28

"Bizim ayetlerimizi alabildiklerine yalan sayıyorlardı..."

ayetinin anlattığı husustur.

Bil ki, insanda bulunan "nefs-i nâtıka'nın, biri nazarî, biri de amelî olmak üzere, iki kuvveti vardır. İnsanın kemali ve mükemmelleşmesi ise, zatı gereği, hakkı; kendisiyle amel etmek için de hayrı, güzeli ve iyiyi görüp tanımasında yatmaktadır. İşte bundan dolayı, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Ey Rabbim, bana bir hüküm bahşet ve beni salihlere kat... "(Şuara. 83) demiştir. Binâenaleyh, "Bana bir hüküm bahşet" cümlesi, onun nazarî kuvvetinin mükemmelliğine; "beni salihlere kat..." cümlesi de, amelî kuvvetinin mükemmelliğine bir işarettir. İşte burada, Allahü teâlâ, bu kimselerin bu iki şey hususunda hallerinin adi ve düşük mertebede olduğunu beyan etmiştir. Amer kuvvetleri hususunda, bu kuvvetlerinin bozulduğuna, "Çünkü onlar, hiçbir hesabı ummuyorlardı..." cümlesi ile dikkat çekmiştir ki bu, "Onlar, kötülük ve çirkinlik namına ne varsa, hepsini yapmışlar; taat, iyi ve güzel namına ne var ise, hiçbirine arzu duymamıştandır" demektir. Nazari kuvvetlerine gelince, bunun da bozulduğuna, Cenâb-ı Hak, "Bizim ayetlerimizi alabildiklerine yalan sayıyorlardı..." ayeti ile dikkat çekmiştir ki, bu da, "Onlar, kalbleriyle hakkı inkar ediyor ve batılda ısrar ediyorlardı.." demektir.

Yaptığımız bu tefsiri iyice kavradığın an, Hak teâlâ'nın, onların kötülük ve fesat hususunda daha fazlasının yapılmasının aklen mümkün olmadığı bir noktaya vardıklarını beyan ettiği ortaya çıkmış olur. Binâenaleyh, onların fiil ve hareketleri bu şekilde olunca, buna uygun düşen de, işte bu büyük ceza olmuş olur. Bununla, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesiyle anlatmak istediği şeyin doğruluğu sabit olmuş olur. Kur'ân'ın incelikleri ne acayip ve yücedir! Ne var ki, bunca zaman geçmesine rağmen, bunlar hiç kimsenin dikkatini çekmemiştir. Bu sırları bilmeyi bu zayıf kulunun tahsis edip lütfettiği için, O'nun sanının ve burhanının yüceliğine uygun ve muvafık bir hamd, işte O'na olsun...

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bizim ayetlerimizi alabildiklerine yalan sayıyorlardı..." ifadesi, onların, tevhid, nübüvvet, meâd hususundaki delillerin tümü ile, serî hükümleri ve Kur'ân'ı yalanladıklarını gösterir ki, bu da, onlardaki nazari kuvvetin düşüklük, fasit oluş ve dosdoğru yoldan uzak bulunmada en son noktaya varıp dayandığına delalet eder. Ayetteki (......) kelimesi, (......) demektir. Çünkü, (......) de, "tefti" babının masdarlarındandır. Nitekim Zeccâc. "Andolsun ki, o beni, karşılanması ve giderilmesi şifa ve deva yerine geçen ihtiyaçlar ve (başkalarıyla) birlikteliklerden müstağni kıldı..." şeklinde bir beyit nakletmiştir ki, bu beyitte geçen (......) kelimesi (......)-(......). Ferra (......) kelimesinin, Yemen ait fasih bir lehçe olduğunu söylemiştir ki, bunun bir benzeri de, "Gömleği iyice yırttım..." deyimidir. O sözür şöyle devam eder: "Merve üzerinde iken, onlardan bir bedevi bana görüşümü sorarak, "Sen, tatlıyı mı daha çok seversin, yoksa şırayı mı?" dedi." Keşşaf sahibi de şöyle demiştir: "Ben, bir ayeti tefsir ediyordum. Ta o sırada bedevilerden birisi, "Sen bu ayeti, daha önce hiç duyulmamış bir şekilde yorumladın!" dedi.." Bu kelime şeddesiz olarak (kizâben) şeklinde de okunmuştur. Bu hususta da şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, yine (......) fiilinin masdarıdır. Delili ise şairin,

"Onu ya yalanladım, ya da doğruladım. Doğrusu şu ki, kişiye, yalanlaması (ya da, yalan söylemesi) fayda verir" şeklindeki beytidir. Ve bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah sizi yerden, bir bitirişle bitirdi..." (Nuh, 17) ayeti gibidir ki, buna göre ayetteki ifadenin takdiri, "Onlar ayettekini yalanladılar. O halde bu demektir ki, onlar iyice yalanladılar.." şeklindedir.

b) Bu kelime, (......) tarafından mansub olması; çünkü bu ifade "yalan söylediler.." anlamını kapsamaktadır. Sebebiyse, hakkı her yalanlayan kimsenin, aynı zamanda yalancı da olmasıdır.

c) (......) kelimesinin, "karşılıklı olarak birbirine yalan söylemek" anlamına alınması.. Bu durumda mana, "Ayetlerimizi yalanladılar da, böylece, karşılıklı olarak birbirlerine yalan söyleyip, birbirlerini aldattılar." şeklinde olur. Yahut da, "Birbirlerine yalan söyledikleri halde ayetlerimizi yalanladılar..." şeklinde olur. Çünkü, müslümanların yanında oldukları zaman onlar yalan söylüyorlar, onların yanında bulunduklarında da müslümarlar yalan söylüyorlar, böylece de aralarında, bir karşılıklı aldatma (el-mukâzebe) meydana geliyordu. Yine bu ifade "yalancı" kelimesinin çoğulu olarak, şeklinde de okunmuştur. Yani, "Onlar, yalancılar oldukları halde ayetlerimizi yalanladılar" demek olur. Bazan da (......) kelimesi, tekil anlamda olup, yalan söylemede aşırılığı ifâde eder. Meselâ, "çok iyi adam" "çok cimri insan" demen gibi, yine "çok yalan söyleyen adam" demen bunun gibidir. Böylece kelime, fiilinin masdarının sıfatı olup, "Onlar, yalanı çok aşırı ve ileri noktada bulunan bir yalan ile ayetlerimizi yalanladılar" şeklindedir.

Her Şey Kaydedilmiştir

Bil ki Cenâb-ı Hak, onların kuvve-i ameliyye ile kuvve-i nazariyyedeki durumlarının fesat ve bozulmuşluğunun en uç noktalara ve en ileri mesafelere varmış olduğunu beyan edince, daha sonra kemmiyet ve keyfiyet bakımından bu halleri tafsilatının Kendisine malum olup, bunlar sebebiyle hak edilecek ilahi ve cezanın mikdarının Kendisince bilinmekte olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:

28 ﴿