45

"Gerçekten takva sahiplen, gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler. 'İşlemiş olduğunuz şeylere karşılık, haydi afiyetle yiyin, için." işte Biz, iyi hareket edenleri böyle mükafaatlandırırız. Yalan sayanların o gün vay haline!..".

Bil ki bu da kafirlerle ilgili tehdid ve azabların sekizinci çeşididir. Bu böyledir. Çünkü dünyada iken mü'minlerle-kafirler arasında alabildiğine bir husumet ve nefret vardır. İşte bu nefret ve husumet, kafirin mü'minin elinde, bir devlet ve güç görmesinden, kafire ölümü tercih edilecek birşey haline getirmiştir. Binâenaleyh Allahü teâlâ bu sûrede kafirlerin üzerinde her türlü azab, rüsvaylık ve cezanın toplandığını beyan edince, bu ayette de mü'minler için çeşitli saadet ve ikramların birlikte bulunacağını beyan etmiştir. Öyle ki kafir, kendisini alabildiğine bir zillet, bir bayağılık, bir rüsvaylık ve bir hüsran içinde, karşı tarafı, yani mü'minleri de izzet, ikram, şeref ve itibar içinde görünce, hayıflanması ve pişmanlığı kat kat artar ve son derece üzülür. İşte bu da, manevi (psikolojik) türden bir azabtır. Bundan ötürü Hak teâlâ, bu ayetlerin sonunda da, yine, "Yalan sayanların o gün vay haline..." buyurmuştur.

Bu ayetlerle ilgili bir kaç mesele var:

Birinci Mesele

Mukâtit ve Kelbî, ayetleri, "müttakilerin kelimesi ile, "şirk koşmaktan ittika eden sakınan" kimselerin kastedildiğini söylemişlerdir. Derim ki: Bence bu görüş, karşı çıkılamayacak doğru bir görüştür. Bunun delili şunlardır:

1) Şirkten ittika eden, korunan kimse için, o "muttaki"dir denilmesi mümkündür. Çünkü "şirkten ittika etme" ifadesi iki kelimeden meydana gelmiş mürekkeb (birleşik) bir mahiyettir (şeydir):

a) İttika etmek,

b) Şirk... Şu halde ikisi birlikte her nerede bulunursa, bu ikisini meydana getiren kelimeler de bulunmuş olur. Böylece hakkında, "O şirkten İttika etmiştir" denilebilecek herkes için, "O müttakîdir.." denilebileceği de sabit olmuş olur.

Bu konuda söylenebilecek en son söz şudur: Bu ayet, tefsire göre, sakınılacak şey ne olursa olsun onlardan sakınan her bir kimseye şamildir. Fakat bunun bu manada olması, yaptığımız izahı zedelemez. Çünkü bütün küfür çeşitlerinden korunmayan herkesi tahsis (yani istisna) etmiş olur. Dolayısıyla bunlar dışında kalan şeyler hakkında bir hüccet olarak kalmıştır. Çünkü "tahsis" gören âmm (genel) ifade, tahsis gördüğü hususların dışında hüccet olmaya devam eder.

2) Bu sûre başından sonuna kadar, kafirleri, inkarlarından ötürü azarlamaya ve onları korkutmaya dayanan ayetler ihtiva etmektedir. Binâenaleyh bu ayetin de bu maksat için getirilmiş olması gerekir. Aksi halde bu sûre, nazmı ve tertibi bakımın- bozuk olmuş olur. Nazm, yani ilgi ve irtibat bu va'd, sırf imanları sebebiyle, mü'minler için olması halinde sağlanmış olur. Çünkü inkarları sebebiyle kafirlere yönelik tehditler daha önce geçince, küfürden caydırmaya bir sebep olsun diye, bu şeylerin, imanları sebebiyle mü'minlere va'dedilen şeyler ile birlikte zikredilmeleri gerekir. O şeylerin, taatları sebebiyle mü'minlere va'dedilen şeylerle birlikte zikredilmesi, bu nazma ve tertibe uygun düşmez. Anlattıklarımız ile, ayetteki "muttakiler" (takva sahipleri) ifadesi ile, şirk ve küfürden korunan herkesin kastedildiği sabit olmuş olur.

3) Lafzı kamil olan (tam) manasına hamletmek daha evladır. Ittika çeşitlerinin en kamil ve tamı ise, inkar ve şirkten ittika etme, korunmadır. Binâenaleyh muttaki lafzını bu manaya almak daha evla olur.

Mû'minlere Üç Çeşit Ödül

Allahü teâlâ, kafirleri üç kollu o gölgeye gönderince, buna mukabil mü'minler de üç çeşit nimet hazırlamıştır:

1) "Muttakiler, gölgeler ve pınarlar içindedirler" ifadesinin anlattığı nimetler... Buna göre sanki "cehennemliklerin gireceği gölge, gölgeleyici, yanmaktan ve susamaktan alıkoyucu değil. Ama muttakilerin gireceği göige, gerçekten ve yanmalarını giderecek tatlı su gözeleri vardır. Yanlarında da canlarının çektiği her türlü meyve var" denilmek istenmiştir. Cenâb-ı Hak kafirlere, "üç kollu o gölgeye gidin" deyince, muttakilere de, "afiyetle yiyin, için" buyurmuştur. Binâenaleyh bu müsaade, ya arada hiç vasıta olmaksızın Allahü teâlâ tarafından söylenmiş olur ki bu ne büyük bir şereftir! Yahut da melekler tarafından, bir ikrarı olmak üzere söylenmiştir.

Ayetteki, zadesi, "kendisinde hastalık yapma, boğazda durma gibi özellikler bulunmayarak, sırf lezzetli olarak yiyin için" demektir.

"Yiyin, İçin!" Emri İzin İfadesi Midir?

Alimler, ayetteki, "Yiyin, için" ifadesinin bir emir mi, yoksa bir tazim mi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Ebü Hâşim, "Bu bir emirdir. Allah bu emri ile, onların yemelerini, içmelerini kastetmiştir. Çünkü onların sevinci, bununla artar. Onlar, Allahü teâlâ'nın, amellerine karşılık bir mükafaat olarak kendilerine bunu verdiğini anladıklarında, Allah'a ta'zimleri arttığı gibi, bununla bizzat yeme ve içmelerini istediğini de anlamış olurlar" demiştir. Ebû Ali ise, "bu bir emir değildir. Allahü teâlâ bununla, ikramı kastetmiştir. Çünkü emir-nehiy, ancak mükellefiyet zamanında, yani dâr-ı dünyada söz konusudur, ahirette olmaz" demiştir.

Cennet Amel Karşılığı Mı?

"Amel (ibadet) mükafaati gerektirir. (Allahü teâlâ'nın bu mükafaatı vermesi vacibtir)" diyenler, ayetteki işlemiş olduğunuz şeylere karşılık..." ifadesinin "bâ" (karşılık) edatına tutunmuşlardır. Ama bu zayıftır. Çünkü buradaki "bâ", izafet içindir. Cenâb-ı Hak bu ameli, o mükafaatın bir alameti-işareti kılınca, bu ameli yapmak, o mükafaatı elde etmeye ulaştıran bir alet gibi olmuş olur. Ayetteki, "Şüphe yok ki Biz, iyi hareket edenleri böyle mükafaatlandırırız" ifadesinden, kafirlerin elde edemeyeceği bu muazzam nimetleri onlara hatırlatmaktır. Böylece onlar, eğer dünyada iken muttaki ve muhsinlerden olsalardı, işte böyle güzel mükafaatlar elde edeceklerini, bunu yapmadıkları için, içine düştükleri o azaba düştüklerini anlayacaklar.

Kafirlerin Dünyadan Azıcık Yararlanması

45 ﴿