14"Görmedin mi, Rabbin nice yaptı Âd'a, yani o, şehirlerde bir benzeri yaratılmayan, sütunlar sahibi İrem'e ve vadilerde kayaları oyan Semûd'a, o kazıklar sahibi Firavun'a... Bütün bunlar, memleketlerde azgınlık yapanlardı. Binâenaleyh oralarda fesadı çoğaltmışlardı. Bundan dolayı Rabbin de üzerlerine bir azab kamçısı yağdırıverdi. Çünkü Rabbin şüphesiz ki gözetlemededir". Bil ki kasem (yemin)in cevabı ile ilgili iki izah var: 1) Kasemin cevabı, "Rabbin şüphesiz ki gözlemededir" ayetidir. Kasem ile cevabı arasındaki ayetler ise, mu'tarıza (ara) cümleleridir. 2) Keşşaf sahibi "Kasem edilen şey (yani cevaba), mahzuf ve takdiri, "Şüphesiz kafirlere azab edeceğiz" şeklindedir. Buna, "Görmedin mi Rabbin nice yaptı Ad"a..." (Fecr, 89/6) "Üzerlerine bir azab kamçısı yağdırıverdi" (Fecr, 89/13) âyetleri delalet etmektedir demiştir. Bu izah, birincisinden daha uygundur. Çünkü muksem aleyh, yani hakkında yemin edilen şey belirlenmeyince (açıkça zikredilmeyince), insanın zikri herbir tarafa (ihtimale) gidiyor. Bu ise, korkutmada daha tesirli oluyor. Bundan sonra kafirlere verilen azab beyanı gelince bu, hakkında öncelikle yemin edilen şeyin o olduğuna delalet etmiştir. Bu, "bilmiyor musun?" demektir. Çünkü bu hususlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in görmüş olması mümkün olmayan şeylerdendir. Burada, "bilme" manasında "görme" kelimesi kullanıldı. Çünkü Âd, Semûd ve Firavun ile ilgili haberler tevatüren nakledilmişlerdi. Çünkü Âd ve Semûd, Arab beldelerinde yaşamış idiler. Firavun'un beldesi de, Arab diyarına bitişik (yakın) idi. Tevatür ile gelen haberler ise, zarurî (kesin) ilim ifade eder. Zarurî ilim de, kuvvet, açıklık ve şüpheden uzak olma açısından, "görme" gibidir. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, "bilmiyor musun, elbette biliyorsun" manasında, "Görmedin mi?" buyurmuştur. "Görmedin mi?" ifadesi, her ne kadar zahiren Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hitab ise de, bunu bilen herkesi içine alan umûmî bir hitabtır. Allahü teâlâ'nın, onların hikayelerini (haberlerini) zikretmesinin maksadı, bunun, kafirler için, Âd, Semûd, Firavun ve kavmini helake götüren böylesi şeylere devamdan alıkoyucu bir şey mü'minler için de imanda sebata teşvik eden birşey olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın "Âd'a, yani sütunlar sahibi İrem'e" ifadesiyle ilgili birkaç mesele vardır: Allahü teâlâ burada geçmiş kafirlerden üç fırkanın (kavmin) kıssasını zikretti. Bunlar Âd, Semûd ve Firavun'un kavimleridir. Cenâb-ı Hak, "Bundan dolayı Rabbin de üzerlerine bir azab kamçısı yağdırıverdi" buyurarak, özet şeklinde onların azablandırılışını anlattı, bu azabın nasıl olduğunu beyan etmedi. Hakka Sûresi'nde ise, "Semûd'a gelince, onlar hadden aşırı (korkunç bir ses) ile helak edildiler. Âd'e gelince, onlar da uğultulu, azgın bir fırtına ile helak edildiler... Firavun da, ondan öncekiler de, altüst olan (beldeler) de, hep o hatayı işlediler" (Hakka, 69/5-9) buyurarak, bu sûrede böyle müphem (kapalı özet) olarak ifade edilen hususu açıklamıştır. Âd, Âd b. Avs b. İrem b. Sâm b. Nuh'un soyundan gelen kabiledir. Bunun ismi, kabilesine isim olarak verilmiştir. Nitekim Haşimoğullarına "Hâşim"; Temimoğullarına "Temîm" denilmiştir. Sonra bu kabilenin önce yaşamış olanlarına; Âdu'l-ûlâ" (ilk Âd) denilmiştir. Allahü teâlâ da, "Âdu'l-ûlâyı (ilk Âd'ı) Allah helak etti" (Necm, 53/50) buyurmuştur. Yine bu kabilenin sonrakilerine de, "Âdu'l-Ahire" denilmiştir. "İrem", Âd'ın dedesinin adıdır. Bu ayetteki "İrem" kelimesi ile ne kasd edildiği konusunda birkaç görüş var: 1) Âd kabilesinin öncekileri Âdu'l-Ûlâ diye isimlendiriliyorlardı. Bundan dolayı onlar, dedelerinin ismi ile isimlendirilerek, "İrem" diye de anılırlardı. 2) İrem, onların yaşadıkları beldenin ismidir. Bu beldenin, İskenderiyye olduğu veya Şam olduğu söylenmiştir. 3) İrem, Âd kavminin alametleridir. Onlar bu alametleri minare şeklinde ve kabirler şeklinde yapıyorlardı. Ebû Dukayş "Urum, Âdın kabirleridir" demiş ve şu şiiri okumuştur: "Orada, yılan başlarına benzeyen mezarlar vardır." Bazıları, İrem'in Iskenderiyye veya Şam olduğunu söyleyenleri tenkid etmiş ve "Çünkü Âdın yerleri, Amman ile Hadramevt arasındadir. Burası da, çöl ve kum diyarlarıdır. Nitekim Allahü teâlâ, "Âd'ın kardeşi (Hûd'u) da hatırla. Hani o (çöldeki) Ahkâfdaki kavmini inzar etmişti" (Ahkaf, 46/21) buyurmuştur. İskenderiyye ve Şam ise, çöl memleketi değiller" demişlerdir. "İrem" kelimesi, ister kabile ismi, ister bir yer ismi olsun, hem marife, hem müennes olduğu için, gayr-ı munsarıftır. "İrem" kelimesinin irab bakımından iki izah şekli var: Çünkü eğer onu, kabile ismi sayarsak, "Âd" kelimesinin Ûlâ olduğunu anlatmak için gelmiş olur. Eğer bu kelimeyi Âd kavminin yurdlarının veya alametlerinin ismi sayarsak, "İrem'in ehl-i Âd" takdirinde olmuş olur ve sonra muzaf olan, "ehl" kelimesi hazfedilmiş, muzafun ileyh olan "İrem", onun yerine geçmiş olur. "Köyün ahalisine sor" manasında, "Köye sor" ifadesinde olduğu gibi... Bunun böyle olduğuna, İbn Zübeyr'in ifadeyi, izafetle “Âdi İrami” şeklinde okuyuşu da delalet eder. Hasan, iki fethalı olarak “Erame” şeklinde okumuştur. Bu, tahfif ile, râ'nın sükunu üzere, “İrme” şeklinde de okunmuştur ki bu “Bi Âdi İrami zati'l-imâdi” şeklindeki kıraat gibidir. Yine bu, "İrem" kelimesinin, "zati'l-imâd"a izafesi ile “Feale Rabbuke” şeklinde “Bi Âdi İrami zati'l-imâdi” den bedel olmak üzere “Bi Âdi İrami zati'l-imâdi” şeklinde de okunmuştur ki takdiri şöyledir: "Görmedin mi ki Rabbin Âd'a nasıl yaptı, direkler sahibini çer-çöp haline getirdi." Ayetteki, “Zâti'l-imâdi” "direk sahibi" ifadesiyle İlgili olarak iki mesele var: “Zâti'l-imâdi” İfadesinin İrabı Bu kelimenin irabı hususunda iki izah vardır; bu böyledir, zira biz şayet, “İrame” kelimesini, o kabilenin ismi olarak alırsak, mana, "Onlar, bedevi idiler ve çadırlarda oturuyorlardı. Çadırda ise, mutlaka "imâd" bulunuyordu" şeklinde olur. Buna göre "imâd" (reis, başkan) manasında olmuş olur. Bazan da bu kelime “el-umud” kelimesinin çoğulu olmuş olur. Yahut da, “Zâti'l-imâdi” ifadesiyle, onların uzun boylu oldukları kastedilmiştir. Bu, onların boylarının, direklere benzetilerek ifade edilmesinden elde edilen bir manadır. Bu ifadeye, "Yüksek bina sahipleri..." manası da verilmiştir. Yok eğer biz, bu kelimeyi, kabîlenin ismi değil de, beldenin ismi olarak ele alırsak, buna göre mana, "O beldeler, sütunlu, yani direkler üzerine bina edilmiş yapılardan meydana gelmişti.." şeklinde olur. Çünkü onlar, direkleri dikiyor, bunlar üzerine de köşkler dikiyordu.. Çünkü Cenâb-ı Hak bunları vasfederken, "Siz, her yüksek yerde bir alamet bina edip eğlenir misiniz?" (Şuarâ, 26/128) buyurmuştur. Yani, "Alametler ve yüksek binalar mı..." demektir. Rivayet olunduğuna göre, Âd'ın, birisi Şeddâd, diğeri de Şedîd adında iki oğlu vardı. Derken, bunlar kral oldular ve her tarafı ezip geçmeye başladılar. Daha sonra Şedîd ölüverdi, iş de, tamamen Şeddâd'a kaldı. Derken Şeddâd, dünyaya hakim oldu ve nerdeyse bütün dünyanın mülkiyetini ele geçirdi. Bu arada, "cennet" sözünü duydu. Bunun üzerine, "Cennet gibi bir yer yapın.." dedi. Dolayısıyla, üçyüz yıl içinde Adn Sahralarının bir kısmında, İrem'i kurdu. Ömrü, dokuzyüz yıldı.. Bu, köşkleri, altın ve gümüşten; sütunları, zebercet ve yakuttan olan büyük bir şehirdi. Ve burada, her türlü ağaç türü ve nehirler, çaylar vardı. Buranın yapımı tamamlanınca, memleketinin halkıyla birlikte buraya hareket etti. Buraya bir gün bir gecelik mesafeye gelince, Allahü teâlâ onlara, semâdan bir sayha (kasırga, nara) gönderdi de, böylece de onlar helak oluverdiler... Abdullah ibn Kilâbe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir. O bir gün, devesini aramak için evinden çıkar... Derken, Şeddâd'ın yaptırdığı bu cennetimsi kente ulaşır. Ve orada bulunan şeylerden taşıyabildiği kadar alır. Bu haber Muâviye'ye ulaşır. Bunun üzerine o, Abdullah ibn Kelâbe'yi huzuruna çağırtır, o da orayı ona anlatır. Derken, Ka'bû'l-Ahbâr'a haber salar ve bu durumu ona sorar. O da, "Bu, Zâtu'l-İmâd olan İrem'dir. Oraya, senin zamanında, buğday tenli, kır saçlı, kısa boylu, kaşı ve boynu üzerinde beni bulunan ve devesini aramak için evinden çıkan müslüman birisi oraya girecek..." der. Sonra Muâviye, etrafına döner, Abdullah ibn Kilâbe'ye bakar ve "Allah'a yemin ederim ki, işle bu, o adamdır" der. Cenâb-ı Hakk'ın "şehirlerde bir benzeri yaratılmayan..." ifâdesine gelince, “Misluhâ”daki “Mâ” Zamiri, Neye Racidir? “Misluhâ”daki “Mâ” zamiri, neye racidir? Bu hususta şu izahlar yapılabilir: 1) "Onun gibisi, yani, cüsselerinin büyük, kuvvetlerinin çok olması ve şehirlerinin büyüklüğü hususunda Âd gibisi yaratılmamıştır. Zira, onlardan, bir adamın boyu, dörtyüz zira idi. Kocaman taşlar, yüklenip, onları bir topluluk üzerine atıp, böylece de o topluluk helak olabiliyordu." 2) Bu, "Şeddâd"ın şehri gibisi, bütün dünya beldeleri içinde yoktur, yaratılmamıştır" demektir. İbn Zübeyr, "Allah böylesini yaratmadı" anlamında, “Lem yahluku mislehâ” şeklinde okumuştur. 3) Bu zamir, “El-imâdu” kelimesine racidir. Buna göre mana, "Böylesi sütunlar, hiçbir beldede yaratılmadı.." şeklinde olur. Bu izaha göre “El-imâdu” kelimesi “El-umudu” kelimesinin çoğulu olmuş olur. Bu kıssanın anlatılış maksadı, kafirleri inkardan men etmek ve caydırmaktır. Çünkü Allahü teâlâ, küfürleri ve peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle, Kendisine karşı koyan kimseleri, işte böylesi bir biçimde helak ettiğini beyan buyurmuştur. "Binâenaleyh, ey Mekke kafirleri (eskilere nisbetle) siz daha aciz ve güçsüz olduğunuza göre küfrünüzü sürdürmeniz halinde, böylesi şeylerin sizin de başınıza geleceğinden sizin daha fazla endişe etmeniz gerekir" demek istemiştir. "ve vadilerde kayaları oyan Semûd'a..." ayeti hakkında Leys şöyle demektedir: Câbe ve cevb: Bir şeyi kesmek, demek olup, bu tıpkı, cebin kesilip oyulması gibi bir manayı ifade eder. Çünkü Arapça'da “Câbe, yecubu, cevben” denilir. Ferrâ, buna “Câbe, yecibu, ceyben” şeklinde de kullanılabileceği hususunu da ilave eder. Çünkü Arapça'da, "Oraya tırmandım ve orasını oydum, kestim.." manasında “Cubtu'l-bilâde cevben” denilir. İbn Abbas da şöyle der: "Onlar, beldeleri oyuyor, orada evler, kavimler ve istedikleri her türlü binayı yapıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Ve dağlardan evler oyuyorsunuz..." (Şuara, 26/149) buyurmuştur." Dağları, kayaları, yumuşak taşları... yaratanların ilkinin Semûd kavmi olduğu ve bunların, binyediyüz şehir yaptıkları ve bunların hepsinin de taştan olduğu ileri sürülmüştür. Cenâb-ı Hakk'ın “Bi'l-vâdi” ifâdesine gelince, Mukâtil buna, "o beldelerin vadilerinde..." manasını vermiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "o kazıklar sahibi Firavun'a..." ifâdesine gelince, bu husustaki detaylı açıklamamız (Sad, 38/12) ayetinin tefsirinde geçmişti. Ama biz diyoruz ki, şu anda burada da şu izahlar yapılabilir: 1) Buna, "kazıklı" denmesinin sebebi, askerinin çokluğundan ve bir yere konakladıkları zaman kurdukları çadırdan ötürüdür. 2) Firavun, insanlara azab ediyor ve onları, ölünceye değin, kazıklara bağlıyordu.. Ebû Hureyre'den Firavun'un hanımı (Asiye) için dört kazık diktirip, onu, bu kazıklara bağladığı, göğsüne büyük taş koydurduğu ve onu, güneşe doğru çevirdiği; hanımının da başını semaya doğru kaldırarak, "Ey Rabbim, benim için katında cennette bir ev yap... " (Tahrim, 66/11) dediği, Allahü teâlâ'nın da, onun cennetteki evini, köşkünü geniş tuttuğunu; kadının da oradaki evini gördüğü rivayet edilmiştir. 3) Bu ifade, "melikleri, adamları, maiyyeti bulunan..." manasındadır. Nitekim bir şair “Fiy zılli meliki râsihi'l-evtâd” "Adamları her tarafa kök salmış bir kralın himayesinde..." demektedir. 4) Katâde'nin Saîd ibn Cübeyr'den, onun da İbn Abbas'dan rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: "Bu kazıklar, adamlarının, altında, Firavun için oyunlar oynadıkları tribünlerdir (melâib)." Bil ki, ayetin bu ifadesi, bütün bu manalara muhtemeldir. Böylece, Allahü teâlâ, Resulüne, bütün bunların, kendisiyle kuvvetin ve gücün sağlandığı şeyler nevinden olduğunu, gücün kuvvetin ve çokluğun ise, büyük bir belanın o topluluğun başına gelmesine mani olamadığını beyan etmişti. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Hak, "Bütün bunlar, memleketlerde azgınlık yapanlardı..." buyurmuştur. “Ellezi” Zamiri Neye Delâlet Eder? Bu zamirin, hemen peşinden gelen bir ifade olduğu için, sadece Firavun'a raci olan bir zamir olması muhtemel olduğu gibi, bahsi geçenlerin tümüne raci bir zamir olması da muhtemeldir. Ki, doğruya en yakın olan da budur. Bu ifadenin irabı hususunda yapılan izahların en güzelinin, bu ifadenin, zemm üzere mahallen mansub olduğunu söyleyen görüştür. Bu ifadenin, “Humu'llezine teğav” takdirinde olmak üzere, haber olarak rnerfu olması da mümkün olduğu gibi, Ad, Semûd ve Firavun gibi kelimelerin sıfatı olmasına binaen de, mahallen mecrur olması da muhtemeldir. “Teğav fi'lbilâd” İfadesinin Manası “Teğav fi'l-bilâd” ifadesinin manası, "günahlara daldılar, Allah'ın peygamberlerine ve mü'minlere karşı zorbalık yapmaya başladılar" demektir. Daha sonra, Allahü teâlâ, bunların tuğyanlarını "Binâenaleyh, oralarda fesadı çoğaltmışlardı" ifadesiyle tefsir etmiştir. Burada geçen fesad kelimesi, salah'in zıddıdır. Binâenaleyh, "salâh" kavramının, bütün iyilik çeşitlerini içine alan bir kelime olması gibi, "fesâd" kelimesi de, bütün günahları içine alan bir lafızdır. O halde, Allah'ın emrinin dışında hareket edip, Allah'ın kulları hakkında zulüm ile hükmeden herkes müfsittir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Bundan dolayı Rabbin de üzerlerine bir azab kamçısı yağdırdı" buyurmuştur. Bil ki Arapça'da, “Sabbe aleyhi's-sevti” "üzerine kamçı yağdırdı, onu kamçıyla bürüdü, sardı.." gibi ifadeler kullanılır. Burada, "kamçı" kelimesinin zikredilmesi, Cenâb-ı Hakk'ın, dünyada iken onların başına getirdiği bu denli büyük azabların, ahirette bunlar için hazırlamış olduklarına kıyasla, kendisiyle işkence olunacağı diğer şeylere kıyasla bir kamçı gibi olduğuna bir işarettir. Kadi de şöyle der: Cenâb-ı Hak bu azabı, dövülen kimsenin üzerine, ardarda yağdırılan, derken onu helak eden, kamçı yağdırılmasına benzetmiştir. Hasan el-Basrî de, bu ayeti okuduğu zaman, "Allah katında pekçok kamçılar vardır, ama onları, bunlardan birisiyle muaheze etmiştir" dermiş. Buna göre şayet, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden muaheze edecek olsaydı (yer) üstünde hiçbir canlı mahluk bırakmazdı..." (Nahl, 16/61) ayeti, o azabın, ahirete ertelenmesini gerektirmiyor mu? Şu halde bu iki ayetin arası nasıl telif edilebilir?" denilirse, biz deriz ki: Bu ayet, cezanın tamamının (eksiksiz bir şekilde uygulanışının), ahirete tehir edilmesini anlatıyor. Halbuki, dünyada meydana gelen ise, onun ufacık bir parçası ve onun mukaddemelerindendir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Çünkü Rabbin şüphesiz ki gözlemededir" buyurmuştur ki, bunun tefsiri, Cenâb-ı Hakk'ın, “Kânet mirsâdâ” (Nebe, 78/21) ayetinin tefsirinde geçmiştir. Yine de, biz diyoruz ki, gözetleyen kimsenin, "gözetleme yaptığı yer" anlamında, “Mifâl” kalıbında, “Rasadehu” "onu gözledi" kökünden bir kelimedir ve bu tıpkı, “Mikâat” kelimesinin “Vekatehu” "Ona vakit biçti" kelimesinden gelmesi gibidir. Bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın, asi kimselere, ceza vermek için beklediğini ve bu kimselerin, onun elinden kurtulamayacaklarını bildiren teşbihî bir ifadedir. Bir araba, "Rabbin nerede?" denilmiş de, o da "Mirsâd'da.. Gözetlemede..." diye cevap vermiştir. Müfessirler bu hususta şu izahları yapmışlardır: a) Hasan el-Basrî, "İnsanoğlunun amellerini gözetliyor" manasını verirken, b) Ferrâ, "Dönüş ancak O'nadır" manasını vermiştir ki, bu iki izah, mü'min ve kafir herkese şamil olan bir izahtır. Bazı müfessirler de, bu ayeti, "Kafirler yahut da asi kimselerin vaîdi ile ilgili ayet" olarak görmüşlerdir. Birincisine gelince, meselâ Zeccâc bu ifadeye, "O kendisini inkar eden ve taatından yüz çeviren kimseleri azab ile gözetliyor" manasını vermiştir. İkincisine gelince, Dahhâk da, "O, zulüm ve isyan ehlini gözetliyor" manasını vermiştir ki, bu izahlar, bir birine yakın izahlardır. |
﴾ 14 ﴿