymazlardı." Velhasıl, "Bu, konuşamayacakları bir gündür" ifadesi, bu konuşmama işinin o vakitte sınırlı olduğunu gösterir. Mutlak (genel) bir ifadeyi, sözün başında geçen bir ifade ve sebeple kayıtlamak (kayıtlı saymak), örten meşhur bir şeydir. Bunun delili ise şudur: Mesela bir kadın, "Şu anda evden çıkmak istiyorum" dese, kocası da, "Eğer çıkarsan, boşsun" dese, kocanın mutlak ifadesi, kadının başlangıçta söylemiş olduğu ifade ile kaytılanmış (sınırlanmış) olur. Ayette de böyledir. Savunma Hakkı Verilmeyecek Mi? İkinci Soru: Ayetteki, "Onlara İzin de verilmeyecek ki özür dilesinler" ifadesi, onların bir mazeretleri olduğunu fakat bu mazeretlerini ortaya koymaktan engellendikleri vehmini verir ki böyle yapmak Hakim Allah'a uygun düşmez?.. Buna şöyle cevap verilir: Onların gerçekte bir mazeretleri yoktur. Fakat genelde kendilerine mazeret saydıktan birtakım bozuk ve yanlış hayaller kurarlar. Dolayısıyla da bu asılsız mazeretlerini söylemeleri için müsaade verilmez. Belki de bu asılsız mazeretleri, "Allah"ım, madem ki herşey Sen'in kaza ve kaderin, ilmin, dilemen ve yaratmanla olmuştur. Öyle ise bunlardan ötürü niçin bana azab ediyorsun" demeleridir. Fakat bu fasit bir mazerettir. Çünkü hiç kimse, mülk sahibini, mülkünde istediği ve dilediği gibi tasarrufta bulunmaktan engelleme hakkına sahip değildir. Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hak, "O peygamberlerden sonra, artık insanlar için, Allah'a karşı bir hüccetleri olmaması için, (Allah) müjdeleyici veuyancı olan nice peygamberler göndermiştir" (Nisa, 163) ve "Eğer biz onları, (peygamber göndermeksizin) bir azab ile yok etseydik, derlerdi ki: "Ey Rabbimiz, bize bir peygamber göndermeli değil miydin?" (Taha, 134) buyurmamış mıdır? Bu gibi ayetlerin hepsinin maksadı, insan için hiçbir mazeret bırakmama olduğu açıktır. Farzet ki insanın, kıyamet günü böyle bir mazereti fasittir. Fakat onun bu mazereti anlatmasına müsaade edilip de, sonra bunun yanlışlığı niçin anlatılmamıştır" denilirse, biz deriz ki: Mazeretler ve inzarlar, dünyada söz konusudur. Bunun delili, "Bir özür ve inzar olarak, zikri ilka edenlere yemin olsun ki..." (Mürselât, 5-6) ayetidir. Bunları yeniden tekrar etmenin faydası yok. Üçüncü Soru: Cenâb-ı Hak niçin (Fatır.36) ayetinde olduğu gibi, burada da niçin (......) dememiş, nûn'u düşürmemiştir? Cevap: Buradaki "fa", sadece atıf içindir. Dolayısıyla cümlesinin, bir cevab olduğunu kesinlikle ifade etmez, (Bakara 245) (Bakara, 245) ayetindeki de böyledir ve hem merfu, hem mansub olarak okunmuştur ma'tûf olduğu için merfû okumuştur. Çünkü eğer mansub okunacak olsaydı bu hiç şüphesiz onlara mazeret beyan etmeleri için izin verilmediğinden dolayı, mazeret beyanında bulunamadıkları zannını uyandırırdı ve bu da, onların mazeretleri olduğu halde bunu ortaya koymaktan menedildikleri zannını uyandırırdı. Bu ise mümkün değildir. Bu fiil merfu okununca mana, onlara mazeretleri hususunda müsaade edilmediğini, onlar da, kendilerine müsaade edilmediği için değil, aslında mazeretleri olmadığı için, mazeret beyan etmediklerini ifade eder. Hem sonra bu fiilin merfu okunmasının bir başka faydası da ayet sonlarına uyum sağlamasıdır. Çünkü bu sûrede, bütün ayet sonları vâv-nûn ile bitmiştir. Eğer bu, (......) şeklinde okunacak olsaydı ayet sonları ile uyum sağlamış olmazdı. Baksana Hak teâlâ, Kamer Sûresi'nde harekeli olarak (Kamer, 6) buyurmuş ve kât hareketi olarak okunmuştur. Çünkü bu sûrenin ayet sonlarındaki kelimeler, böyle harekeli olarak gelmişlerdir. Ama bir Talak Sûresi'nde aynı kelime (Talak, 8)şeklinde sükûn ile gelmiştir. Kıraat imamları bunlardan birincisinin harekeli, ikincisinin sükûn ile okunması hususunda ittifak etmişlerdir. Sebebi ise, bu ayet sonlarının, kendinden öncekilerle muvafakat sağlamasıdır. Herkesin Toplandığı Hüküm Günü |
﴾ 37 ﴿