26"Orada, ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tadarlar. Sadece bir kaynar su... Bir de irin. Uygun bir ceza olarak..." ayetinin ifâde etmiş olduğu husustur. Bu ifade ile ilgili olarak birkaç mesele vardır: Eğer biz, Zeccac'ın görüşünü tercih edersek, bu ifade, kendinden önceki ifade ile ilgili olmuş olur, daki zamir de, (......) kelimesine raci olmuş olur. Yok eğer bunu benimsemezsek, bu ifade, yeni başlayan müste'nef bir kelam olmuş olur. daki zamir de, "cehennem"e raci olmuş olur. Ayetteki, (......) kelimesiyle ilgili olarak şu iki izah yapılabilir: a) Bu, bilinen serinlik, soğukluk anlamındadır. Buna göre ayetin manası, "Onlar, onca hararete rağmen, orada, ne serin bir rüzgar, ne ateşe mani olacak gölge vesilesiyle bir rahatlık tadarlar; ne de, susuzluklarını dindirecek ve içlerinden o yangını silip süpürecek bir içecek bulabilirler... Velhasıl, onlar orada, ne serin bir hava, ne de soğuk bir su bulabilirler" şeklinde olur. b) Ayetteki, (......) kelimesiyle "uyku" kastedilmiştir. Bu, Ahfeş, Kisaî, Ferra, Kutrub ve Kıtbî'nin görüşüdür. Ferrâ şöyle demektedir: "Uykuya denilmiştir, çünkü uyku, kişiyi rahatlatır, serinletir. Çünkü, susamış bir kimse uyuduğu zaman, uyku vasıtasıyla serinler." Ebû Ubeyde ve Müberred, buradaki (......) kelimesi ile, "uyku"nun kastedildiğini beyan etmek için de şairin şu beytini delil getirmişlerdir: "O sevgilinin dudakları benim yanağımda soğudu. Beni ona karşılık vermekten alıkoyan, sadece uyku oldu." Burada berd, görüldüğü gibi uyku manasında kullanılmıştır. Müberred şöyle demektedir: şeklinde, Arapların söyleyegeldiği bir atasözü vardır ki, bu, "Bana, uyumama ihtiyaç bırakmayacak miktar bir serinlik isabet etti, dokundu... (Onu elde ettim)" demektir. Bil ki, birinci görüş daha evladır. Zira, lafzı, meşhur ve hakiki manasına hamletmenin mümkün olduğu yerlerde, onu nadir, garib ve mecazi bir manaya hamletmenin anlamı ve gereği yoktur. İkinci görüşü benimseyenler, bu görüşlerini isbat sadedinde şu iki şeyi delil getirmişlerdir: 1) Arapça'da, "soğuğu taddım" denilmez, ama "uykuyu taddım" denilir. 2) Cehennemlikler "zemherî'nin soğuğunu tadacaklardır. Binâenaleyh, "Onlar, soğuğu tadmamışlardır" denilemez... Farzedelim ki, bu serinlik ve soğukluk, kendisi yüzünden onların (ferahlık) değil, eziyyet duydukları bir serinlik olsun.. Ama ne olursa olsun, onlar bir serinlik tadacaklardır. Bu delillerden birincisine şu şekilde cevap verebiliriz: "Soğuğu, serinliği tadma" deyimi, mecaz olduğu gibi, "uykuyu tadma" deyimi de mecazdır. Bir de, ayetteki cümlesiyle "Onlar, o cehennemde serin bir havayı, ne de soğuk bir nefesi teneffüs etmezler.." manası kastedilmiştir. Halbuki, solunan havanın geçtiği yer, ağız ve burundur. Binâenaleyh, "tadma" ifadesinin buralarda kullanılması, mümkündür. İkincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: Cenâb-ı Hak, dememiş, tam aksine buyurmuştur ki, bu, "tek bir serinlik" demek olup, bu da, "kendisinden istifade edecekleri ve rahatlayacakları serinlik..." demektir. Bazıları, (......) kelimesinin, erimiş tunç, eriyik anlamına geldiğini söylemişlerdir ki, bu, yanlıştır. Tam aksine, hamîm", alabildiğine sıcak, kaynar su, anlamındadır. Alimler, (......)'nın ne demek olduğu hususunda da şu izahları yapmışlardır: 1) Ebû Muaz şöyle demektedir: "Ben hocalarımdan, bu kelimenin, aslında Farsça bir kelime olduğunu, daha sonra Arapça'ya geçtiğini ve Farslıların bu kelimeyi, pis buldukları şeyler hakkında kullandıklarını ve buna, "gâsâk" dediklerini duymuştum..." 2) (......) "takat getirilemeyecek derecede soğuk" anlamındadır ki bu, "zemherîr" diye adlandırılan şeydir. 3) (......) cehennemliklerin gözlerinden, derilerinden akan irin, cerahat, ter vb. pis, nemli, yapışkan şeylerdir. Halil'in kitabında, "Gözü, yaş, irin akıttı; çapaktandı.." şeklinde yer almaktadır: 4) (......) kokmuş, kokuşmuş şey anlamındadır. Bunun delili ise, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen şu hadistir, "Şayet bir kova "gassâk", dünyaya dökülseydi, dünyadakilerin hepsi kokardı... Benzer Hadisi, Tirmizi, Cehennem, 4 (4/7071); Mtemd, 3/28. 5) (......) karanlığını döken, karanlık, anlamındadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Çöktüğün dem, gecenin karanlığının şerrinden..."(Felak,3) buyurmuştur. Binâenaleyh da, tıpkı, karanlık bir şeyden irkilmesi gibi, Ürküntü duyulan şey, hoşa gitmeyen siyah bir içecek anlamına gelir. Bunu iyice kavradığına göre, şimdi biz, şöyle diyebiliriz: "Eğer (......) kelimesini, "alabildiğine soğuk" anlamına alırsak, ayetin takdiri, "Onlar orada, "gassâk" dışında bir serinlik; "hamfm" dışında da bir içecek tadamazlar" şeklinde olur. Ancak ne var ki, bu iki ifadenin ikisi birden ayetlerin nazmından dolayı getirilmiş olup, bunun şiirdeki delili, İmriu'l-Kays'ın şu beytidir: "Kuşların kursakları, nemli ve kuru olmaları bakımından sanki, yuvalarında çişde ve çürümüş hurmaların bulunmasına benzer." Bu beyitte, kuşların kursakları, nemli olma bakımından, çişdeye; kuru olma bakımından da, çürümüş hurmaya benzetilmiştir. Ama biz, "irin" yahut "kokuşmuş yeş ile tefsir edersek, ayetteki hamîm ve gassâk istisnasının, ya, hem soğuk, hem içeceğe raci olması; yahut da sadece içeceğe has olması ihtimal dahilindedir. Bunlardan birinci ihtimale gelince, kelamın takdiri, "Onlar orada, alabildiğine kaynamış olan hamfm ile, kokuşmuş irinden başka bir içecek tadmazlar" şeklinde olur. İkinci ihtimale göreyse ayetin takdiri, "onlar orada, alabildiğine kaynamış sudan başka bir içecek tadmazlar; yahut, "Onlar orada, kokuşmuş irinden başka bir içecek tadmazlar.." şeklinde olur. Ne murad ettiğini ise, Allah daha iyi bilir. Buna göre şayet, "İrin, içilmez! Peki daha nasıl, içecek şeylerden istisna edilmiştir!" denilirse, biz deriz ki: Bu bir kere sıvıdır. Dolayısıyla, bu demektir ki, o, brr nebze dahi olsa içilebilir cinstendir. Şimdi bunun içilebilir birşey olmadığının sabit olması halinde, bu, istisna-i munkatı olmuş olur ki, bunun izahı da malumdur. Hamza, Kisâî ve Hafs'ın rivayetine göre Asım, şedde ile (......) şeklinde okumuşlardır ki, buna göre bu kelime,"seyyâl, akıcı" anlamında, vezninde olmuş olur.Diğer kıraat imamları da şeddesiz olarak şeklindeokumuşlardır ki, bu da "şerâb - içecek..." kelimesi gibi olmuş olur. Birinci okuyuşagöre bu ifade sıfatı, ikinci okuyuşa göre, içim olmuş olur. Bil ki, Allahü teâlâ, kafirlerin çeşitli cezalarını açıklayınca, bundan sonra bu cezanın uygun bir ceza olduğunu da beyan etmiştir, ifadesinin manası hususunda şu iki izah yapılabilir: 1) Allahü teâlâ onların ileri derecede isyan etmeleri, günah işlemeleri sebebiyle, onların başına ileri derecede şiddetli bir cezayı getirmiştir. Binâenaleyh bu ceza, o günaha denk ve uygun olmuş olur. Bu manaya göre bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Bir kötülüğün karşılığı, onun dengi olan bir kötülüktür" (şûra,40) ayeti gibi olmuş olur. 2) Bu ceza, hak edilenden fazla veya noksan olmadığı için, uygun ve denk bir cezadır. Nahivciler de, bu hususta şöyle bir takım izahlar yapmışlardır: 1) Arapça'da, (......) ve (......) kelimesi, aynı anlamındadır. Buna göre kolamın takdiri, şeklinde olmuş olur. 2) Bu kelime, mef'ûl-i mutlak olarak, mansubtur. Buna göre takdiri mana, "Amellerine uygun olan bir ceza olarak.." şeklinde olmuş olur. 3) Bu ceza, masdar ile nitelenmiştir. Bu tıpkı, "bu hususta çok ileridir; kâmildir..." anlamında olmak üzere, "Falanca, bir lütuf ve keremdir..." denilmesi gibidir. İşte, ayette de böyledir. O ceza, hak edilene uygun olma bakımından kâmil ve tam uygun bir ceza olunca, (......) kelimesi "uygun, muvafık" kelimesiyle nitelenmiştir. 4) Burada bir muzaf hazfedilmiş olup, kelamın takdiri,"uygunluk ve tenasüb taşıyan bir ceza..." şeklindedir. Ebû Hayvede, yine aynı kökten olmak üzere, vezninde,"çok uygun..." şeklinde okumuştur. Buna göre şayet, "Sonsuz derecede şiddette ve de sonsuz olan bu azab, bir anlık küfüre nasıl denk düşebilir? Üstelik, ehl-i sünnete göre kişinin küfrü, Allah'ın yaratması ve icadıyla olduğuna göre, bu, buna nasıl uygun ve denk olabilir? Mutezile mezhebine göreyse, Allah'ın, onların iman etmeyeceğine dair ilmi bulunduğu için, onların iman etmeleri bizzat bu ilme terstir.. Binâenaleyh, bu iki zıt şeyden birisi var iken, buna aykırı olan diğerini varlık alemine getirmeyi ve sokmayı teklif etmek, lizatihi imkansız olur. Ve de bu, iki zıddı bir arada bulundurmayı teklif olmuş olur. Dolayısıyla, bu denli ve sürekli olan bu azab, daha nasıl suça uygun ve muvafık olur?" denilirse, biz deriz ki: Allah, dilediğini yapar, istediğine hükmeder.. Bil ki, Allahü teâlâ, bu cezanın kısaca, onların işledikleri suça uygun olduğunu beyan edince, onların işledikleri suç çeşitlerini de ele almıştır. Bunlar burada, şu iki çeşit olarak varid olmuşlardır. Bunlardan birinci çeşidi, Cenâb-ı Hakk'ın, |
﴾ 26 ﴿